İkinci Yüzyıla Girerken Kemalizm’e Bakışlar

Tahmini Okunma Süresi: 11 dakika

Kemalizm’in buralara “düşmesi” aslında tarihsel bir sapma değil, mukadderat idi bana göre. Yola çıkışında onu bu hale mecbur eden bir küçük burjuva radikali damar vardı. Müdafaa-i hukuk’tan başlayan o sınıfsal dinamik, belli bir yerde uzun süren Erdoğan hükümetleri sırasında alternatif bir hegemonik girişimi zorlayamayınca Disney Plus boykotundan medet umacak yere düşmeye mahkumdu zaten. Kemalizm’in bütün bütün bir ceberrut devlet ideolojisi olduğuna dair Post-Kemalist hegemonya kurulurken, Kemalistler kendi küçük burjuva karakteristikleriyle yüzleşmediler. 1960-1971 arası Sol-Kemalist mirası sahiplenmeyi bile denemediler. Güçlü ordu, yerlilik-millilik, devlet fetişizmi gibi sağcı iddialarını kendisinden daha iyi savunan bir Adalet Kalkınma Partisi iktidarında Kemalizm, zaman zaman onunla ters düşen zaman zaman müttefik olmaya namzet bir huzursuzluklar kümesi gibi görünüyor.

*Yazının resmini Birgün’de Aydın Çubukçu’nun yazdığı İki simge savaşı ↗️ yazısından aldık. İlgili yazı, bu yazıda değinilen dönüşüme ve sol bir alternatifin imkanlarına odaklanıyor.

Kemalizm’in Türk siyası hayatında yeniden tartışılmaya başlanması ile yükselen “yeni” milliyetçilik tartışmaları arasında bir bağlantı bulunduğu şüphe götürmez bir gerçek. Bu durum ise esasen Kemalizm’in bir Türk milliyetçiliği fraksiyonu olmasıyla ilişkili. Türk milliyetçiliği bir biçimiyle yükselişe geçtiğinde kaçınılmaz olarak ona yakınsayan ya da onu eleştiren bir Kemalist fraksiyonunun yükselmesi gerekiyor. Bugün yaşadığımız da yükselen milliyetçilik dalgasının Kemalizm’e yansımasıdır. Ancak bugünkü Kemalizm’den yansıyan, onun özünde bulunan burjuva devrimciliğinin bile uzağında kalan bir pankart Atatürkçülüğü’dür. Atatürk’ü bir “simulakr”[1] olarak yeniden üreten, Atatürkçülüğü her tür radikalizmden azade bir Netflix ideolojisine çeviren yeni bir formdur karşımızda duran. Bu haliyle Kemalizm devrimci özelliklerinden alabildiğine budandığı savunularak milliyetçileşmiş, sağcılaşmış, piyasalaşmıştır. Ama bu yaşadığımız deneyime sol Kemalist bir nostalji ile vahlanmayı tercih etmeyeceğim. Kemalizm sağından solundan baktığınız zaman az buçuk böyle bir şeydi kanımca. Sadece Türk radikalleri tarihin bir devrinde onu kendilerine bir kalkış noktası edinmek istediler. Bugünkü piyasacı Kemalizm’den evvel bir Sosyalist devrimci Kemalizm üretmeyi denediler, bir kısım asker-sivil bürokratı tezlerine ikna da ettiler, lakin bir kamikaze saldırısında paramparça oldular. Bu yazıda Kemalizm’in kuruluş devresi ve altmışlardaki durumunu sınıf eksenli bir değerlendirmeye tabi tutarak bugünkü Post-Post-Kemalist aurayı mahkum edeceğim. Evet, değerlendirmeyeceğim. Zira önümüzde değerlendirmeye ve ikinci yüzyılda yeni bir Türkiye hevesini kabartacak bir damar bulunmuyor. Disney Plus’ın Atatürk filmini evinde, eline pop-corn’u ile alıp FOX TV’den izlemekle yetinen orta sınıf konforuna hapsedilmiş bir Atatürk imgesinin Türkiye’ye kazandıracağı bir ilerici kazanım yoktur. Kemalizm’in sol-liberal yorumlarının içkin-aşkın eleştirisi de bu hali dönüştürmeye yetmez. Bu nedenle Kemalizm’le onun tarihteki vazifesini ve hakkını teslim ederek vedalaşmak gereken bir yol ayrımındayız.

Kemalizm’in buralara “düşmesi” aslında tarihsel bir sapma değil, mukadderat idi bana göre. Yola çıkışında onu bu hale mecbur eden bir küçük burjuva radikali damar vardı. Müdafaa-i hukuk’tan başlayan o sınıfsal dinamik, belli bir yerde uzun süren Erdoğan hükümetleri sırasında alternatif bir hegemonik girişimi zorlayamayınca Disney Plus boykotundan medet umacak yere düşmeye mahkumdu zaten.

Müdafaa-i Hukuk’tan Korporatizm’e Küçük Burjuvazi’den Büyük Burjuvazi’ye

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından büyük güçlerin işgaline uğrayan Anadolu’da bir direniş hareketini ilk örgütleyenler, Müslüman burjuvazinin milliyetçi unsurlarıydı. Müslüman burjuva ya da bilinen adıyla eşraf, daha evvel İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin boykotaj hareketiyle ilk örgütlenme denemelerinden başarıyla geçmiş, Balkanlar’ın kaybı ve Anadolu’da Ermeni tehciri sonrası rüştünü iyiden iyiye ispat etmişti. Bununla birlikte elde kalan liman şehirlerinde hakimiyeti büsbütün ele geçirememiş, daha ziyade Anadolu içleriyle liman kentleri arasında köprü olan[2], yarı-eğitimli, politik bilinci belirgin, etrafında ulema, din adamları ve esnafları toparlamayı beceren[3] bir küçük burjuvazi kitlesi üretmişlerdi.

Burada küçük bir parantez açarak küçük burjuvazi kavramsallaştırmasının Osmanlı-Türk tarihsel bağlamına ilişkin bir öneride bulunmak ve yazıdaki kullanımına ilişkin bir hatırlatma yapmak istiyorum. Küçük burjuvazi esasen feodalizmden kapitalizme geçişte ilerici unsurları teşkil eden, el emeğiyle yaptığı üretimle feodal bağları koparan bir sınıf olarak tarif edilir. Bu yönüyle küçük burjuvaların sınıfsal varoluş mücadelesi politik olarak feodalizmin çözülmesine ve demokratik siyasete geçişe de öncülük etmiştir[4]. Osmanlı-Türk tarihselliğinde küçük burjuvazi zaman zaman kimi ilerici temaları temsil etmekle birlikte esasen Anadolu ve Rumeli kentlerindeki tüccar sınıfından oluşmaktaydı. Bu grup aynı zamanda on yedinci yüzyıldan itibaren zayıflayan merkezi otorite ve bozulan taşra yönetimi sorununun çözümünde payitahta destek vererek taşrada politik bir güç de kazanmıştı. Saray, bilhassa merkezden atanan valilerin ekonomik güçlerini muhafaza etmek için taşrada örgütlediği isyanlara[5] çözüm olarak taşra ileri gelenlerinin (ayanlar) elindeki politik ve ekonomik gücü artırma yoluna gitti[6]. Böylelikle valilerle (daha sonraki Bab-ı Ali bürokrasisi) saray arasında yeni bir mekanizma olarak türeyen ayanlar, giderek valileri ikame etmeye başladılar. Bu durum Sened-i İttifak hadisesi ve ardından bir grup Ayan’ın tasfiye edilmesine değin sürdü. Ardından gelen Tanzimat ve merkezileşme siyaseti denemesinin başarısızlığa uğraması, taşra ileri gelenlerinin mütegallibe namıyla geri dönmesini ve durumu yeniden bu gruplar lehine çevirdi. Ayanlar, üzerinde tasarruf etme yetkileri bulunan ancak mülkiyeti ellerinde olmayan toprakları, miras olarak kendi evlatlarına bırakabilme hakkını 1858 Arazi Kanunnamesi ile elde ettiler. On yedinci yüzyıldan bu yana Osmanlı paşalarına karşı bir güç olarak yükseltilen Ayanlar, taşrada siyasi temsil yetkisini de tekellerine almaya başlamışlardı. On yedinci yüzyıl başından bu yana farklı adlarla (muhassıl, mütesellim, mültezim vd.) taşra vergi gelirini toplamak ve saraya göndermek konusunda valilerle rekabete giren ve bu görevi tamamen üstlenmeyi başaran Ayanlar, vergi oranlarının belirlendiği yerel meclislere de egemen hale gelmişlerdi. Daha sonra kurulacak idari meclislere de kaynaklık edecek bu yapılar Osmanlı-Türk küçük burjuvazisinin politik oluşum sahalarıydı adeta. Söz konusu küçük burjuvazi bizatihi Osmanlı merkezi tarafından iki yüz yıllık bir süreçte merkezi sistemin bozulmasına bir çare olarak güçlendirilmişti. Bu yeni yapı aşağıdan yukarı bir yönetim modelini andırsa da özü itibariyle taşradaki küçük burjuvazinin çıkarlarını temsil eden proto-kapitalist bir yapı idi ve maddi temeli Osmanlı vergi gelirlerine (yani küçük köylünün sömürüsüne) dayanmaktaydı. Esasen Osmanlı valileri, tımar ve dirlik sahiplerinin yozlaşması[7] bu “bezirgan” sınıfını alternatif olarak yükseltmiş, bu fırsatı iyi değerlendirme arayışı onları sarayla iyi ilişkiler kurmaya da mecbur etmiştir. Bu bağlamda Osmanlı-Türk küçük burjuvazisi olarak Ayanlar, devletlu bir sınıf idiler. Varoluşları bir ölçüde sarayın inayetinde gizliydi ancak varlıklarının devamı onunla girdikleri pazarlık ve mücadelelere bağlı idi. Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Arazi Kanunnamesi ve Osmanlı Yerel Yönetim Reformu, İttihat ve Terakki hükümetleri, boykotaj ve milliyetçiliğin yükselişi gibi hadiseler bu pazarlığın gerilimlerini içinde taşır. Bir yandan da bu sınıfı hem kendi çıkarına hem de sarayın çıkarına yatkın bir sınıf olarak örgütler. Bu nedenle Birinci Dünya Savaşı bitip de otoritesine güvenilecek bir sarayın kalmadığı anlaşıldığında bu sınıf Müdafaa-i Hukuk bağlamında yerel çıkarlarını kollama gayesine düşmüştü.

İşte bu tarihselliğin içinde gelişen söz konusu gruplar bilhassa savaştan önce ve savaş sırasında yerinden edilen gayrimüslim burjuvaların mülklerini İTC’nin -milli burjuvazi idealinden de güç alarak- müsaadesiyle ele geçirmişlerdi. Ancak büyük güçlerle birlikte geri dönen azınlıkların söz konusu mülkleri geri alması ihtimalinden duyulan endişe ve işgal hareketlerinin acımasız tavrı bir direniş hareketini tetikledi. Müdafaa-i Hukuk adı verilen bu yerel teşkilatlar pek çok yerde benzer küçük burjuva çıkarlarının bir ifadesi olarak ortaya çıktı[8]. Bu nedenle söz konusu hakların tanınması karşılığında tam bağımsız bir devlet projesini ortaya koymak yerine bölgesel özerkliklere dayalı himaye yönetimlerini de destekleyebilecek bir esnekliğe sahiptiler. Mustafa Kemal, Samsun’dan Anadolu içlerine doğru katıldığı direniş toplantılarında manda ve himaye taleplerinin güçlü olması karşısında şoke olmuştu[9]. Bu nedenle direniş hareketinin gündemi yerel hakların savunulmasından genel bir vatan savunmasına tercüme edilebilmesi için saltanat ve hilafeti İngiliz esaretinden kurtarmak stratejik olarak öne çıkarıldı. Bugün kimi muhafazakar tarihçilerce “saray tarafından Anadolu’ya gönderilen Kemal Paşa” ya da “saltanat ve hilafete -başlarda- sadık Kemal Paşa” imgeleri bu stratejik tercihlerin anakronik yorumlarından doğmaktadır.

Bana göre Mustafa Kemal’in kafasında ilk günden son güne tablo netti. Mustafa Kemal, Avrupa normlarında bir burjuva demokrasisinin kurulması gerektiğine inanan bir burjuva devrimcisiydi. Lakin onun ve etrafındakilerin sınıfsal konumu -burjuva değil bürokrat oluşları ve devletçi zihniyetleri-, devrimin burjuva karakteristiğini bir “tepeden devrim” biçimine dönüştürüyordu. Saltanat ve hilafet gibi ancient regime kurumlarıyla kendisinin de ulusun da gidebileceği bir yol olmadığını gayet iyi biliyordu. Ama karşısındaki kitlenin durumu karşısında son derece gerçekçiydi ve belli simgeleri harekete geçirmeden bu kitleyi bir topyekun savaşa ikna edemeyeceğini de biliyordu. Hayalindeki burjuva devrimi için zaman, insan ve kaynak kazanması gerekiyordu. Bu nedenle milli mücadele boyunca bir hilafet yanlısı, bir Sovyet muhibbi, bir milliyetçi lider, bir başöğretmen oluveriyordu. Hangi kıyafeti giyerse giysin, taviz vermediği tek şey radikal karakteri ve hedefleriydi. Ulusal tam bağımsızlık fikrinde ve işgale karşı son askerine kadar direnişte inadı bunun somut göstergesidir. Hepimizin önünde selam durduğu “Sarı Paşa” işte oradaki inadı ve dirayeti gösteren başkomutan idi.

İşgalcilerin sertleşen tavırları ve bilhassa güneyde Ermeniler, Batıda Yunanlılar eliyle artan şiddet, söz konusu küçük burjuvaziyi ve halk kitlelerini genel bir direniş fikrine ikna edecek bir radikalizm üretmişti. Bir taraftan da Anadolu içinde bir Mustafa Kemal fırtınası esmekteydi. Ankara’da toplanan meclis, savaşla ilgili bütün yetkilerini Mustafa Kemal’e devrederken, O, başarısız olması halinde canını ortaya koymaktan çekinmeyecek bir samimiyeti de göstermeyi ihmal etmiyordu. Köylüler ve köylülük hiçbir zaman savaşı bizatihi talep etmemişti. Milli Mücadele öncesinde ordudan ciddi bir firar sorunu vardı. Köy, savaştan bıkmıştı[10]. Ancak işgale gelen Yunan ordusunun talan ve saldırılarına, yerleşik Ermenilerin Fransız ordusuyla yaptığı işbirliğine duydukları öfke ve Mustafa Kemal eliyle hazırlanan Tekalif-i Milliye gibi zorlayıcı tedbirlerin cebriyle Milli Mücadele tarafından massedildiler.

Milli Mücadele 1922 sonunda zaferle sonuçlanıp ordu İzmir’e girdiğinde bu zafer, küçük burjuvaziyle köylüyü, ulema ile askeri, şeriatçılarla komünistleri bir araya getiren hegemonik bir lider olarak Mustafa Kemal’in zaferi olarak tarihe geçti. Yalnız Mustafa Kemal, kat-i surette komünist olmadığını ve yeni Türkiye’nin bir Sovyet uydusu olmayacağını en sert şekilde ispat etmek için, daha savaşın başında Türk komünistlerini Karadeniz’de infaz ettirmişti. Mustafa Suphilerin tard edilmesi, sınıfsız kaynaşmış bir kitle olarak Türk milletinin ve onun burjuva uygarlığının inşasına giden yolda bir pürüzün ortadan kaldırılmasıydı. Genel bir mesele olarak Sovyetlerin üstünden atlanması ise Mustafa Kemal’in halefi, İsmet İnönü’ye miras kalacaktı.

Pek çok araştırmacı, Kemalist devrimlerin kültürel radikalizmine karşın toplumsal iktidar alanlarına müdahale etmemesini eleştirir[11]. Bu görüşe göre Kemalizm -burjuva devrimi olmasına karşın- Osmanlı toplumunda geniş bir sınıf devrimi yap(a)mamıştır. Bu eleştiriye verilebilecek iki cevap var. Birincisi, aslında Kemalistler açısından Türk toplumu sınıflardan oluşan bir kitle değildi. Eğer sınıfların varlığını ve gücünü kabul etseler, ya da bir sınıf inşası sürecine girişseler, Batı’nın büyük öteki Sovyetlerin ise yakın müttefik adayı olduğu günün koşullarında Marksist bir sapma yaşayabilirlerdi. Bunu bilhassa arzu etmediler. İkincisi, Kemalizm’in milli mücadele boyunca yaslandığı küçük burjuva kesimler böylesi bir radikal sınıfsal alt-üst oluşu kabul etmezlerdi. İTC’nin milli iktisat popülizmiyle başlayan milli burjuvazi ikamesi Kemalist cumhuriyet ile tamamlanabilecekken toplumsal sınıfları alaşağı edecek bir devrim makbul görülemezdi. Kemalizm’in taşrada bu sınıflar dışında kendini temsil ettirebileceği başka bir grup da yoktu. İslamcı gruplarla saltanat ve hilafet meselelerinden dolayı uzlaşamıyorlardı. Ayrıca bunların feodal yapısı Mustafa Kemal’in batılı modern rejimine adeta bir küfür niteliği taşıyordu. Komünistler daha 1922 başında tasfiye edilmişlerdi. Köylüler pasif ve isteksizdi. Elde kalan eşraf, ulema ve esnaflardan oluşan Müdafaa-i Hukuk grubunun küçük burjuvalarıydı. Zaten bunlar Tekalif-i Milliye zoruyla milli mücadeleyi de finanse eden “fedakar” sınıfları oluşturmuyorlar mıydı? Zaman fedakarlığın karşılığını alma zamanıydı. Nitekim bu takım 1930’lar ve 1940’lar boyunca CHP’nin taşra teşkilatlarını ve belediyeleri ele geçirerek kendi patronaj ağlarını kurdu[12].

Aynı yıllarda Kemalizm kendisini ve genç cumhuriyeti sınıfları kesin şekilde inkar eden bir dayanışmacı korporatizmle tanımlıyordu. Sınıfları inkar eden bu savın özünde burjuva hegemonik olduğu, “Fırkamızın Devletçilik Vasfı”nın[13] satır aralarından anlaşılıyordu. Devlet, müteşebbis sınıfı belli bir olgunluğa erişene dek, önemli yatırımları bizatihi eline almıştı.  Söz konusu müdahale bir yandan da 1929 Buhranı sonrası daralan küresel ekonominin kaçınılmaz olarak dayattığı bir olguydu. Bununla birlikte bu geçici bir işti, yoksa haşa huzurdan biz Sosyalist değildik, olamazdık, olmayacaktık.

İkinci Dünya Savaşı’nın başında Sovyetlerin Hitler tarafından alt edilebileceği ümidi, bu nedenle İnönü Türkiye’sini faşist kutup ile yakınlaştırmıştı. Türkiye içinde ırkçı hareketlere de belli bir alan açılan bu dönem Hitler’in Stalingrad’da batağa saplanması ve sevgilisiyle Bunker’da intiharıyla sona ermişti. Arada olan içerideki faşistlere oldu. Bir süre hapsedilen ırkçı aydınlar, Türk muhafazakar milliyetçiliğinde Antikemalizm’in İnönü nefreti biçiminde görünmesini sağlayacak bir kırılmayı da başlattılar. Faşizmin ve Nasyonal Sosyalizmin yenilgisinden sonra Türkiye Sovyetler’e -dolayısıyla Sosyalizm’e- mesafelenmenin yolunu Hür Dünya’cılık söylemiyle buldu. Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar gibi milliyetçiler hızla Amerikancı oldular. Komünizmle mücadele söylemi etrafında yeni bir liberalizm hegemonikleşti. Bu arada CHP taşrasındaki gruplar merkezdeki bürokratik elitle sınıfsal konumların korunumu bakımından anlaşmazlığa düştüler. Bir toprak ağası olan Adnan Menderes’in önderliğinde ve İş Bankası’nın kurucusu liberal Kemalist Celal Bayar’ın vesayetinde Demokrat Parti kuruldu. Taşradaki bütün memnuniyetsizliği arkasında toplayarak iktidara geldi.

DP iktidarlarında Kemalizm’in rota tashihi de tamamlanmış oluyordu. Artık Batı ile kalıcı ilişkiler kurulabilecekti. Türkiye muhafazakar modernleşmeci Demokrat Parti iktidarı döneminde NATO’ya girdi, AET’yi zorladı. CHP tarafından içerilemeyen küçük burjuvazi fraksiyonları Kemalistlerin Batı ile kuramadığı ilişkileri antikomünizm üzerinden kuruyorlardı. Bu devre 27 Mayıs ile sona erdiğinde Kemalistler arasından bir grup bir iç muhasebeye girişti ve yakın dönemin en ilerici ama iç çelişkileri de en yoğun akımlarından biri doğmuş oldu: Sol-Kemalizm.

Taşra Burjuvazisine Çelme, Sanayileşmenin İkamesi ve Sol-Kemalizm

Sol-Kemalizm, taşra burjuvazisinin ticari çıkarlarıyla Türkiye’nin sanayileşme ihtiyaçları (ya da Ankara’nın merkez burjuvazi tarafından bu yönde tazyik edilmesi) arasındaki uzlaşmaz çelişkinin çözümü olarak ortaya çıkan 27 Mayıs’ı bir toplumsal devrim olarak selamlayarak işe başladı. CHP içindeki sol kanadı ve sosyalist aydınları içeren bu grup cumhuriyetin kendi imkanlarıyla yetiştirdiği ilk nesil olması bakımından da önem taşıyordu. Oturup uzun uzun devrimin nerede “arıza yaptığını” tartıştılar. Onlara göre Atatürk öldükten sonra CHP içten çürümüş, her tarafı ağalar, eşraflar, komprador burjuvazi sarmış ve devrim yolundan sapmıştı. Halbuki CHP’nin hepi topu bu ağalar, eşraflar takımından ibaret olduğunu, aynı takımın CHP’den önce Halk Fırkası’nda ve Müdafaa-i Hukuk gruplarında da egemen olduğunu görmezden geldiler. Cumhuriyeti çok seviyorlar, kendilerini cumhuriyetçi ve devrimci anti-emperyal dinamizmine atıfla Kemalist olarak görüyorlardı. Aslında düpedüz soldular, ama sol olmak yeteri kadar makbul olmayınca önce Kemalist sonraları da doğrudan doğruya milliyetçi olmayı efdal gördüler. “Gerçek milliyetçilik sosyalizmdir, Sosyalizm de zaten Kemalizm’in varacağı son duraktır”[14] gibi bir totolojiyi merkeze aldılar. Değerlerinde samimiydiler, ama Kemalist olmaları mümkün değildi. Kemalizm bir burjuva devrimiyken, milli iktisat projesini tamamlamayı hedef olarak belirlemişken onların Sosyalizm’i Kemalizm’e nihai hedef olarak koyması, hem naif bir Atatürk bağlılığı, hem dönemin egemenlerinden ve antikomünizminden bir kaçış manevrası olarak anlaşılabilirdi. Ama günün sonunda bir çelişkiydi, hem de kökten bir çelişki.

Hayallerindeki Kemalist-Sosyalizmi gerçekleştirmek için en Kemalist grup olan ordu içinde örgütlendiler. 9 Mart’ta şanslarını denediler, bir kamikaze saldırısı yaptılar ve kaybettiler. Paramparça olduklarında geriye inanılan bir önder olarak Atatürk imgesi kalmıştı. 9 Mart’tan 12 Eylül’e kadar geçen derin uykuda, Atatürk gerçek bir Türk milliyetçisi olarak tarih raflarında yeniden konumlandırılırken milliyetçilik sosyalizm falan olmaktan da çıkarılacaktı. Sağ Kemalizm hem sol Kemalistlerin güvendiği ordu, hem de Anti-Kemalist gruplar eliyle stratejik olarak yeşertildi. Türk milliyetçiliğini merkeze taşıyacak ideolojik tertibat 12 Eylül’e kadar hazır edilmişti. Kenan Evren’e kalan, bu gardırop Atatürkçülüğünü biraz daha dine hürmetkar bir forma sokup okullarda genç nesillere boca ettirmek olacaktı.

Sağ-Kemalizm, Post-Kemalizm, Neo-Kemalizm

Seksenlerin ikinci yarısında kökleşen ve ruhunu 1982 Anayasası’nın Atatürk milliyetçiliği söyleminden alan Sağ-Kemalizm, Kürt hareketi ve İslamcılığın yükselişine bir reaksiyon olarak devletin ve ordunun yüceltilmesinin aracısı oldu. İktidarda sağ partiler varken muhalefet Sağ-Kemalizm’e yaslanarak Özal’a, Çiller’e, Yılmaz’a ve Demirel’e saldırıp onu devirebileceğini zannediyordu. Bir taraftan da Kemalist entelektüeller birer ikişer vahşice katledilirken, olay mahallini tazyikli suyla yıkayan devlet kurumlarından medet umdular. Çiller “tak” deyince “şak” diye yapan paşalarla hizalanmanın kendilerine bir imkan vereceğine inandılar.

Her sorunun çözümünü Atatürk ilke ve inkılaplarıyla -aslında Atatürk milliyetçiliği ile- çözebileceğine inanan sağ hegemonik ortamda İslamcılar, dövüşe dövüşe, vurula yenile iktidar oldular. 28 Şubat’ta tökezledikleri yerden Avrupa Birliği’nin liberal gündemiyle kalktılar. Karşı taraf hala Sağ-Kemalist bir muhalefeti derlemenin yeterli olacağını zannediyordu. Ulusalcılık adıyla Atatürk milliyetçiliğini güncellediler. Güvendikleri askerler emekli olunca onları siyaset sahnesine çektiler. Neticede Kemalizm giderek arkaikleşti. İlerici vasıflarını kaybetti, yeni ortaya çıkan toplum kesimlerini, kent yoksullarını, işçi sınıfını, Kürtleri ve muhafazakar dindarları massedemedi. Onlara Mustafa Kemal’in 1920 başlarında sunduğu işgal karşıtı topyekun mücadele türevi bir ortak vizyon sunamadı, ortak bir liderlik etrafında toparlayamadı. Yeniden Kuvayı Milliyecilik gibi ulusalcı çıkışlardaki mücadeleci ton daha ziyade Türk milliyetçiliğinin sokaklarda kurduğu hakimiyete alternatif ya da kimi zaman onunla birlikte bir maşizm biçiminde kendini gösterdi. Doksanlar boyunca Sağ-Kemalizm Susurluk kazasında patlayan, mafya babalarının medyatik imajında yükselen, Asala ve PKK savaşlarında çıkmaz yollara giren yeni milliyetçi militarizmle hiç yüzleşmedi. Onları Çiller-vari bir biçimde “atan da yiyen de şereflidir” diye açıktan sahiplenmedi belki ama hiç açıktan eleştirmedi. Refah Partisi gitse bu kavga bitecek sandılar, bitmedi.

Kemalizm’den Geriye Ne Kaldı? İleriye Ne Söyleyebilir?

Esasen kavganın bitmemesi, Kemalizm’in çelişkisiyle ilgilidir. Kemalizm’in bütün bütün bir ceberrut devlet tipi olduğuna dair Post-Kemalist hegemonya kurulurken, Kemalistler kendi küçük burjuva karakteristikleriyle yüzleşmediler. “Evet ulan öyleyiz” diyecek bir sahiplenme güdüsüyle Kemalizm’i bütün çelişkileriyle içselleştirip savunmayı sürdürdüler. 1960-1971 arası Sol-Kemalist mirası sahiplenmeyi bile denemediler. Bu devrin aydınları öldüğü, katledildiği, nesil olarak da yetişemediği için olsa gerek o miras kendini yeniden üretemedi. Üretse de o dönemde bu aykırı seslerin konuşturulacakları meçhul. Bu bakımdan Kemalistlerin Atatürk’ün sahip olduğu gerçekçiliğe ve soğukkanlılığa sahip olmadığını ifade etmek gerekiyor. Bugün Kemalizm, 1920’nin aksine net bir hedefi olmayan bir muhalefet pozisyonu olmaktan ibaret. Güçlü ordu, yerlilik-millilik, devlet fetişizmi gibi sağ iddialarını kendisinden daha iyi savunan bir Adalet Kalkınma Partisi iktidarında Kemalizm, zaman zaman onunla ters düşen zaman zaman müttefik olmaya namzet bir huzursuzluklar kümesi gibi görünüyor.

İç çelişkileriyle yüzleşip bir içkin eleştiri vermeyen Kemalist hareket bugün Pop-Kemalizm olarak kendini gösterdi[15]. Atatürk’ün hayatı kitabının 1881 adet özel baskısının koleksiyonerler tarafından kapışıldığı[16], Disney’de yapılan (ve bence sinematografik ve tarihsel yönü çok zayıf) bir dizi üzerinden bir boykot fırtınasının[17] koparıldığı bir orta sınıf huzursuzluğuna indirgendi. O huzursuzluğu tatmin etmek için Kemalizm’in bir imge üzerinden defalarca performe edilmesi gerekiyor. 2023 kişinin bir kampüste zeybek oynaması[18] ya da Atatürk’e benzeyen adamın TikTok’ta 500 bin lira bağışa boğulması[19] gerekiyor ya da Disney Plus web sitesinde “aboneliği sonlandır” butonuna basılması gerekiyor. Elinizde kalan radikalizm bu kadar. Kumandayı al ve Antikemalistleri zapla, boykot et. Atatürk bir tüketim metaı olarak yeniden üretildiği için Kemalizm de o tüketim pratiklerinin yönetiminden ibaret bir orta sınıf ideolojisi halini almıştır.

Bu durum, tarihsel sınıf karakteristiğiyle uyumlu olmakla beraber Kemalizm’in on senelik kısa Sol-Kemalist ütopya denemesinden dersler alması, belki 1960’larda onların başlattığı cılız içkin eleştiriyi derinleştirecek bir radikal reformu denemesi ona bir çıkış sunabilir. Yoksa elimizde kalan Kemalizm’in ve CHP’nin Türkiye’nin ikinci yüzyılında esamisi okunmayacak bir nostaljik performanslar bütünü olarak tarihe karışması riski bulunuyor. Kemalistlerin bu riskle yüzleşmesi tarihsel bir görev olarak karşılarında duruyor. Umarım bu görevden yüzlerini çevirip Netflix seyretmiyorlardır…


[1] Kopyanın kopyası, özgünü olmayan ya da özgün haliyle irtibatı kalmayan, yapay. Bkz. Jean Baudrillard, Simulakrlar ve Simulasyon

[2] Y. Doğan Çetinkaya (2015). Osmanlı’yı Müslümanlaştırmak, Kitle Siyaseti, Toplumsal Sınıflar, Boykotlar ve Milli İktisat (1909-1914), İstanbul: İletişim Yayınları.

[3] Bülent Tanör (1992). Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları (1918 – 1920), İstanbul: Afa Yayınları.

[4] Karl Marx, Friedrich Engels (2018), Komünist Manifesto, İstanbul: İletişim Yayınları.

[5] Suraiya Farouqhi (2012), Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

[6] Halil İnalcık (2015), Devlet-i Aliyye IV, İstanbul: İş Bankası Yayınları.

[7] Hikmet Kıvılcımlı (2020), Osmanlı Tarihinin Maddesi, İstanbul: Yordam Kitap.

[8] Sungur Savran (2023). Bir İhtilal Olarak Milli Mücadele, İstanbul: Yordam Yayınları. & Çağlar Keyder (2006). Türk Demokrasisinin Ekonomi Politiği, Irvin Cemil Schick, E. Ahmet Tonak (Der.), Geçiş Sürecinde Türkiye (s. 38-76), İstanbul: Belge Yayınları.

[9] Feroz Ahmad (1966). İttihatçılıktan Kemalizme, İstanbul: Kaynak Yayınları.

[10] Ahmad, a.g.e.

[11] Carter Findley, Erik Jan Zürcher, Feroz Ahmad gibi cumhuriyet tarihçilerinin eserlerinde sıklıkla bu eleştiriyi görürüz.

[12] CHP taşra teşkilatlarındaki küçük burjuva karakteristiğinin yetkin bir çözümlemesi için bkz. Murat Metinsoy (2010). Kemalizmin taşrası: Erken Cumhuriyet taşrasında parti, devlet ve toplum. Toplum ve Bilim, (118), 124 – 164.

[13] İsmet İnönü (1933). Fırkamızın Devletçilik Vasfı, Kadro (22).

[14] Haluk Yurtsever (2021). Yükseliş ve Düşüş Türkiye Solu 1960-1980, İstanbul: Yordam Yayınları.

[15] https://dergipark.org.tr/tr/pub/pesausad/issue/53466/662676

[16] https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/mustafa-kemal-izdihami-telefonlar-ve-site-kilitlendi-3232457/

[17] https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/ataturk-belgeselini-yayinlamayacagini-duyuran-disney-plusa-boykot-cagrilari-buyuyor-geldikleri-gibi-giderler-2105057

[18] https://www.cnnturk.com/yerel-haberler/canakkale/canakkalede-cumhuriyetin-100uncu-yilinda-2023-kisi-zeybek-oynadi

[19] https://onedio.com/haber/ataturk-e-benzeyen-adam-canli-yayinda-500-bin-lira-topladi-iddiasi-1182882

Yurtseverlik bir İman Meselesidir!

Yurtseverlik, ulusun cari gerçekliğine en sert ve keskin mesafeyi alabilirken, aynı anda ve bir başka düzeyde ulusla aşırı bir özdeşleşme gerektirir. Bunun pratik devrimci karşılığı şudur: ancak sermaye, devlet ve tahakküm yapıları tarafından yapılandırılmış aktüel…

Yaşasın Kimsesizlerin Kimsesi Olan Cumhuriyet

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tam 100 yıl geçti. Yurttaşların ve devletin bu yüzyılın muhasebesini yapmaları gerekmektedir. Hem kendinde hem de vatanında ve devletinde. Yoksa ne yaralarımız sağalır ne de giderek daha da artan bu paranoid…

1 Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir