Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika

Ölümünün 75. yıldönümünde Sabahattin Ali’yi bu vazıh yazısını iktibas ederek anmak istiyoruz. Edebiyatçı kimliğinden önce bir devrimci olan Sabahattin Ali, bu yazıda Kemalist Cumhuriyet’i ve onun yozlaşmasından doğan Demokrat Parti elitlerini anti-emperyalist ve ulusal egemenlikçi bir perspektiften kıyasıya eleştiriyor. Bugünden bakıldığında bile ilerici kalan bu yazı, bizlerin içinde dönüp durduğumuz fasit daireleri de gözler önüne serdiği gibi başlığından Kemalistlere ve Demokratlara dair tespitleriyle 14 Mayıs 2023 seçimlerine dair de kuvvetli imalar içeriyor. 14 Mayıs tarihinin DP’nin kuruluş tarihi olması da cabası…

Altı sene süren bir dünya savaşının dışında kaldığımız halde, harp eden milletlerden daha perişan olduk. Bir başvekil tarafın­dan A’dan Z’ye kadar bozuk olduğu söylenen ehliyetsiz bir ida­re makinesi, bir sürü fırsat düşkününün elinde oyuncak haline geldi. Yıllardan beri milletin soyulmasına, hastalık, sefalet, ge­rilik içine yuvarlanmasına sebep, hatta alet oldu. Birbiri arkası­na iktidara gelip, her biri kendinden evvelkinin işlerini tersine çeviren ve tek prensipi prensipsizlik olan hükümetler, milletin ekmeğini, yağını, kömürünü bile temin edemeyecek kadar bece­riksizlikte başarı gösterdiler.

Bütün bunların tabii bir neticesi olarak da millet, baştaki­lere karşı hudutsuz bir nefret ve itimatsızlık beslemeye başla­dı ve her fırsatta bunu gösterdi. Asırlardan beri kendisine her bakımdan yabancılaşmış kimselerin elinde oyuncak olmanın verdiği gevşekliğe rağmen, iradesini kullanmak imkânını bu­lur bulmaz ne yapacağını, 21 Temmuz 1946 seçimlerinde bel­li etti.

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki emperyalizm düşmanı ve halkçı mahiyetini kaybetmiş olan iktidar, milletle kendisi ara­sındaki uçurumu görünce müthiş bir korkuya kapıldı. Yirmi beş senenin hesabını veremeyeceğini ve böyle bir hesap sor­manın, sadece koltukları, apartmanları, bankadaki paraları de­ğil, tatlı canları bile tehlikeye düşürebileceğini pekâlâ hissedi­yordu. Ne pahasına olursa olsun iktidarı bırakmamak bir ölüm dirim meselesiydi. Halbuki herhangi bir kuvvete dayanmayan iktidarın tutunmasına da imkân yoktu. İşte o zaman, baştaki­ler yüzlerindeki halkçı maskeyi tamamen fırlatıp attılar, mille­te karşı adeta kin denilebilecek bir kırgınlık ve istihfafla, zorba valileri ve eli sopalı candarmaları harekete geçirdiler. Ve asla dayanamayacakları milleti böylece zorla baskı altında tutar­ken, kendileri de, yabancı bir devlete dayanarak iskemlelerin­de kalmak yolunu tuttular. Emperyalizme karşı yapılan kan­lı bir halk savaşının doğurduğu Türkiye Cumhuriyeti, böylece, girmediği bir harbin sonunda, mürteci1 ve soyguncu kuvvetle­rin yanında yer aldı. Dünyanın neresinde bir milli kurtuluş sa­vaşı varsa ona düşman, dünyanın neresinde mürteci bir gene­ral, parazit bir kral, halk düşmanı bir yabancı müdahalesi var­sa ona dost kesildi. Fakat iktidardakilerin bütün mukadderatla­rını bağladıkları bu yabancı memleketlerin halk efkârı bizdeki gibi boğulmuş ve yıldırılmış olmadığından, kendimizi onlara şirin göstermek lazımdı. Derhal bir demokrasi komedyası baş­ladı. Her şey eski tas, eski hamam olduğu ve halk kütleleri si­yasi ve iktisadi hak ve hürriyetlerden tamamen mahrum edil­diği halde, “çok partili demokrasi” diye bir teranedir tutturdu­lar. Söylediklerine ne kendileri, ne halk kütleleri, ne de hatta dalkavukluk ettikleri devletler inanıyorlardı. Fakat akıllarınca zevahir kurtarılmış oluyordu. Amerika ve İngiltere’deki mür­teci mahfiller2 ise, bu komediyi desteklemeyi, Yakın ve Orta Şark’taki hâkimiyet emellerine uygun buluyorlar ve kendileri­ne “kayıtsız şartsız” itaat edecek bir zümrenin Türkiye’de ik­tidarı muhafaza etmesini istiyorlardı. Bunun için, bizim gaze­te ve radyoların yalanlarını onlar da kendi milletlerine ulaştır­dılar, ana karakteri “halk düşmanı” olan bir iktidarı, demokra­si diye desteklemekten çekinmediler. Bizimkiler de onların gö­zünü daha iyi boyamak için himmette kusur etmediler. İngiliz lordları içecek şarap bulamazken, bizimkiler kokteyl partilerde sel gibi viski dağıttılar; halk veremden kırılırken, İngiliz Kralı bir Aksaraylı hemşerimiz kadar gıda almıyor diye sıkılmadan yalan söylediler; köylümüzün dörtte üçü inlerde, kovuklarda, kerpiç kulübelerde hayvanlarıyla birlikte yaşarken, yabancıla­rın geçtiği tren yolu boylarına göstermelik modern köyler yap­tılar. Millet kilosu iki buçuk liradan pirinç bulamazken, devlet kesesinden besledikleri bir lokantada yabancılara iki liraya lüks yemekler yedirdiler.

Halbuki memleketin iktisadi temelleri kökünden sarsılmış­tı, umumi sefalet, baştakilerin kör gözlerine bile batacak bir ma­hiyet almış ve bütün yabancı dostlara rağmen endişelerini ar­tırmaya başlamıştı. Kafaları milli bir çerçeve içinde kalkınma çareleri arayıp bulamayacak kadar zayıf olan ve milletten bu yolda hiçbir yardım görmeyeceklerini pekâlâ bilen bu adamlar, bütün ümitlerini, dışardaki dostlarının himmetine bağlamış­lardı. Yakında patlayacağını hesapladıkları korkunç bir dünya boğuşmasında yurdumuza bir fedai vazifesi yükledikleri için hesapsız kitapsız yardım istiyorlar ve bunu sahiden bekliyor­lardı.

Amerikan halkı, vergi mükellefi ise, hiç de bu fikirde de­ğildi. Kendisine on binlerce kilometre uzaktaki bir memleke­tin maceracı politikasını desteklemek için hiç de nefsini sıkıntı­ya sokmak istemiyordu. Kendi hükümetinin yalanlarını da bir hadde kadar yutuyor, fakat işin ucu keseye dokununca hemen suratını buruşturuyordu. Bunun için yardım meselesi, hiç de bizim hayalperestlerin arzuladığı şekli almadı. Yani hiçbir ya­bancı devletin, Amerika kadar zengin de olsa, bizim gibi ifla­sa yaklaşmış, halkı yokluk ve hastalıktan kırılan, devletle mil­let arasındaki münasebetleri adeta hasmane bir mahiyet almış bir memlekete bol keseden altın dökmeyeceği meydana çıktı. Zaten bunun aksini düşünmek gafletin büyüğüydü. Fakat bi­zimkileri bir telaştır aldı. Halk ile göz göze gelip hesaplaşmak­tan tir tir titreyen zavallılar, sırtlarını dayadıkları destek yıkıl­mış gibi telaş içinde sendelemeye, akla hayale gelmedik çarele­re başvurup yeni efendilerinden bir şeyler koparmaya uğraşı­yorlardı. Bu hususta, sözde muhalefet de iktidarla birlikte aynı oyunu oynamaktan çekinmedi. Milletin bağrında asırlardan beri biriken kurtuluş emellerinin meydana çıkmasına vesile ol­duktan sonra, halkın bu radikal temayüllerinden evvela kendi­si korkup iktidarın kucağına sığınan Demokrat Parti de, Ameri­kan bankerlerine şirin görünmek için takla atmaya başladı. Bü­tün dünyada halk düşmanı zümrelerin halkın iradesini kullan­ması tehlikesine karşı başvurdukları köhne çareye iktidar par­tisiyle birlikte sarıldı.

Bu çare ise, komünist tehlikesi masalıdır. Gerçi yurdumuz­da ne bir tehlike teşkil edecek kadar komünist, ne de onları des­tekleyebilecek şuurlu ve teşkilatlı bir işçi kütlesi vardır. Buna rağmen böyle bir tehlike, Amerika’dan para koparmak ve içer­deki namuslu halk dostlarını yıldırmak için lüzumlu olduğun­dan, mevcut değilse de icat edilmelidir. İşte bunun için sosya­list partilerin kurulmasına izin verilip, sonra bunlar “Komü­nist” diye gürültü patırtı ile kapatılır. Bir içişleri bakanı çıkar, kimisi yirmi beş sene önceye ait, kimisi tahrif edilmiş sözde ve­sikalar okuyarak yaygara yapar. Birkaç kap yemek veya birkaç lira para ile gırtlaklarından yakaladıkları beş on gafil delikan­lıya Hitler usulü nümayişler tertip ettirilir. Hakikati söylemek­ten başka kusuru olmayan gazeteler kızıl diye tahrip edilir, sus­turulur. Biraz uyanık kafalı olan profesörler işlerinden atılır. Bü­tün bunlar, içeriye ve dışarıya karşı, memleketin kızıl bir tehli­ke ile karşı karşıya bulunduğu vehmini vermek için yapılmakta­dır. Hatta, duyduğumuza göre, yerli Gestapo son günlerde birta­kım zavallı işçilere gizli teşkilat kurdurmaya bile çalışıyormuş. Tabii bundaki maksat da meydanda: Yarın böyle bir tuzağa dü­şen beş on işçi bulunursa, bin bir türlü gürültü ile yeni tevkifler yapılacak. “Yurdumuzu tehdit eden kızıl tehlike” hakkında fer­yatlar koparılacak, “kominformun3 memleketteki yıkıcı faaliye­ti” üzerinde tüyler ürpertici masallar anlatılacaktır. Ve bu oyun­da bütün halk düşmanları elbirliği etmiş vaziyettedir. Bu husus­ta, ihtiyar tilki Hüseyin Cahit Yalçın, ihtirastan gözleri karar­mış Fahri Kurtuluş, yabancı menfaatlerin yorulmaz müdafaacısı Yalman, tipik Bizanslı Fuat Köprülü, Turancıların oyuncağı Ke­nan Öner hep aynı saftadırlar.

Memlekette mevcut olmayan bir kızıl tehlikeyi, halkçı kuv­vetlere karşı bir silah olarak kullanabilmek için adeta zorla yaratan ve körükleyen bu adamlar, hiçbir zaman bu yalanlarla hal­kın gözünü boyayamayacaklardır.

Ve yine bu millet pek iyi biliyor ki, asıl tehlike, bu memleke­tin istiklâlini de, hürriyetini de, varlığını da tehdit eden bir tek ve hakiki tehlike, bugünkü ehliyetsiz iktidarın devamıdır.

Zincirli Hürriyet, 5 Şubat 1948

“Sosyalistlerin İşçi Sınıfıyla Diyalog İçin Yeni Bir Dile İhtiyacı Var”

Mehmet Türkmen ile Söyleşimizin son bölümünde Türkiye’deki sosyalist siyasal özne ve grupların genel bir değerlendirmesine yer verdik. Türkmen popülerleşen sosyalist simge ve isimlerin önemli olduğunu ancak mücadelenin sadece popülerleşmeye feda edilmemesi gerektiğini vurguluyor: “Sosyalizmin sadece…

‘Solcu’ Beyaz Yakalılar: “İşte bunlar gidip AKP’ye oy veriyor. Bunlara müstahak” diyor.

Mehmet Türkmen’le söyleşimizin dördüncü bölümünde işçi sınıfının etnik, kültürel ve siyasi profiliyle orta sınıfların işçi sınıfına bakışı konusuna eğildik. Türkmen işçi sınıfının siyasi profilindeki farklılaşmadan çok sürekli bir örgütlenmenin önemine dikkat çekiyor, orta sınıfın horlayıcı…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir