Zohran Mamdani: Metropol Sosyalizminin İmkanları ve Sınırları

Tahmini Okunma Süresi: 21 dakika

Mamdani, kenti, çok-kültürlü bir kozmopolit sahneye veya tercihler, zevkler, renkler potporisine indirgemek yerine, kent yaşamının ve kenti kent yapan hizmetlerin ve tatminlerin üretilmesi gerektiğini vurgulayan bir siyasi çerçeve çizerek kazandı. Örneğin, “Senagalliler, Özbekler, Meksikalılar, Yemenliler” demek ve kenti çok-etnisiteli bir topluluk gibi sunmakla yetinmedi: “Senegalli taksi şoförleri, Özbek hemşireler, Meksikalı nineler, Trinidadlı mutfak şefleri, Yemenli bakkalar” gibi bir sektörler-meslek kolları toplamı resmederek, göçle oluşan bir kozmopolisin, aynı zamanda birçok meslek kolu, sektör ve ufak işletme sayesinde gerçekten kozmopolis olduğunu vurguladı.

4 Kasım 2025, Salı günü itibariyle, kendini açıkça demokratik sosyalist olarak tanımlayan 34 yaşındaki genç siyasetçi Zohran Mamdani, dünyanın belki en önemli metropolü olan New York’un Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. 2013-2025 yılları arasında, üç senelik bir ara haricinde Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamış ve oradaki siyasi bağlamı yakından görmüş biri olarak, birkaç gözlem paylaşmak istedim Zohran Mamdani fenomeni üzerine.

Mamdani’nin hem Müslüman hem sosyalist olması, Türkiye kamuoyuna özgü tartışmalar da tetikledi. Onlara da biraz değineceğim. Zohran’ın akademisyen olan babası Mahmood Mamdani ile tanışık olan Ahmet Davutoğlu, Mamdani’nin zaferini kendi parti toplantısında alkışlatmış mesela. Her olayda olduğu gibi, bir sosyal veya siyasal olay dünyanın bir yerinden diğer yerine taşınırken, gittiği yerin öncelikleri ile alımlanıp tartışılıyor. Yorumlanan olayın bağlamı yerine, yorumlayan yerin bağlamı öne çıkıyor böyle durumlarda.

Benzer şekilde, Mamdani’nin Müslüman olduğu gerçeği de, ABD bağlamındaki “anlam ve öneminden” ziyade, Türkiye bağlamındaki “anlam ve önemi” merceğinden yorumlanıveriyor. Elbette New York Büyükşehir Belediye seçimlerinin New York ve ABD sınırlarını aşan bir etki alanı var. New York’ta olan herhangi bir büyük siyasal olayın global etkisini inkar etmek doğru olmaz. Mamdani’nin sıkı bir Filistin hakları savunucusu olması, belediye siyaseti ile uluslararası-küresel siyaset arasındaki en temel bağlantı. Davutoğlu’nun alkışlatması bu bağlantı ile ilgili. Sosyal belediyecilik ile pek ilgisi yok.

Önce yabancı olanlar için biraz arkaplan. Türkçede New York dediğimizde, tam olarak nereden bahsettiğimiz belli olmayabiliyor. Amerikalılar, daha net olarak “New York City” (NYC) diyorlar belediye sınırlarına. New York Büyükşehir Belediyesi diye çevirebiliriz bunu Türkçeye. Meşhur tabirle, “five boroughs” toplamından, yani beş büyük ilçeden oluşuyor New York Büyükşehir Belediyesi: Bronx, Manhattan, Queens, Brooklyn ve Staten Adası. Tek başına New York (NY) ise eyaletin adı. Eyaletin başkenti ve idari kurumlarının bulunduğu şehir ise New York Büyükşehir Belediyesi değil. Başkent, iki üç saatlik bir araba yolculuğu uzaklığındaki Albany şehrinde. Eyalet meclisi, eyalet yüksek mahkemeleri ve eyalet hükümeti binaları burada.

Bugün dünyanın finans merkezi olarak bilinen New York şehri, tarihsel-coğrafi açıdan bir liman kenti. Eyalet başkenti Albany ise, bu limanı Kanada’ya bağlayan Hudson Nehri’nin üzerinde önemli bir durak. Hollandalılar ilk geldiğinde, Albany-New York (o zamanki New Amsterdam) hattı üzerine kurmuşlar yerleşim ve ticaret kolonisi altyapılarını – ki bu ticaretin en önemli metası, değerli hayvan postları. Kuzeye doğru uzanan Hudson Nehri’nin çevresi ayrıca sulak toprakladan oluşuyor ve bugün bile canlı bir tarım-hayvancılık ekonomisine (çiftliklere) ev sahipliği yapıyor. New York şehrini besleyen su kaynakları da, tarımsal ve hayvansal ürünlerin bir kısmı da bu hinterlanddan geliyor kente.

Hudson Nehri ile Kanada’ya kadar iç bölgelere bağlanan New York, Atlas Okyanusu’nu kuzeyden kat eden deniz rotaları ile daha güneyde Karayiblere uzanan tarım kolonileri yolunda da önemli bir okyanus durağıydı. Nitekim New York, kurulduğu günden bu yana Amerika ile Avrupa arasındaki en temel bağlantı noktalarından biri olmuştur. New York gibi liman metropolleri, hem nüfus yoğunlukları ve canlı kent yaşamları ile içe kapalı ve çevresinden ayrışan bir sosyal doku yaratırlar hem de bir trafo misali, bir dizi akımın nakil merkezi işlevi görürler.

Bugün, iç bölge-liman bağlantısı otoyollarla, New York-Avrupa bağlantısı havayolları ile sağlanıyor elbette, fakat siyasi-ekonomik-kültürel coğrafya açısından bu tarihsel-sosyolojik şablon hala önemini koruyor. Amerikalılar, nehrin uzandığı iç bölgelere “upstate New York” diyorlar: yani eyaletin üst kesimleri. New York eyaletinin yüzölçümünün büyük kısmı, bu yüksek rakımlı iç bölgelerden oluşuyor. New York şehri ise, önce ticaret limanı, sonra sanayi merkezi olduktan sonra, son yüzyıl içinde hem ABD’nin hem dünya kapitalist sisteminin finans merkezi olmuş durumda. Manhattan adasının güney kısmında yer alan finans merkezi “Wall Street”, şehrin finans sermayesi merkezi olmasının sembolü.

Finans, turizm, üniversite, basın-yayın, sanat ve diğer yaratıcı sektörler üzerine kurulu olann bugünkü New York kent ekonomisi, aynı zamanda dünyanın geri kalanındaki muadilleri için bir referans örnek teşkil ediyor. Saskia Sassen’in tabiriyle, örnek küresel şehir New York. Bu açıdan, büyük karasal ABD siyasal birliği içinde düşünüldüğünde New York, hem bir tür çıkıntı hem de muazzam bir cazibe, yani çekim merkezi.

Aynı zamanda, finansal ve kültürel iktidarın temerküz ettiği bir yer olarak, aynı ulusa bağlı olan diğer kent bölgeleri veya kırsal bölgeler üzerinde devasa bir koordinasyon merkezi, obur bir alım pazarı, bir göç destinasyonu, imrenme ve haset, merak ve gıcıklık gibi çelişkili duyguların nesnesi oluyorlar aynı anda. Benzer şeyleri, “kendi ülkesinin New York’u” olan her büyük küresel şehir için söyleyebiliriz. İstanbul ile benzerlikleri yazı boyunca alttan allta çıtlatacağım veya bazen açıkça vurgulayacağım için özetliyorum bunları.

Böyle ufak bir haritalandırma ile başlamak istedim, zira Zohran Mamdani’nin siyasal kariyerinde; yakın geçmişteki yükselişi ve önümüzdeki dönemde karşılacağı yeni zorluklar açısından bu harita önemli. Bu hafta New York Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Mamdani, bundan önce bir dönem boyunca resmen Albany’de siyaset yapıyordu aslında. Siyasete ilk girişi 2021 yılındaki Eyalet Meclisi seçimlerinde.

İngiliz parlementer geleneğini sürdüren ABD meclisleri, hem ulusal ölçekte hem eyalet ölçeğinde dar bölgeli seçim sistemlerine dayanıyor. Bizim Türkiye’de kullanmadığımız bu sistemde, meclislerdeki milletvekili sandalye sayısına eşit sayıda seçim bölgesi var. Yani 150 vekilli bir meclis, 150 seçim bölgesine tekabül ediyor ve her bölgenin tek bir temsilcisi oluyor. New York Eyalet Meclisi’nin sandalye ve bölge sayısı 150. Her bölgede, en yüksek oyu alan aday, o ufak bölgenin meclisteki vekili oluyor. Aynı düzen ABD Temsilciler Meclisi için de geçerli. Yani milletvekişi seçimleri, 150 tane müstakil seçim yarışı şeklinde yaşanıyor (150 tane ayrı ayrı çoğunlukçu yarış yani).

2020 yılında Mamdani, New York Büyükşehir belediyesi sınırları içindeki Queens ilçesinin Astoria bölgesinden eyalet milletvekili seçilmişti. Ondan önceki yıllarda Belediye Meclisi seçimlerinde bazı adayların seçim takımında çalışmış olsa da, New York Belediye Başkanlığı öncesi Belediye Meclisi geçmişi yok. Resmi siyasi kariyeri, New York şehri ile nehrin yukarı tarafındaki Albany Eyalet Meclisi arasında, yasama düzeyinde verdiği mücadeleler ile başlamış.

Bunun önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü kent sorunları diye tanımlanabilecek sorunlar kadar, bir üst seviyede yasama sorunları üzerine de siyaset yapmayı gerektiren bir ortam eyalet meclisi. Bu meclisler, eyalet düzeyindeki temel yasama erki neticede ve birçok belediyeye birden etki edebilecek yasama tartışmalarına ev sahipliği yapıyorlar. Mamdani’yi basitçe bir mahalle temsilcisi veya bir etnik grup temsilcisi tarzında siyaset yapan ve mahalli bir menfaat grubunun sözcüsü olması gereken bir belediye politikacısından ayıran temel hikaye, Eyalet Meclisi’ndeki ilk yılında katıldığı New York şehri taksici protestoları. Borç batağı içindeki taksicileri kreditörlere karşı koruyan borç hafifletici yasalar için mücadele ederken, 15 günlük bir açlık grevine katılmıştı Mamdani.

Taksiyi ve taksiciyi bir metafor olarak alırsak, bir mahallenin değil mahalleler-arası hareketin simgesi gibi düşünebiliriz. Şehrin genel dolaşım sorunlarının ve kilit rollerdeki meslek-sektör odalarının sorunlarına eğilmesini sağlayan bir yanı var eyalet meclisi üyeliliğinin. Mamdani bu süreçte, henüz çok yeni bir Demokrat Parti Milletvekili olmasına rağmen, Chuck Schumer’den Eric Adams’a uzanan Demokrat Parti kodamanların politika dünyasına müdahil olma fırsatı bulmuş ve halkçı manevralarla kendini ulusal siyasetin ana damarına yaklaştırmıştı.

Taksici eylemlerinde, oldukça kozmopolit bir grup olan taksi şoförleri ile yan yana mücadele etmek ona geniş tabanlı bir tanınırlık ve itibar kazandırmıştır; buna eminim. Taksiciler, şehrin atar-damarı gibidir; iyisiyle kötüsüyle kent yaşamına hızlı damga vurabilen gruplar arasındadır birçok metropolde. Her yerde olduğu gibi, NYC taksi sektörü de “büyük yatırımcı” filo sahibi şirketler, bunlardan araç kiralayan şoförler veya kendi aracını süren “küçük yatırımcı” araç-sahibi şoförler içeriyor. Mamdani, özellikle kiracı grubun iflas süreçleri üzerine olan kampanyada etkili rol oynmamış ve kredi borçlarının yeniden düzenlenmesi ve aylık ödemelere tavan koyulması ile biten başarılı bir eylemin sözcüsü haline gelmişti. Finansörler-büyük şirketler ile küçük orta boy işletmeciler arasında bir ihtilafta, taraf tutarak siyasete katılmıştı.

Dış kapının mandalı gibi görülebilecek bir yeni bitme siyasetçinin, “sözcüsüz grupların sözcüsü” olarak kendine merkez siyasette yer açtığı başarılı bir demokratik-sosyal demokratik örnek bu. Eyalet Meclisi Milletvekili olduğu dört-beş senelik süreçte Mamdani, sosyalist esinli sosyal adalet gündemini mecliste gündemleştirmiş ve konut krizi, devlet okulları, borçlu-alacaklı veya ev sahibi-kiraci ihtilafları gibi birçok temel sosyal adalet alanında halkçı yasalar önermiş veya desteklemişti. Bana kalırsa, belediye meclisi üyeliğinden başlamak yerine eyalet meclisi ölçeğinde siyaset yapmaya başlamış olması, ABD siyasi makinesinin iç çarklarına daha hızlı yaklaşmasını ve genç yaşta, vakit kaybetmeden “büyük düşünmeye ve büyük konuşmaya” başlamasını mümkün kılmıştır.

Bu bağlamı tasvir etmek istedim, zira yerel siyaset ile merkezi siyaset arasındaki ilişki bağlamında düşünürsek, New York Şehri hem kendine özgü kent problemleri olan istisnai bir metropol bölgesi, hem de başka yerlere de uygulanabilecek birçok yasama sorununun test edildiği bir dinamizm, cazibe ve etki merkezi. Hem bu iki uç arasında hareket edebilmek hem bu iki ucu dengeleyebilmek; hem New York’un metropol nabzını tutmak hem de kapalı devre kozmopolit hücreler yaratmaktan kaçınmak, sadece ABD’de değil, her modern ulusta demokratik siyaset becerisinin test ediliği cambazlık sahnesidir.

Başka türlü söylersek, merkezi ile ademimerkezi, yerel ölçek ile yerel-üstü ölçek veya mahalli olan ile bütünleştirici olan arasında mekik dokuma zanaati, demokratik siyasetin gerektirdiği beceri setinde en önemli yeri tutuyor. Mamdani bu konuda rüştünü hızlı ispatlamış gibi duruyor. Ulusal TV kanallarına çıkacağını bildiği zafer konuşması podyumunda, doğrudan Trump’a kafa tutma fırsatını kaçırmadı ve kameraya bakarak: “izliyorsun biliyorum, televizyonun sesini aç ve sesimizi duy” diyerek cabbarca meydan okudu. ABD sınırları içinde doğmadığı için ABD Başkanı olma hakkı yok Mamdani’nin ama demokratik-sosyalist belediyecilik ile ulusal bir demokratik canlanma arasında bağ kurmaya aday olduğunu ilk fırsatta sinyallemekten çekinmedi.

Elbette bu kişisel, biyografik profili, ABD’nin içinden geçtiği son on senelik konjonktür içinde yorumlamak gerekiyor. 2008-2009 finansal krizinden bu yana, ABD iç siyaseti, Reagan döneminden itibaren gitgide serbestleşen ama aynı zamanda başıboşlaşan finans piyasalarına ve finansallaşmış toplumsal yaşamın krizlerine nasıl yanıt vereceğini tartışıyor. Bu süreçte hem sağdan hem soldan yeni siyasi liderler, bir önceki dönemin Demokrat-Cumhuriyetçi konsensusuna baş kaldırır oldu. Sağda, globalleşme karşıtlığı, ticaret savaşları, göçmen karşıtlığı, çokkültürlülük karşıtlığı, metropollere karşı taşranın yüceltimi gibi sağ popülist akımlar, halk nezdindeki sosyal hayal kırıklığını zayıf günah keçilerine yönelterek, “müesses nizama” karşı çıkarken bir yandan siyasetin dilini masküler muhafazar-milliyetçiliğe, hükümet etmenin programatik içeriğini ise küresel şehir karşıtı bir karasal kalkınmacılığa (ve buna bağlı olarak yeni nesil militer-sanayi hamlelerine) çevirdiler.[1]  2009 sonrası yükselen sosyal huzursuzluğun sol, sosyal demokrat, demokratik sosyalist ifadesine damga vuran an ise, 2016 Başkanlık Seçimi öncesi Demokrat Parti Adaylığı için ön seçim yarışına katılan bağımsız Senatör Bernie Sanders’ın seçim kampanyası oldu. Bu dönemde ABD’de yaşıyordum ve yakından izlemiştim.

2016 Başkanlık seçimi öncesi yapılan ön seçimlerde, görece ufak ve kırsal bir eyalet olan Vermont’tan bağımsız Senatör olan Bernie Sanders, Demokrat Parti ön seçimlerine katılmış ve Demokrat Parti kodamanlarını uzun süre sonra ilk kez test eden ve sarsan bir kampanya ile siyasi gündeme oturmuştu. Her toplumda olduğu gibi ABD’de sol-sosyalist akımlar elbette ufak ve güçsüz olduklarında bile hep varlardı. Fakat Sanders’ın 2016 kampanyası, son 10 yılda ABD’de sosyalizm sözcüğünün tekrar anaakım içinde kullanılmaya başlaması açısından bir dönüm noktası oldu. Sanders, kampanyasının merkezine ekonomik eşitsizliği, finans sermayesinin temel ihtiyaçlar üzerindeki boğucu ve kısıtlayıcı hakimiyetini, taşradaki istihdam yokluğunu ve umutsuzluğu, hastane masraflarını ve ABD’nin sosyal sigorta sistemindeki eksikliği koyarak, klasik bir sosyal haklar ve sorunlar siyaseti etrafında kampyanya yürütmüş ve oldukça sıkı bir yarış sonrası Demokrat Parti müesses nizamının adayı Hillary Clinton’a ön seçimi kaybetmişti. Anketler, Sanders’ın en geniş tabanlı popüler aday olduğunu gösteriyordu. Clinton ise daha sonra Trump’a kaybedetmiş ve sekiz yıllık Obama dönemi sonrası ABD’de Cumhuriyetçiler Beyaz Saray’a dönmüştü. Sanders’ın Trump’ı yenebilecek aday olduğu iddiası, bu mağlubiyet sonrası ABD’de sık sık tartışıldı. Bu iddia, “Trump (sağ popülizm) karşıtlığı yapmak istiyorsanız demokratik sosyalist (veya sol popülizm) olmalısınız” önerisini anaakımda daha sık konuşulur kıldı.

Sanders’dan önce, sosyalizm sözcüğünün ABD seçim siyasetinde hatırı sayılır yer edindiği son dönem, 1. Dünya Savaşı öncesi. (Bunun önemli istisnası 1968 sonrası Martin Luther King’in (MLK) demokratik sosyalizm ifadesini kullanması ve sonrasında King’in mirasını sosyalist-halkçı bir çerçevede genişletmek isteyen ama Demokrat Parti ön seçimini kaybeden 1984 Jesse Jackson kampanyasıdır. Tıpkı MLK gibi Baptist bir rahip olan Jackson, Sanders’ı sahiplenen en önemli Afrikan-Amerikan kanaat önderi olmuştu; 1984’te Sanders da onun kampanyasına katılmıştı). Sanders’ın 2016 kampanyası ise, bu daha yakın tarihli mirası zaman zaman hatırlatsa bile, sosyalizm sözcüğünü açıktan ve sık kullanması bakımından sık sık 1. Dünya Savaşı öncesine ve Eugene Debs’e benzetildi ilk çıktığında. 2015-2025 arası ise, Sanders-esinli ama daha genç adaylar ve örgütlenmeler eliyle güçlenen, bölgeden bölgeye farklılık göstermekle beraber genel bir konjonktürün parçası olan yeni bir demokratik sosyalist akımın yükselişine (veya Demokrat Parti’yi bir dönem sahiplendiği halkçı ruha geri çekme mücadelelerine) sahne oldu.

Sosyalizm fikrinin popülerleşmesinin en önemli sonuçlarından biri, Democratic Socialists of America (DSA) adlı örgütün, ufak bir örgütten kitlesel bir örgüte dönüşmesi oldu. 2016’da 5000 civarı üyesi olan DSA, 2025’e gelindiğinde 100.000 üyesi olan bir örgüt oldu. Mamdani’nin DSA ile şu anki bağı nedir, onu tam bilmiyorum, fakat Sanders’ın 2015-6 kampanyası sırasında yirmili yaşlarının ortasında bir “yeni mezun” olan Mamdani, takip eden yıllarda DSA’de örgütlenen onbinlerce Amerikalıdan biriydi. DSA, son on yıl içinde, belediye, eyalet ve ulusal meclis seçimlerinde ya kendi adayını çıkararak ya da sosyal adalet vurgusu olan Demokrat adayları sahiplenerek ve destekleyerek ABD siyasetinde aktör olmayı başardı. Mamdani’nin 2021’de eyalet meclisine milletvekili seçilmesi de DSA kampanyalarından biriydi (DSA’in iç ayrımlarını çok iyi bilmiyorum ama Evrensel’deki köşesinde Cihan Tuğal, Mamdani’yi DSA iç kavgaları bağlamında da değerlendirmiş).

Mamdani’nin New York Belediye Başkanı olması, bu trend içindeki en büyük mihenk taşı olabilir ama Mamdani’nin zaferi öncesi, son 10 sene içinde, belediye, eyalet ve federal (ulusal) düzeyde birçok irili ufaklı seçimde, kendine demokratik sosyalist veya progresif-sosyal demokrat diyen ve sosyal adalet vurgulu aday ABD siyasetinde yer edindi. Bu adaylar, Demokrat Parti’nin Clintoncu müesses nizamına alternatif bir sol blok oluşturmaya başladı. New York Eyalet Meclisi’nde DSA desteği ile 2021 seçimlerinde seçilen dört-beş tane daha eyalet milletvekili vardı Mamdani ile birlikte. Mamdani’nin zaferini, aşırı istisnai bir olay olarak görmek yerine, bu genel akımın bir parçası ve en sansasyonel başarısı olarak yorumlamak gerek. ABD solu, 2015’ten itibaren Sanders gibi bir eski tüfeğin açtığı yeni bir koridor içinde kendini konumlandırmaya, güçlenmeye başladı ve bunu yaparken aynı ortamın parçası olarak yükselen Trump-merkezli yeni Amerikan sağı karşısında ne yapması gerektiğini tartışıyor. Mamdani’nin New York Büyükşehir Belediye Başkanı olarak açacağı fırsatlar ve vuracağı duvarlar, bu koridorun fırsatları ve duvarları ile benzeşiyor elbete.

Bernie Sanders, 1941 doğumlu bir siyasetçi. Demokrat Parti’nin Başkan Adayı olmak için ön seçime katıldığında, 74 yaşındaydı. Şu anda 84 yaşında ve hala Vermont Senatörü. Mamdani ise tam 50 yaş küçük; 1991 doğumlu ve şu anda 34 yaşında. Sanders, 1960’ların öğrenci hareketlerine katılmış, Martin Luther King öncülüğündeki kitlesel vatandaşlık hakkı yürüyüşlerinde yürümüş, Soğuk Savaş ortamı içinde siyasallaşmış bir “eski tüfekti”. Aslında Mamdani ile kıyaslandığında, sınıfsal açıdan daha alt tabakadan gelen biriydi Sanders. Babası işçiydi; tüm ailesi, 1. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Polonya’dan New York’a göç etmiş yoksul Yahudilerdi ve New York’un büyük bir sanayi şehri olduğu, hatta dünyanın en büyük sanayi merkezlerinden olduğu 1940’lı yıllarda, New York Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde düşük gelirli bir etnik işçi sınıfı mahallesinde doğmuş büyümüştü Sanders.

2016’da ulusal siyasete damga vurduğunda, bir dilbilimci, Sanders’ın İngilizce aksanının bu sınıfsal arkaplanı “kabak gibi” yanısttığını anlatmıştı ilginç bir yazıda. Yine sporlar içinde basketbol ve beyzbol takıntısı, 1950’ler New York’unun işçi sınıfı Yahudilerinin kültürel simgesiydi (bu dönemde Amerikan futbolu daha elit sayılan bir spordu). Bir dönem Brooklyn işçi sınıfının popüler takımı olan beyzbol takımı Brooklyn Dodgers, Sanders’ın gençlik yıllarında, 1958 yılında, zengin bir yatırımcı tarafından satın alınmış ve yeterince karlı olmayan düşük gelirli Brooklyn’nden, zenginlerin ve şov biznıs merkezi olan Los Angeles’a taşınmıştı. Sanders bunu gündeme getirmişti kampanyasında.

Ta 2016’ta bile Sanders, 50 yıl önceki işçi sınıfı öfkelerine ve hayal kırıklıklarına konuşabiliyordu ve New York gibi büyük şehirleri ne zaman ansa, bunlar yeni nesile tarih gibi gelen örneklerle dolu oluyordu. Sanders New York’ta doğup büyüdükten sonra, Şikago’da üniversite okumuş, aktivist bir sosyalist olmuş ama sonrasında büyük şehire dönmek yerine dönemin solcu ve hipi akımlarını takip ederek kırsala yerleşmiş biriydi. O uzaklığın açtığı alan içinde, küçük kasaba siyasetinde yükselmiş ve inatla sosyal adalet, eğitimde, sağlıkta, istihamda eşitlik ve kapsayıcılık gibi, 1980 sonrasında değişen büyük-kentli solculuğa “eski çağ” gibi gelen temalarla siyaset yapmaya devam etmiş biriydi. 2016’da bu sefer dünya değişince, 75 yaşında bir eski solcunun “ezberleri”, ezber bozmayı ilke edinmiş yeni solculara göre daha güncel kaldı tarihin bir ironisi olarak. Sanki tarihin hızlı akmadığı bir ortamda kalmış olması sayesinde, tarihin bir sonraki döngüsü Sanders’a tur bindiriken yan yana düşmüşlerdi. Sanders’ın Senato videolarını izleyenler ne demek istediğimi bilir. Yükselişine en çok eşlik eden tarif şuydu: “Adam 40 senedir aynı şeyi söylüyormuş ama biz duymamışız”. Hakikaten Sanders’ın 1986’daki bir konuşmaları ile 2016’daki konuşmaları arasında çok az fark var.

Aksanı dışında, kaba saba, aksi, hep aynı şeyi tekrar eden, yeni neslin daha “cıvık” denebilecek siyasi jargonu ve ifadeleri ile pek uyuşmayan, arkaik bir yanı vardı Sanders’ın. Yine Brooklyn’de büyüyen ve İrlandalı Katolik bir aileden gelen, işçi sınıfı kökenli bir okul müdürü ile evliydi. 20. yüzyıl ortası Amerikasının sunduğu yukarı yönlü sosyal mobilitenin timsali gibiydi bu çift. Ama işçi sınıfı geçmişini unutmayan, geçmişiyle özdeşleşen ve sosyal adalet vurgusunu hayatlarında ilke edinmiş bir aile görünümü vardı onlarda.

Sanders, 2016’da siyasi sansasyon yarattığında, bu yükselişin siyasi-ekonomik-kültürel coğrafyası New York gibi metropoller değildi. Tam tersine, sanayi işçiliğinin, madenciliğin ve diğer sanayi dönemi toplumsal hayatın son izlerini, canlı hafızasını ve özlemini taşıyan taşra eyaletlerdi. Sanders, konuşmasıyla, hali tavrıyla, giyim kuşamıyla, hem Cumhuriyetçi elitten hem Demokrat elitten ayrışan haliyle, siyasi haritada en taşra sayılabilecek ortamlarda kazandı Demokrat ön seçimlerinde. Eski kömür madeni havzası West Virgina; bir dönemin ağır sanayi-sendika eyaletleri Michigan ve Wisconsin, yine madencilik ve tarım ekonomisi ile biline taşra eyaletler Alaska, Utah, Idaho, Sanders’ın Demokrat seçmen nezdinde sükse yaptığı yerlerdi. New York, Los Angeles gibi Demokrat Parti’nin güçlü olduğu daha dinamik, hızlı değişen, hizmet-finans-eğlence merkezlerinde geri kalmıştı. Aslına bakılırsa, Müslüman olması nedeniyle “bir ilk” olduğu veya istisna olduğu sık sık vurgulanan Mamdani, sosyal-kültürel birçok açıdan Demokrat Parti’nin güncel sosyal dokusuna daha yakın Sanders’tan.

Mamdani, üzerinde her şeyden çok New York’u taşıyor. Göçmen kozmopolitliğiyle, dinamizmiyle, heyecanı, ışıltısı ve akışkanlığıyla, espiri kabiliyetiyle, esnek zihni ve hazırcevap diliyle, New York estetiğinin yürüyen timsali gibi. Spor aleminde bir futbol hastası. ABD’nin yeni yükselen sporu futbol. Global aleme entrege kesimleri arasında daha çok izlenen, taşralı Amerikalı toplumda değil, küresel bağları olan demografik kesimler arasında popüler olan futbolu kampanyasında sık sık kullandı Mamdani. Hatta 2026’da ABD’nin Kanada ve Meksika ile ortak düzenleyecekleri FIFA Dünya Kupası maçlarının bilet fiyatlarının ortalama New York sakinlerinin erişebileceği fiyatlarda olmasını talep eden açıklamalar yaptı. Seçim kampanyasında her türlü dini topluluğun ibadet yerine ve her etnik mahallenin simgesel ortamına girdi; Baptist kilisede, sinagogda, camiide, gay barda gece yarısı partisinde, tai chi seansında, Türk kebapçısında, Hint restoranında gördük Mamdani’yi. Haliyle tavrıyla, beden diliyle, girdiği kabın şeklini alabilme, hem dilden dile geçebilme hem de kod değiştirme konusunda müthiş becerikli, akışkan bir karakteri olduğunu sürekli kanıtladı bu kamusal performanslarında.

Fakat bunu basitçe bir performans olarak yapmadı. New York’u New York yapan akışkan kozmopolit orta sınıfın giderek ağırlaşan kentli geçim sıkıntısına hitap etmeyi başardı. Bu hem ona büyük ve büyüyen bir sosyal kesimin sözcüsü olma fırastını verdi hem de kent kimliğini vitrinde duran bir kültürler çokluğu gibi görmek yerine, geniş bir iş bölümünü yansıtan, çoğulcu bir organik dayanışma birimi [2] gibi resmetmesini sağladı. Wall Street Journal, Mamdani’nin temel sosyoekonomik tabanı hakkında bu tespiti birkaç ay önce paylaşmıştı. Ebeveyenlerine göre ekonomik olarak geri düşmüş hisseden, üniversite eğitimi sonrası bulduğu sanayi-sonrası kent sektörlerinde kazandığı maaş ile gönülden bağlı olduğu metropolün geçim masrafı arasındaki makastan muzdarip bir genç nesilin sözcüsü gibi yükseldi her şeyden önce. ABD’de son dönemde gitgide anaakım tartışmaların konusu olan daha büyük bir yapısal olguya işaret ediyor bu.

“Nesiller-arası zenginlik farkı” diye bahsedilen bu desene göre, 1946-1960 arasında doğan ve Boomer diye bilinen nesil (ki bunlar bugün 65-80 yaş arası yaşlılar), onlardan sonraki nesillerden ciddi ölçüde fazla birikim yapmış. Ve günümüze yaklaştıkça, geçim masrafları ile kazançlar arasındaki makasın daraldığı ve borç baskısı altında yaşayan grupların arttığı, sık konuşulan bir sosyal sorun. Mamdani’nin gençliği, kültürel dinamizmi veya fütürist mesajları değil, nesilsel bir ekonomik düşüşü ve düşüşte kader ortaklığını sergiledi kampyasında. Seçim sonrası anketlerde belk en çarpıcı istastistik şu: New York kentine son 5 yıl içinde yerleşmiş seçmenler arasında Mamdani %85 oy almış. Doğma büyüme kentliler arasında %38. Şehirdeki geçmiş azaldıkça, Mamdani’nin oyu artıyor. Bu sayılar hem göçmenlik-yerlilik, eski toprak-yeni bitme karşıtlıklarını gösteriyor hem de şehirdeki yerini yurdunu ailesinden devralan (veya aile desteğine sahip) kesimler ile sıfırdan şehirde başlamaya ve çalışarak yer edinmeye çalışanların karşı karşıya olduğu farklı gelir-masraf hesaplarını düşündürüyor.

Fakat bu geçim sıkıntısını hoşnutsuzluk ifadelerine veya öfke dışavurumlarına tercüme etmedi. Bunun yerine, ayağı yere basan bir kentleşme eleştirisi, ev sahibi menfaatlerine karşı kiracı dertlerini merkeze alma cesareti ve en önemlisi, ücretli çalışan ve mirasyedi olmayan tüm kesimlere hitap edebilecek bir “geçim masrafı aritmetiği” ile konuştu. Mamdani kampyasını sürükleyen aktivist taban, durağan veya aşağı yönlü sosyal mobilite içinde tıkanmış kentli-eğitimli kesimler olsa bile, kampyasının çatısını daha evrensel bir piyasa bağımlılığı eleştirisinde örebildi. Mamdani şu anda sosyal adaletçi, progresif veya sosyalist demokratlar tarafından sahipleniliyorsa, bunun nedeni şu: 2016 Sanders kampanyasının ortaya koyduğu yenilenme stratejisini büyük şehirlerde viral hale getirebilcek formülü ve profili Mamdani sunmuş gibi gözüküyor şimdilik.

Örneğin Mamdani’nin kampanyasının merkezine koyduğu vaatlerden biri, tüm kent sakinlerine ücretsiz belediye kreş hizmeti sunmaktı. Bu vaadi Mamdani çok basit bir aritmetik ile anlattı seçmene. “Ortalama bir aile, ücretsiz ilkokul eğitimi öncesindeki kreş yılları için yılda 22.500$ harcıyor”. Kentleşme, bildiğimiz üzere, yakın yaşayan aile birimlerinin küçülmesini, geniş ailelerin yakın yaşadığı mahalle formlarının cılızlaşmasını içerdiği için, çocukların okul yıllarına kadarki yaşamı için çalışan ebeyvenlerin bakım desteği alması bir zorunluluk. Ya eşlerden birinin (patriyarkal yönteme göre kadının) çalışma yaşamından çıkması demek bu; ki o durumda hanehalkının tek maaşla geçinmesi anlamına gelir. Ya da tam zamanlı bakım hizmeti satın almayı gerektirir. Mamdani, belediye hizmetleri ile bakım masraflarının bir kısmını çalışan nüfüsun özel bütçelerinden alıp, ölçeklenebilecek kamu teşekkülerine aktarmayı ve bu genişlemeyi en zengin kesimden alınan vergileri arttırarak karşılamayı önerdi kampanyası boyunca. Belediye otobüslerinin ücretsiz olmasını anlatırken: “Bir bilet 3 dolar deyince ucuz geliyor kulağa ama toplamda ciddi bir külfet bu” gibi, basit ifadelerle, belediyeyi; tüm emekçilerin ve emekçi ailelerin geçim yoldaşı olan geniş bir sosyal güvenlik ağı gibi tarif etmeyi başardı.

Maksimal Marksist programlara kıyasla hafif veya “reformist” bulunabilecek bu tür ilerici tedbirler üzerine inşa olmuş yaklaşıma “refah belediyeciliği”, yani rehaf devletinin belediye ölçeğinde inşası diyebiliriz. Belediye kreşleri, kent lokantaları, Anne Kart ve 65 Yaş Üstü Kart veya düşük gelirli çocuklu ailelere süt desteği gibi, 2019’dan beri İstanbul Büyükşehir Belediyesi politikalarında gördüğümüz sosyal belediyecilik programından çok farklı değil bunlar. Özellikle geniş tarihsel arkaplanı hatırlayarak yorumlarsak, yeni nesillerin eski nesillere göre daha dar bütçeler ile yaşadığı bir ortamda bu tedbirler, hem güvenliği hem özgürlüğü, hem refahlamayı hem ferahlamayı öneren tedbirler. Kente yeni katılanların gözünden bakarsak, kent toplumunun sosyal entegrasyonu için kilit sosyal altyapıları fonlaması, gerçek kültürel çoğulluğun ancak sosyal demokratik bir zeminde yeşereceğini düşünmemizi de sağlayabilir.

Unutmamak gerekir ki, New York gibi metropoller, sanayi sonrası kentleşmenin model örnekeri. Kent yaşamının her alanı, on yıllardır finansallaşmış yatırımların nesnesi oluyor bu gibi metropollerde (ve onkarı taklit ederek sanayi-sonrası ekonomiler kuran diğer tüm ikincil şehirlerde). Kent rantı kapitalist karlılık için sanayiye kıyasla kolaycı bir alternatif sundukça, emlak piyasasının finansallaşması, eğlence ve turizm sektörünün finansallaşan yatırımlarla ekonomik içindeki oranının artması, özgür kent yaşamının hem daha çetrefilleşmesini hem de doğrudan ve dolaylı olarak pahalılaşması anlamına geliyor ücretli çalışanlar için. Ve metropol kentin ücretlileri stagnant ve esnek sektörler olan sanayi-sonrası hizmet, yiyip içme, kültür-sanat, eğitim, eğlence sektörlerinde çalıştıkları için, bu pahalılaşma trendine yetişebilecek reel gelir artışlarına sahip değiller. Bu nesilsel krizi, kapitalizmin tarihsel bir birilim krizi olarak yorumlayan Marksistler eminim vardır, onlar bunu daha detaylı açıklar. Makro-teorik açıklama ne olursa olsun, New York, Londra, İstanbul gibi kentler, tüm dünyada, giderek kenti kent yapan sektörlerin (iç ve dış) göçmen emekçileri ile kentin sınırlı sayıda korunaklı ve-veya uydu bölgelerinde yaşayan finans eliti, büyük şirket eliti ve kent rantiyerleri arasında büyük kavgalara sahne oluyorlar. Gündelik feryatların dili bize bu kadarını şeffaf şekilde gösteriyor.

Bunları merkeze koyduğumuzda, Mamdani kampanyası kendi gündeminde bir New York hikayesi gibi okunabilir. Fakat Mamdani, kenti, çok-kültürlü bir kozmopolit sahneye veya tercihler, zevkler, renkler potporisine indirgemek yerine, kent yaşamının ve kenti kent yapan hizmetlerin ve tatminlerin üretilmesi gerektiğini vurgulayan bir siyasi çerçeve çizerek kazandı. Örneğin, “Senagalliler, Özbekler, Meksikalılar, Yemenliler” demek ve kenti çok-etnisiteli bir topluluk gibi sunmakla yetinmedi: “Senegalli taksi şoförleri, Özbek hemşireler, Meksikalı nineler, Trinidadlı mutfak şefleri, Yemenli bakkalar” gibi bir sektörler-meslek kolları toplamı resmederek, göçle oluşan bir kozmopolisin, aynı zamanda birçok meslek kolu, sektör ve ufak işletme sayesinde gerçekten kozmopolis olduğunu vurguladı.

Vitrinlerin arkasında satış görevlileri, donanımlı hastanelerin içinde cefakar hemşire ve hastabakıcıların çalıştığını; restoran menülerinin arkasında mutfak personeli olduğunu; gezip tozabilme serbestisinin taksi şöforlerinin gece mesaisine bağlı olduğunu; haftasonu eğlencesinden eve dönerken geç saate kadar açık olan bakkallar sayesinde temel ihtiyacın tedarik ediliğini çıtlattı kitlesine. Nitekim Özbeklik, Özbeklik olduğu için değil, Özbek göçmenlerin hemşirelik mesleğinde yoğunlaştığı olgusuyla dolayımlanarak katıldı zafer konuşmasına. “Kimlik mi yoksa sınıf mı” gibi kısır tartışmalara, böyle entegratif bir yöntemle bakmak iyi olabilir. Örneğin New York’lu bakkal esnafı belli başlı göçmen gruplarından oluşuyorsa (diyelim Hintliler, Meksikalılar ve Filistliler olsun), o zaman bütün kent esnafı için, esnaf konumu ile etnik-diaspora oluşumu birbirini besleyen şeylerdir. Kültürün dirençli ve dinamik şekilde yeşermesi, o topluluğun can damarı olan kent sektörünün de dirençli olması ve yaşayabilmesi gerekir zaten. Doğru siyasi çerçeveyi inşa eden bir sosyalist demokrat, kimlik formasyonunun sınıf formasyonu ile birlikte oluştuğunu anlamalı ve bunları zıtlık gibi değil paranın iki yüzü gibi birleşik görmeyi öğrenmeli ve bu şekilde ifade ederek, kentli bir sosyal sözleşme (toplumcu bir kent uzlaşısı içinde onları dayanışmacı bir forma entegre etmenin yollarını aramalıdır). Mamdani bu son konuda oldukça başarılı olmuşa benziyor.

Mamdani’nin dini-etnik kimliği ile ilgili Türkiye’de daha çok yankı bulan tartışmaya en son gelmek istedim ve yukarıdaki birkaç paragraflık dolayım sonrası değinmek istedim. Öncelikle, “Müslüman sol” tabirini çok ciddiye almamak gerekir. Mamdani’nin sosyalizmini, herhangi bir Müslüman sol esin taşıdığını düşünmüyorum. Yukarıda bahsettiğim üzere, son 10 yılda yükselen ama ABD tarihinde hem FDR Demokratlığı’nda, hem 19. yy sonu popülizminde ve sonrasında gelişen progresif harekette, buna tekabül eden hukuki realizm gibi entelektüel akımlarda, tekel karşıtı cumhuriyetçilikte (ve bununla ilişkilendirilen Brandeis içtihatında), ve Debs ve Sanders gibi popüler, emekten yana sosyalist seçim savaşçılarında ve elbette ABD’nin oldukça canlı sendikal tarihinde yatıyor temel referansları.

Mamdani’nin geçiş ekibine yeni-Brandeisçiler gibi 20. yüzyıl ABD tarihinden referanslar ile anılan Pakistan kökenli Britanyalı-ABD’li Lina Khan gibi progresif bürokratları-akademisyenleri alması, Mamdani’nin siyaset kültürü içinde kendini nerede gördüğünü daha iyi anlatıyor. Columbia Üniversitesi’nde hukuk profesörü olan Lina Khan, Biden hükümetinde Federal Ticaret Komisyonu Başkanlığı’na atanmıştı ve büyük şirketlere karşı sıkı tutumu, rekabet hukukunu ilkeli şekilde harakete geçirmesi ve müşteri hakları alanında aktivist bir bürokrat profili çizmesi sayesinde geniş tabanlı destek kazanmıştı halk arasında (ve 2024 Trump zaferi sonrası tereddütsüz gönderilecek bürokratik atamalar içinde liste başıydı). Benzer düşüncelere sahip bir entelektüel-bürokrat şebekesinin parçası olan Khan, yasama ve düzenleme gücünü kullanarak hem tekellere hem dağılımsal eşitsizliklere müdahele etmeyi sosyal tabanlı bir cumhuriyetçiliğin ve dirençli bir demokrasinin olmazsa olmazı gören bir siyaset felsefesinin temsilcisi. Mamdani’nin, son 10 yılda oluşan ve yönünü arayan yeni bir sosyal cumhuriyetçi ve-veya sosyalist-demokrat koalisyonun içinde siyaset yapacağını düşünüyorum.

Mamdani elbette bir Müslüman ve Şii. Ne kadar dindar, ne kadar dindar değil, onlar hakkında atıp tutmak anlamlı mı? Bazı siyasi fikirleri ifade ederken İslami referanslar kullandığı gerçeğine bakarak onu İslami bir ruhtan beslenerek sosyalist olmuş bir genç adam gibi görmek için bir zemin var mı? Bunlar tartışılmaya devam edecektir, ama ben bu yorumları yersiz buluyorum. Yazının en başında söylediğim şeyi tekrarlayalım. Mamdani’nin Müslümanlığını ABD toplumu içinde Müslüman olmanın anlamı ve sosyal yapısı içinde değerlendirmek daha doğru olur.

Şöyle bir sosyolojik benzetmenin en doğru yaklaşım olduğunu düşünüyorum: Trabzonlu biri, İstanbul’a göç ettiğinde, Samsunlular, Ordulular ve Rizeliler ile birlikte bir anda nasıl “Karadenizli” olarak tasnif edilyiorsa ve belki de, hayatının kamusal kısmının bir kısmını bu tasnif içinde yaşayarak ve taklit ve benzeşme yoluyla kendi arasında kolayca anlaşamayacak bir bölgesel toplamın içinde var oluyorsa, ABD’ye – özellikle New York’a giden – Pakistanlı, Suriyeli, Türk, Senegalli Müslümanlar da, bazı platformlarda çekirdek yöresel varlıklarından çok Müslüman ortak paydada sosyalleşip, bazı derneklerde bu ortak paydada Müslüman oluyorlar. Üniversitelerde de böyle bu.

Bu anlamda Müslümanlığı, dogmatik bir bütünlük veya mezhepsel bir liste gibi görmek yerine, büyükşehirler ve kozmopolit ortamlarda göç sonrası yaşanan bir kültürel kaynaşma gibi görmek daha doğru olur. Mamdani’nin Müslümanlığının kamusal anlamını da bu çerçeved görmek gerekir (özel anlamını ona sormak ve üzerine çok spekülasyon yapmamak bence daha doğru olur, gerisi din tüccarlığına girer). Unutmamak gerekir ki, Filistin hakları savunusu, bu tür diaspora ortamlarında bir ritüel gibi; farklı bölgelerden gelen Müslümanları bazen birleştiren ve göçmenlik deneyimi ile Amerikalılaşma deneyimi arasında bir entegrasyon bağı kuran bir siyasi sembolizm olarak iş görebiliyor. Mamdani’nin Müslümanlığını ve Filistin hakları aktivizmini de ABD toplum-devlet ilişkileri ve sosyal dokusu içinde değerlendirmek, uluslar-arası siyaseti merkeze alan bir yönteme göre daha doğru olacaktır.

Aile arka planı hakkında ise Türkiye kamuoyunda genelde eksik ve-veya yanlış olgular konuşuldu. Sık sık Hindistanlı olduğu vurgulansa bile, Mamdani’yi baba tarafından Ugandalı, anne tarafından Hindistanlı olarak tanımlamak en doğrusu gibi geliyor bana. Babası, Hindistan’ın bugün Pakistan sınırında kalan, Oman Körfezi’ne ve Hürmüz Boğazı’na bakan kıyı eyaleti Gujarat kökenli bir Şii Müslüman. Tarih boyunca, Gujarat kıyıları, Arap Yarımadası’nın Doğu ve Güney sahilleri ve Afrika Kıtası’nın Doğu ve Güneydoğu kıyıları, ticaret yoluyla entegre olmuş bölgeler. Meşhur Muson rüzgarları ve buna bağlı gelgitler, bu geniş Hint Okyanusu çeperini mevsimlik deniz ticaretine oldukça uygun kılmış. Nitekim hem Arap hem Hinti tüccarlar, kıyı ticareti ile sık sık Afrika kıyılarına gitmiş, gelmiş, yerleşmiştir. Britanya İmparatorluğu bir dönem bu okyanusu kendi gölü haline getirmişti. Bu hikayenin Afrika kıyılarındaki yansımları hakkında renkli bir şey okumak isteyenler, Nobel ödülü alan Abdülrezak Gurnah’nın Deniz Kenarında romanında bu kültürel coğrafyanın ve bu coğrafyanın başına gelenler hakkında sürükleyici bir 20. yüzyıl Doğu Afrika portresti bulabilirler.

İnternette okuduklarımdan anladığım kadarıyla, Zohran Mamdani’nin baba tarafından büyük büyük babaları, Britanya İmparatorluğu döneminde Hindistan-Doğu Afrika arasında ticaret yapan ve Uganda’ya yerleşmiş Hindistan Şiileri. Kültürel aritmetik sevenler, azınlık içinde azınlık içinde azınlık…diye resmedebilirler. Tıpkı Türkiye Levantenleri gibi, ticaretle geldikleri yere yerleşen ve geldikleri yer ile yerleştikleri yeri deniz ticareti ile bağlayan tüccar diasporalar deniyor bu tür gruplara teknik terimle (Güney Afrika gibi yerlerde “bağımlı işçi” olarak getirilmiş alt-kasttan Hint emekçiler de var). Soğuk Savaş dönemi Britanya karşıtı postkolonyal bağımsızlık anlarında, Hindistan kökenli bu “Afrika Levantenleri”, hor görülüyor ve bazı örneklerde vatandaşlıktan çıkarılıyor. Mamdani’nin babasoylu hikayesinin bu kısmını detaylı olarak şurada okuyabilirsiniz. Hindistan’ın bağımsızlığı ve Pakistan-Hindistan bölünmesi sonrası ulusal aidiyetini önce Afrikalı ve Ugandalı olarak kurmuş biri Mahmood Mamdani. Çalışmaları da, Britanya İmparatorluğu sonrası post-kolonyal Doğu Afrika üzerine. Zohran’ın ikinci adı Kwame, Nkrumah’tan geliyor.

Annesi ise, dini açıdan Hindu kökenli bir Hindistanlı. Üniversiteyi Harvard Üniversitesi’nde okumuş ve sonrasında Hindistan sinemasının öncülerinden olmuş sol siyasi görüşlü bir yönetmen, Mira Nair. Yani ailesel hikaye bağlamında, çok-inançlı bir ailede ve temelde sol görüşlü kozmopolit entelektüel bir ortamda büyüdüğünü söylemek en doğrusu olacaktır. ABD’li Müslüman seçmenin büyük çoğunluğunun aksine, etnik göç hareketleri ile oluşmuş ve kimliğini bu göç demografisinden alan bir mahallede veya kasabada büyümüş biri değil Zohran Mamdani. Akademisyen ailesi ile Columbia Üniversitesi yakınında, Harlem civarında büyümüş, elit bir lisede okuduktan sonra Kuzey Doğu bölgesinin ufak ve niş özel üniversitelerinden birinden mezun olmuş. Daha sonra, hep New York’ta yaşamış, aktivist işlerde çalışmış ve yakın zaman önce ABD doğumlu ama Şam asıllı bir aileden gelen eşiyle evlenmiş. Eşi, başarılı bir illüstratör ve tasarımcı.

Birçoklarının söylediği gibi, serbest ruhlu ve hip bir New York çifti görünümü veriyorlar. Genç seçmenin mutlaka hoşuna gitmiştir New York’ta, zira hem yeni belediye başkanı hem de eşi, ortalama bir New York orta sınıf sakinine daha yakın duruyor sanayi sonrası New York şehrinde. Mamdani, yedi yaşından itibaren Afrika’dan New York’a göçen ailesi ile Harlem’de büyümüş olsa bile, eşiyle Astoria bölgesinde Arap-Amerikalıların yoğun yaşadığı bir bölgede ikamet ediyor – seçim bölgesi de burasıydı. ABD seçimleri, Türkiye seçimlerinden farklı olarak, katılım oranının genel olarak düşük olduğu ve sandığa gitmeyen demografik grupları sandığa taşıyabilmenin önemli olduğu bir yarışma. Mamdani’nin Müslümanlığı ile siyaset arasındaki ilişkiyi de, şer’i hükümler veya İslami esinler merceğinden çok; göçmenlik, siyasi aritmetik; siyasi entegrasyon ve katılım merceğinden yorumlamak, yine Mamdani’ni Müslümanlığını içinde olduğu siyasi bağlama yerleştirmeyi sağlayacaktır.

Türkiye’de olsa, “seküler orta sınıflar” diye anılacak bir sosyal profile daha yakın olduklarını söyleyebiliriz kendi bağlamları içinde değerlendirsek. Zira özel-kamu ayrımına vurgu yapan, LGBT haklarını meşru insan hakları gören, madde kullanımı konusunda esnek, inançların hiçbirini diğerinin üstünde görmeden demokratik, medeni kentli yaşam içinde bunları kültürel topluluklar çerçevesinden yorumlayarak çeşitlilik sayan, yasama erki (veya yasaların ruhu) ile ilahiyat arasında meşru bir mesafe gören; yani çok sevilmeyen kavramsal sözcükle ifade edersek, laik bir siyasetçi Zohran Mamdani.

Amerikan sağının, İsrail lobisi destekli ve paranoyak “şeriat geliyor” hezeyanları ne kadar saçmaysa, Davutoğlugillerin ve Babacangillerin “Müslüman kardeşimiz kazandı” şakşakları da o kadar saçma. Yine on sene önce Gezi protestoları hakkında attığı ve protesto hareketini Atatürkçülüğe paye vermekle eleştiren bir tvitini cımbızlayıp, Hint Okyanusu tarihinden gelen Mamdani’nin İhvan ilhamlı, Akdeniz-çevresi siyasi tarihinden gelen bir figür olduğunu sanmak da yersiz. Mamdani’yi her şeyden önce bir New Yorklu ve Amerikalı bir sol-demokrat olarak görmek daha makul bir yaklaşım. Türkiye kamuoyuna daha az tartışılan bir özelliği, New York Belediye Siyaseti tarihini sanki bir tarih öğretmeni gibi ezberlemiş olmasıydı. Hangi tarihte, hangi dönemde hangi sosyal politikaların uygulandığını, kendi politikalarının belediye tarihinde hangi belediye başkanlarının ve hangi politika tedbirlerinin devamcısı olduğu konusunda çok detaylı bir aile ağacı çizebilmesi, medya performansları içinde anaakımı en çok şaşırtan boyuttu bana kalırsa. Kendi siyasi benliğini nerede konumlandırdığını en net gördüğümüz performanslar bunlardı diye düşünüyorum.

Elbette New York Büyükşehir Belediyesi Başkanı’nın Filistin-İsrail konusunda kapsamlı bir İsrail eleştirisini dillendirmesi, ABD siyasetinde ve toplumunda son on yılda – ve özellikle 7 Ekim 2023’ten bügüne – yaşanan hızlı değişimi yansıtıyor. Çokça yazıldığı için bu kısmı uzatmak istemiyorum ama genç ABD seçmeni arasında ABD-İsrail arasındaki koşulsuz jeopolitik ortaklık giderek daha olumsuz bir çerçevede yorumlanıyor. Mamdani’nin İsrail’e yönelik açık sözlü eleştirileri sadece sola yatkın gençler arasında değil, İsrail lobisi etkisindeki Cumhuriyetçi elite giderek daha sert tepkiler veren, kendini sağ-yurtsever gibi yeni sözcükler ile tarif eden ve “ABD’nin önceliği İsrail değil Amerika’dır” gibi özetlenebilecek bir mottoyu savunan Tucker Carlson gibi sağ-muhafazakar fikir önderleri arasında da olumlu yankı buldu. Filistin konusunda cüretkar pozisyonlar savunmuş olup bu kadar güçlü bir ofise seçilmiş ilk siyasetçi olabilir Mamdani.

Jeopolitik düzeyde trendlerin geleceğinde Mamdani’nin ne kadar etki yapacağını kestirmek zor; bence belediyecilikteki başarısına, yönetme rüştünü ispatlamasına bağlı bu poetik karizmayı genişletmesi. Kendisi, kıvrak zekalı bir siyasetçi olduğu için, yine New York kent siyaseti tarihinden özgün bir slogan kullanarak, bunun farkında olduğunu gösterdi. Rakibi Cuomo’nun babasından (eskilerden bir New York Valisi’nden) alıntıyla, “şimdi kampanyanın şiirinden, iyi yönetimin düz yazısına geçme vakti” dedi Mamdani. Hareketteki ve isyandaki heyecanın yönetimde rasyonel politikalar ile bütünlenmediğinde; şiir dilbilgisi ile; duygu akıl ile; retorik aritmetik ile tamamlanmadığında siyasetin tıkandığı konusunda gerçekçi ve pragmatik bir vizyonu olduğunu gösteren bir ifadeydi bu.

Televizyonda yayınlanan bir seçim öncesi münazarada, “kazanırsanız ilk hangi ülkeyi ziyaret edersiniz” gibi bir soru sorulduğunda Mamdani’nin tüm rakipleri İsrail yanıtını vermişti. Biliyorsunuz, New York eyaleti ve şehri, İsrail’den sonra en fazla Yahudi vatandaşa ev sahipliği yapan yer dünya üzerinde ve ABD merkezli AIPAC gibi İsrail lobileri için de, bir sosyal merkez konumunda. Mamdani ise basitçe, “hiçbir yere gitmem, benim derdim New York’un dertleri” diyerek, bir tür kent-yurtseverliği savunmuş ve bu “kendimize odaklanalım” vurgusu, Carlson gibi kendi tabiriyle sağ-yurtseverlerden veya yurtsever cumhuriyetçilerden takdir almıştı. Sadece bu anekdot bile, ABD siyasetinin giderek son 30 yıldan farklı koalisyon hatlarına veya beklenmedik dinamiklere açık bir ortam olduğunu gösteriyor. Yine New York’lu Yahudi seçmenin %30’u, Mamdani’ye oy vermiş bu seçimde. Nesiller-arası ayrışmanın Yahudi topluluklar arasında bilhassa kuvvetli olduğu ve 7 Ekim’den beri anti-siyonist Yahudilik fikrinin genç nesil Yahudi Amerikalılar arasında giderek daha yaygın olduğu konuşuluyor.

Gönül Tol gibi ABD merkezli gözlemcilerin haklı şekilde not ettiği gibi, New York Büyükşehir Belediye seçiminin ABD siyasetindeki ve New York kentinin kıta-boyu bir ülke olan ABD toplumsal dokusu içindeki istisnai yerini unutmamak gerek. ABD’nin Doğu Sahilinden Batı Sahiline kıtasal-ulusal ölçekte “Mamdani dalgasını” izleyeceğini düşünmek saflık olur. İstanbul’un Türkiye ulusal siyasetindeki merkezi rolü, New York’un ABD ulusal siyasetinde oynadığını düşünmek doğru olmayacaktır. Hem federal bir siyasi düzen olması, hem çok daha büyük bir kıta olması, hem birçok farklı ekonomik ve kültürel merkezden oluşuyor olması, ABD’de bir metropolün ulusal siyaseti hızla etkilemesini engelliyor. Elbette ilham, retorik, duygudaşlık, hikayelerin ve fikirlerin viralliği gibi siyasi sınırları tanımayan akımlar, daha hızlı hareket edecektir ABD sathında. Fakat Erdoğan veya İmamoğlu gibi, küresel şehrin belediye başkanlığından devlet başkanlığına veya ulusal-demokratik siyasette başat role giden yol biraz daha uzun ve engebeli ABD’de. Ama elbette, katı olan her şeyin hızla buharlaştığı, hızlı değişimler çağında, Mamdani kampanyasındaki ruhun ABD’de ve Demokrat Parti içinde viral olabileceğini düşünmemek için bir sebep yok.


[1] Sanırım bu yazı çok uzadı ve istediğim her şeye değinirsem iyice okunurluktan çıkacak. Ama önemli bir ders şu: 2020 Biden-Sanders kampyasında Demokratların kısmen başardığı şey, bu sanayi kalkınmacılık hamlesini sahiplenmek ve orta boy şehirlerde bir canlanma vaadi ile birleştirmekti. Harris kampanyası ise bu alanda hiç kredibl bulunmadı ve Biden’ın aksine, bütünüyle California ruhu ile özdeşleşen bir mesaj ve politika alemine daraldı.

[2] Burada Durkheim’in kavramını kullandığımı anlamıştır bilenler. Durkheim, kentleşen modern sanayi-ticaret toplumunu anlatmak için organik metaforunu kullanmıştı. İş bölümü derinleştikçe, toplum, birçok ufak ve uzmanlaşmış sektörün dolaylı entegrasyonu olur. Nitekim kültürel iç-grup farklılaşmaları ile ekonomik entegrasyon (karşılıklı-bağımlılık) birbirini perçinler. Kendi işini yapan bu ufak gruplar, farkında olmalarına gerek duymaksızın, kendilerinden büyük bir organizmanın uzuvları gibi işlev görüyordur. Fakat parçası oldukları bu organizma çok büyük ve yabancılar ile doludur, zira bir ufak köyden veya mahalleden farklı olarak, parçası oldukları bütünün tamamını tanımadan parçası olurlar.

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde Sosyalist Ulusun Gelişiminin Teorik Sorunları (1)

Emperyalist kuşatmanın tek Alman ulusu söylemine karşı Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin varlığını gerekçelendirmek üzere “sosyalist ulus” eksenli bir polemiğe girişiyor Alfred Kosing. Kosing Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin en önemli felsefecilerinden biri ve Alman Sosyalist Birlik Partisi Merkez…

Hafızamız, İrademiz, Emeğimiz ve Yozgat Mitingi

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, Bahar Direnişi’nin rüzgârı olmasa o miting olmazdı. 80 sonrası ilk protestoydu bu Yozgat’ta. Daha önce o meydanda sadece seçim mitingi kalabalıkları olurdu. Bu defa talepleri olan ve iktidarı uyaran…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.