Türk Sağında Balkan Açmazı: Korkular, Endişeler, Travmalar

Tahmini Okunma Süresi: 7 dakika

Türk sağı, aralarında Osmanlıların çekilmesiyle beraber Balkanlardaki Türklük havasının yok olup gitmesinin melankolisini yaşayan Rumelili temsilcileri bulunmasına karşın Balkan kökenli Türk’ün bile etnik durumuna ilişkin paranoyalar üretme eğilimine hep açık oldu. Olağan şartlar altında milliyetçi söylemi “kavmiyetçilik” olarak tahkir etme alışkanlığındaki İslâmcı müellifler bile, hassaten hoşlanmadıkları kimseler söz konusu olduğunda, “suyun öte yakası”ndan gelenlerin Rumluğunu, Sırplığını, dönmeliğini, Yahudiliğini diline dolamayı âdet edindi. Balkan kökenli hemen herkes, en ufak bir anlaşmazlık hâlinde, ırksal kökenindeki muhtemel karışıklığa işaret edilecek kolay bir hedef hükmündeydi.

İttifaklar sisteminin Türkiye’ye tanıtılmasından itibaren cürmünün ötesinde yer yakma imkânına erişen partilerden birinin başkanı, adı ve sanıyla Mustafa Destici, bir televizyon programında Erkan Baş hakkında konuşurken sonradan özür dilenecek türden birtakım laflar etti. Kendisine göre, Boşnak bir aileye mensubiyeti ve Yugoslavya’nın dağılmasından önce doğmuş olması Erkan Baş’ın “Tito artığı” gibi bir kelimeyle tavsif edilmesine yeterliydi. Lafın kendisi “kılıç artığı” sözündeki o alışılageldik ve fakat ne kadar alışılırsa alışırsın çirkinliği geçmeyen büyüklenmeyi ve çiğ tekebbürü anımsatıyordu. Yugoslavya’da sosyalist bir idarenin teşekkülünden sonra Türkiye’ye göç eden yüz binlerce ailenin “en yerli – olağanüstü millî” paradigmadan bakıldığında nasıl görüldüğünü de ortaya koyan bir laftı bu. Yalnızca Erkan Baş değil, belli ki koca bir yurttaş topluluğu Tito’nun “çerik çürük” Türkiye’ye yolladığı, dolayısıyla yatıp kalkıp devlete duacı olmaları gereken, kalp saffetinden ötürü kucak açılmış bir zümre olarak algılanıyordu. Yine de Destici’ye teşekkür etmek gerekiyor. Türk sağının eski, artık pek gündemde olmayan fakat geçtiğimiz on yılların neşriyatı incelenecek olursa hemen her gazete sütunundan fışkırdığı görülen bir itiyadını yeniden hatırlatmış oldu.

Esasında, kolaylıkla “ikircikli” diye nitelenebilecek bir tavır, ton ve tandans farkı gözetmeksizin Türk sağının Balkanları hatırlayışının hemen her tarafında kendini gösterir. Dolmanın ya da baklavanın kime ait olduğu gibi harcıalem laf dalaşlarından çok daha ciddi konulardaki tartışmalara kadar, önce Osmanlı İmparatorluğu’nun ne denli hoşgörülü bir idare biçimini benimsediği Balkan uluslarına –bazen insanın aklına Ömer Seyfettin’in Diyet öyküsünü getirecek sıklıkta– hatırlatılır. Ancak tartışmanın harareti artmaya başlar başlamaz hoşgörü söylemi terk edilerek ilgili uluslar “dünkü kölelerimiz” diye tahkir edilir. Türk sağında Balkan uluslarının Osmanlı idaresinde geçirdikleri yüzyıllar boyunca kendilerine hoşgörüyle yaklaşılan Tanrı emanetleri mi, yoksa boyunduruk altında tutulan köleler mi oldukları konusunda bir ittifaka rast gelinmez. Muhtemelen öyle kati bir görüş birliğine ihtiyaç da duyulmaz. Onlar, kendilerini, bu ulusların “yeri geldiğinde seven, yeri geldiğinde döven” babaları konumunda algılamaktan memnun görünürler.

Ulusçuluk çağının şafağının sökmesiyle beraberse Balkanlar, Avrupa’nın hemen her tarafında, bir tür “ırklar cümbüşü”, “dinler karmaşası”, dolayısıyla tekinsiz bir yer olarak değerlendirilmeye başlanır. Her toprak parçası üzerinde olabildiğince homojenleşmenin ideallerin ideali hâlini almaya başladığı bir dünya söz konusudur. Böyle bir süreçte farklı etnisitelerden insanların dar bir coğrafyaya sıkıştıkları Balkanların endişe verici bir şekle bürünmesi de doğaldır. Bir bakıma bu süreçte Balkanlar, Türkiye’nin “kendi geleceğinin imgesi olmaması gereken şey” hâline gelir.

Bu etnik karmaşanın yarattığı endişe, kendisi de Rumeli kökenli olmasına rağmen, Balkan Savaşı sonrası muhacir duruma düşenlere –üstelik o bölgenin kaybına ağıt olarak tasarladığı bir şiirde– “Anama sövenin kızı, avradı / Domuz çobanından döl aldı gitti” gibi çirkin bir hitapta bulunabilen Rıza Tevfik’te dahi kendisini gösterir. Tarih alımlayışını neredeyse bütünüyle etnik ihanetler ve sadakatler üzerine kurgulayan İsmail Hâmi’nin, İmparatorluk’a her zaman zarar getiren karakterler olarak inşa ettiği devşirme sadrazamların öyküleriyle yetişen “dünyayı kazanmış ve kaybetmiş bir imparatorluğun çocukları”, hâliyle Balkanların “kan karmaşası”nda ürpertici bir taraf bulurlar.

Oysa İmparatorluk’un son devrini idrak edebilecek yaşta olanlar Anadolu’nun da bu “karmaşa”dan nasibini aldığını bilmez değillerdi. Nihayetinde tehcir kararı alınmadan önce Ermenilerin önemli bir azınlık yahut basbayağı çoğunluk olarak bulunduğu Anadolu kazaları mevcuttu. Aynı şey Ege ve Karadeniz’de Rumlar için de geçerliydi. O kuşağa mensup olanlar bu gerçekleri bile isteye görmezden gelen bir yaklaşımı benimsediler, bazıları zamanla tarihî bir vakıayı gönüllü biçimde görmezden geldiklerini unutacak ölçüde. Peşi sıra gelenler ve ancak Cumhuriyet devirlerini idrak edebilecek yaşta olanlar, Anadolu’nun ezel-ebet üzerinde Türk’ten başka kimsenin yaşamadığı bir coğrafya olarak görmekte, okumalarının seçicilikleri de göz önünde bulundurulursa, bir parça daha mazurdular. Her ne kadar Kemâlist dönemde Sümerlere değin uzanan ve kırk asrı kaplayan bir tarih inşa etmek çabasıyla Anadolu’nun geçmişindeki ve bugünündeki “etnik karmaşa”nın üzerinden atlanmaya çalışılsa da başarılı olunamadı. Nihayetinde etnik karmaşanın eski İmparatorluk coğrafyasının yalnızca Balkanların payına düşen kısımlarına özgün olmadığı gerçeği, şairin “Ey unutuş, kurtar bu gamlardan beni” mısraına sığınılarak büyük oranda hafızalardan da tehcir edildi.

Ancak “elde kalan topraklar” hakkında geliştirilen bu gönüllü unutuşun “kaybedilmiş” Balkanlar özelinde yinelenmesi için bir gerekçe yoktu. Osmanlı hoşgörüsü söyleminden bakıldığında Balkanlardakiler kendilerine bu kadar merhametli davranmış bir idareye karşı isyan ederek nankörlük etmişler; “dünkü kölelerimiz” hissiyle bakıldığında ise aynı zümreler efendilerine baş kaldırmak gibi bir densizliği irtikap etmişlerdi. Her ikisi de affedilmez bulunduğundan Balkanlar, Türk sağının söyleminde hep bir hırsın konusu oldu. Tarihsel konjonktür de uzun süre onların lehineydi, Balkanlar Avrupa için de düzensiz idarî yapısı, bitmez savaşları, gereksiz agresyonu ile olumsuz bir söylemin konusuydu. Türk sağının büyük oranda özgüvensizlikten kaynaklanan itirazları böylelikle pekâlâ “modern” bir veçhe kazandı. Batı dillerinde Balkanizasyon bir olumsuz sıfat olarak yükselirken Türkiye’nin sağ neşriyatı da buna paralel, yani “çağdaş” bir söylem düzeyinde ilerliyordu.

Türk sağı, aralarında Osmanlıların çekilmesiyle beraber Balkanlardaki Türklük havasının yok olup gitmesinin melankolisini yaşayan Rumelili temsilcileri bulunmasına karşın Balkan kökenli Türk’ün bile etnik durumuna ilişkin paranoyalar üretme eğilimine hep açık oldu. Olağan şartlar altında milliyetçi söylemi “kavmiyetçilik” olarak tahkir etme alışkanlığındaki İslâmcı müellifler bile, hassaten hoşlanmadıkları kimseler söz konusu olduğunda, “suyun öte yakası”ndan gelenlerin Rumluğunu, Sırplığını, dönmeliğini, Yahudiliğini diline dolamayı âdet edindi. Balkan kökenli hemen herkes, en ufak bir anlaşmazlık hâlinde, ırksal kökenindeki muhtemel karışıklığa işaret edilecek kolay bir hedef hükmündeydi.

Balkanların sağda endişeler uyandıran tek sıkıntısı, beşbenzemez milletleri bir arada bulunduruyor olması değildi kuşkusuz. Artık havasından mı suyundan mıdır bilinmez, Rumeli ahalisinin Müslüman nüfusunun pek o kadar “müteşerri” olmaması, sağda dini ve dinin en doğru yorumu olarak “ehl-i sünnet ve’l-cemaat akidesi”ni önemseyenlerin endişelerini harekete geçiren bir diğer unsurdu. Bektaşiliğin yaygın biçimde görülmesi, birtakım şehir merkezleri dışında harem-selâm uygulamasına pek itibar edilmemesi ve Cevdet’in Bosna’ya gittiğinde pek şaşırdığı “muaşaka”, yani flört usulünün ayıplanmaması Rumeli Müslümanlığını da bu kesimin gözünde iyice tekinsiz kılıyordu.

İsmâil Hâmi, Arnavutluk’un İmparatorluk’tan bağımsız olması münasebetiyle kaleme aldığı bir yazıda bu tekinsizlik hissini yansıtmaktaydı. Ona göre Arnavut’un dini “pek sudan” idi, zira Müslümanlar çocuklarına Hristiyan isimleri koyar, icap ettiğinde kiliseleri ziyaret etmekten çekinmezlerdi. Daha sonraki müellifler de “suyun öte yakasından gelenler”in dinî yaşantılarını pek bir “Kızılbaşça” bulmuş olmalılar. Anadolu’nun o “kavruk yüzlü”, o “mübarek” ve alabildiğine Sünnî yaşantısını Rumeli’den gelen muhacirlerde bulamayıp hayal kırıklığına uğramak standart bir faaliyet hâlini almıştı. Sağ söylem, özellikle İmparatorluk’un Balkanlardan çekilmesinden on yıllar sonra Türkiye’ye gelenlerin “Müslümanlığı unutmuş” veya “Müslümanlıkları unutturulmuş” olduklarına neredeyse emindi. Bu yüzden bir misyon üstlenerek onlara Müslümanlıklarını hatırlatmak, daha doğrusu “onları da kendileri gibi Müslümanlar kılmak” ulvî bir gaye hâlinde, üstelik bugün de (çeşitli devlet kurumlarının da katkılarıyla) uğruna emek sarf edilecek ölçüde, ciddiye alındı.

Sağın Balkanlar özelinde hissettiği tek dinsel endişe çeşitli “heterodoks” inanışlarla sınırlı da değildi. Hakkında üretilen “günah şehri” anlatısına bakılırsa Selânik, dönmeliğin-Sabetaycılığın, masonluğun, bir diğer deyişle Türk sağının “şeytani güçler panteonunun” her bir bileşenini içeriyordu. “Selânik dönmesi” lafının, büyük oranda da Atatürk alerjisi nedeniyle, dinci eğilimleri kuvvetli sağ mihraklarda bu kadar sevilmesi tesadüf eseri sayılmamalı.

Ortada Türkiye’nin siyasî geçmişinin yarattığı birtakım sorunlar da vardı. Bunlar da birer travma olarak sağ zihne eklemlenmişe benzer. En başta kendisini Tanzimat’tan beri devam edegelen bir Batılılaşmış seçkinler idaresinin mağdurları ve mağbunları olarak kodlayan ve ondan önceki devirlerde devlet kendilerine çalışıyormuş, bütün o heybetli padişahlar da Anadolu halkının refahından gayrı bir nesne düşünmediklerinden yedi kıtada at koşturuyorlarmış gibi tuhaf bir ısrarı sürdüren sağ zihin, şikâyet ettikleri durumun sorumluluklarını aradıkları her seferinde karşılarında birtakım Balkanlı simalar buluyorlardı. “Ulu Hakan”ın tahtından indirilmesi ile sonuçlanacak meşum süreci harekete geçiren hep o suyun öte yakasından gelenlerle dolu Hareket Ordusu melunları değil miydi? Ondan boşalan güç merkezini dolduran ve koca imparatorluğu tarumar edenler hemen hepsi Rumelili İttihatçılardan başkası mıydı? Serdengeçti’nin şahitliğine itibar edilirse “Ulan öküz Anadolulu!” nutkunu çeken Tandoğan sanki Çorumlu, Çankırılı mıydı? Sağın bir kısmı için “başlarına zorla şapka geçirip şeyh efendilerini arpasız bırakan” ve diğer bir kısmı için “Türklüğü Anadolu sınırlarına hapsedip bir dikta dönemi başlatan” adam ve arkadaşları hep o Selânik’ten sökün etmemişler miydi?

Sağın, milliyetçi yorumlarının da dâhil olmak üzere, İttihat ve Terakki ile barışmasının son otuz yılın bir ürünü olduğunu akılda tutmak lazım. Ondan önce “üç beyinsiz kafa” ve “muhteşem bir imparatorluğu 15 senede mahvedenler” olarak kodlamaya alıştıkları bu oluşum, ancak orada temsil imkânı bulan İslâmcılığın, devletçiliğin, güvenlikçiliğin fark edilmesiyle beraber ve öyle sanıyorum ki büyük oranda Atatürk karşısına bir rakip çıkarma projesinin Karabekir özelinde tutmamasıyla beraber bir iade-i itibar süreci yaşayabildi. Sağın en geniş yayın organları, handiyse İtilafçı üretimi lafları cepkenlerinde muhafaza ederek yıllar yılı “Makedonya çetecileri”, “Selânik dönmeleri” olarak gördüğü bu hareketi ondan sonradır ki romantik bir duyuşla yeniden saflarına katma ihtiyacı duydu.

Balkanların Türk sağındaki imajına en yakın tarihli darbeyi ise bu toprakların İkinci Dünya Savaşı sonrası komünist bloğun hissesine düşmesi vurdu. Ateşli bir anti-komünizm neşvesiyle ve Necip Fazıl’ın ifadesiyle ırk temelli milliyetçisinden düpedüz İslâmcısına uzanan bir “anti-tezlerde birliktelik” safhasında Türk sağı, şeytanet ve melanetliklerine şimdi bir de sosyalizmin çürük harcı karışmış Balkanları bir Rus peyki, içindekileri de en iyileri milliyetlerinden de dinlerinden de bihaber gafil insanlar ile en kötüleri enikonu Moskof ajanı olarak işlemeye başladı.

Destici’nin sözleri, birbirini ardına eklenen bütün bu katmanlı endişe ve özgüvensizliklerin, yani ait olduğu geleneğin beslendiği bütün kaynakların bir ürünü sayılmalı. Burada birtakım hafifletici sebeplere gitmenin, örneğin Balkanlara yönelik bu küçümseyici ve kötüleyici tavrın Rumeli Türk ve Müslümanlarının 93 Harbi’nden başlayarak maruz kaldıkları sistemli soykırım ve pogromun travmatik bir çıktısı olduğunu iddia etmenin iler tutar pek bir yanı bulunmuyor. Bir kere böylesi bir travmanın, yani Osmanlı kamuoyunu senelerce “İntikam!” serlevhalı Balkan hikâyelerine yönelten mağlubiyet krizinin muhatabının o coğrafyanın Müslüman ahalisine, bizim örneğimizde Boşnaklara, yönelmesinin hiçbir anlamı yoktur. İkincisi, yaşadığı felâketleri hatırlamaktan kolektif bir utanç duyma eğilimindeki Türk toplumunun bugününde Balkan felâketinin güncel bir hafıza nesnesi olduğunu öne sürmek son derece güçtür. O felâketleri yaşayanların soyundan gelenlerin dahi unuttuğu, anmalarının ve anıtlarının bulunmadığı bir tarihsel hadise Balkanlara yönelik bu tavrın izahı olamaz.

Öyleyse son yüzyıl içerisinde üretilen ve bütünüyle etnik, dinî, sosyal ve tarihî özgüvensizliklere ve endişelere dayanan ve sağcı neşriyatın hemen tümüyle hisse sahibi olduğu bir Balkan imajı mevcuttur. Memleketçe duçar olduğumuz mikro-milliyetçilik çatışmalarında hemen her zaman rastlanan söylemlerden biri tartışmanın sıkıştığı bir anda Balkanlı tarafa yöneltilen “Topuklarınız kıçınıza vura vura buraya kaçtınız!” lafıdır, örneğin. Bu hınç dolu ifadenin, mantık dışılığı ve minnete zorlama çirkinliği bir tarafa, şöyle bir vurgu taşıdığını fark etmek gerekir: Vatanına sahip çıkmak “kozmopolit olmayan bir erdem”dir. Oysa tam da kozmopolit bir coğrafyada doğmuş ve büyümüş olması, Rumelilinin böylesi bir erdemden mahrumiyetini verili olarak almalarını sağlayan bir önyargı alanı oluşturur. Nitekim Yunan askerleri Ege’den İç Anadolu’ya doğru ilerlemeye başladığında Anadolu köylülerinin dağlara kaçışmaları, ordu ilerledikçe Anadolu içlerine doğru hicret hareketlerine girişmeleri olsa olsa millî bir dramın konusu olurken aynı hareketi tekrarlayan Rumelilerin bir çırpıda “vatanlarını savunmamış insanlar” imajını çağrıştırması bir zihniyet örüntüsünü meydana çıkarmaktadır.

Türk sağının zaman zaman aynı millettenmiş gibi davranmayı adet edindikleri Boşnak ulusuna mensubiyeti bile Erkan Baş’ı, Destici’nin hücumundan kurtaramaz. Zira “makbul Boşnak” değildir. Boşnaklar, Müslümanlarını ısrarla vurgulayarak sağın Balkanlara yönelik “dinî endişe” bariyerini aşabilmişlerdir. Balkan coğrafyasında Müslüman ile Türk kelimelerinin eşanlamlı olarak kullanılması, bundan rahatsızlık duyulduğu belirtilmediği müddetçe yine Türk sağını büyüler. Bütün bunlara gayrimüslim Balkan ulusları tarafından gadre uğramış olma maddesi de eklenirse “ağabeylik yapma” özlemini tatmin edecek bir açıklık ortaya çıkar. Baş, bu kriterleri sağlıyor değildir. Komünist olması anlatıyı sıfırlar: Irkların karıştığı, dinlerin bulamaç olduğu, Rusların beyin yıkadığı, dönmelerin fink attığı Balkan coğrafyası imgesi geri döner.

Yurtseverlik bir İman Meselesidir!

Yurtseverlik, ulusun cari gerçekliğine en sert ve keskin mesafeyi alabilirken, aynı anda ve bir başka düzeyde ulusla aşırı bir özdeşleşme gerektirir. Bunun pratik devrimci karşılığı şudur: ancak sermaye, devlet ve tahakküm yapıları tarafından yapılandırılmış aktüel…

İkinci Yüzyıla Girerken Kemalizm’e Bakışlar

Kemalizm’in buralara “düşmesi” aslında tarihsel bir sapma değil, mukadderat idi bana göre. Yola çıkışında onu bu hale mecbur eden bir küçük burjuva radikali damar vardı. Müdafaa-i hukuk’tan başlayan o sınıfsal dinamik, belli bir yerde uzun…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir