Öcalan’ın Tarih Tezi ve “Çelişkisi” (1)

Tahmini Okunma Süresi: 18 dakika

Bu yazı, Öcalan’ın tarih ve sosyalizm tezleriyle eleştirel bir diyalog olarak tasarladığım yazı dizisinin giriş bölümünü oluşturuyor. Sosyalist bir perspektiften bu tezlerle tartışma yürütmek için çok sayıda neden var. Öcalan’ın sosyalizm angajmanının konjonktür ötesi ve stratejik olması, keza Öcalan’ın sınırları aşan bir temsil kabiliyetine sahip olması ilk akla gelenler. Ama beni böyle bir tartışmada asıl motive eden şey, bu tezlerin bir radikal ulusal kurtuluş tecrübesinin gerçek dersleri içinden, üstelik genel bir kurtuluş sorunsalı korunarak ve radikal teoriyle diyalog içinde üretilmiş olması. Teori ve pratik arası bir alışverişin hem yükünü hem de üretkenliğini taşıyan canlı metinlerden bahsediyoruz…

Son Kürt isyanının lideri Abdullah Öcalan’ın esasen İmralı cezaevindeki ilk 10 senesi içerisinde geliştirdiği tarih ve Marksizm tezleri yine sosyalizm tartışmalarının merkezine oturdu. Bu tezler kamuoyuyla ilk paylaşıldığı yıllarda da benzer tartışmaları tetiklemişti; sosyalistler Öcalan’ı Marksizmi tümden terk etmekle ve kâh anarşizm kâh radikal demokrasi çizgisine geçmekle, PKK taraftarları da sosyalistleri reel sosyalist gelenekten ve onun devletçi mirasından özgürleşememekle itham ediyordu. Bu tezlerin şimdi tekrar gündeme gelmesi biraz şaşırtıcı biçimde Öcalan’ın inisiyatifiyle oldu. PKK’nın feshi ve çatışmasızlığa geçiş sürecini yönetirken Öcalan çok da lüzumu olmadığı halde “eski defterleri” açtı, PKK’yı sosyalizm tarihi içerisine yerleştiren bir geçmiş muhasebesi yaptı ve demokratik sosyalizm çizgisine bağlılığının altını kalınca çizdi. Çok da lüzumu olmadığı halde diyorum, zira sosyalizm vurgusunu ne taraftarlarının ne de Türkiye, Suriye ve dünya konjonktürünün bu yönde hiçbir talebi olmamasına rağmen, aksine rüzgarlar her yerde tersten eserken yaptı.

Bu yazı, Öcalan’ın tarih ve sosyalizm tezleriyle eleştirel bir diyalog olarak tasarladığım yazı dizisinin giriş bölümünü oluşturuyor. Sosyalist bir perspektiften bu tezlerle tartışma yürütmek için çok sayıda neden var. Öcalan’ın sosyalizm angajmanının konjonktür ötesi ve stratejik olması, keza Öcalan’ın sınırları aşan bir temsil kabiliyetine sahip olması ilk akla gelenler. Ama beni böyle bir tartışmada asıl motive eden şey, bu tezlerin bir radikal ulusal kurtuluş tecrübesinin gerçek dersleri içinden, üstelik genel bir kurtuluş sorunsalı korunarak ve radikal teoriyle diyalog içinde üretilmiş olması. Teori ve pratik arası bir alışverişin hem yükünü hem de üretkenliğini taşıyan canlı metinlerden bahsediyoruz.

Dolayısıyla bu metinler karşısında Avro-komünizm, radikal demokrasi ve benzeri kavramlarla, bildiğine kapatan, öğrenme gayreti ve ihtimalini dışlayan, bağlama ve tarihe kayıtsız bir tavrı üretken bulmuyorum. Sahayı temsil, dengeleri gözetme ve kurtuluş sorunsalı içinde bir gerilimle üretilen bu tarih ve sosyalizm tezlerinin bu gerilimleri muhakkak yansıtacağını, kararsızlıkları ve çelişkileri olabileceğini daima akılda tutmak gerekir. Rezervsiz övgüler ve muhafazakar suçlamalar arasında bu nüansların yitip gitmemesi zor. Bu yazı, suçlamalar ve övgüler arasında bir orta yol bulma kaygısı taşımıyor; esas derdim bu tarih ve sosyalizm tezlerini ciddiye alan bir eleştirel diyalog kurabilmek.

Tarih Tezi: Yöntem, Temel Kavramlar ve Argümanlar

Burada Öcalan’ın tarih tezinin içeriğini tarihsel bilgilerin tamlığı-eksikliği, doğruluğu-yanlışlığı düzeyinde denetleyen bir sunuş yapmayacağım. Böyle bir sunuşu kıymetsiz bulduğum için değil, ama söz konusu tarih tezinin anlatısına bugünün siyasal eylemini gerekçelendirme kaygısının yön verdiği açık. Dolayısıyla bu tarih anlatısının temel tezini, yöntemini, kavramlarını, ayrımlarını, periyotlandırmalarını esas alan bir özetle yetineceğim. Öcalan’ın tarih tezini ve bu tezden çıkardığı siyasi önermeleri anlayabilmek için Öcalan’ın yönteminden başlamak gerekir. Bu yöntem diyalektiktir, ama Marksizm-Leninizm-Maoizmin diyalektik materyalizminden de Hegelci diyalektikten de bazı önemli açılardan farklılaşmış bir özgün diyalektik yorumu temsil eder. Materyalist diyalektikle bir süreklilik içinde Engels’in tabiriyle “doğanın diyalektiği” anlayışını sürdürür Öcalan. Burada diyalektik ontolojikleşir, adeta bir kozmik yasa statüsündedir; öyle ki, bizatihi doğanın ve toplumun gelişim ve farklılaşma tarihinin temel mekanizması olarak tanımlanır. Bir ikiye bölünür, bu ikiliğin öğeleri arasındaki çelişki değişimin motorudur; ve ortaya çelişkinin iki tarafının da öğelerini içeren bir sentez çıkar. Doğanın ve tarihin ikilikler üzerinden gelişmesi ve çeşitlenmesinin mekanizması budur:

Tez, antitez ve sentez yöntemini esas alan yaklaşımlar evrenin işleyiş esaslarını açıklamada elverişli bir mantık aracı olabilir […] Unutmamak ve farkında olmak gerekir ki, evrende en küçük zerreciklerden kozmos seviyesindeki bütünlüğe kadar oluşumu mümkün kılan ikilemlerle bunların karşılıklı ilişki ve etkilemelerinden doğan, her ikisini bağrında taşıyan, fakat ikisinin de toplamından farklı olan bir oluşum tarzı esastır, evrenseldir. Tüm değişim ve gelişimin temelinde bu tarz oluşumu görmekteyiz. Toplum da bu oluşum tarzının dışında bir varlık değildir. Aynı tarzın oluşum diline sahiptir. Özcesi, ikilemleri sürekli oluşturur. Bundan ikisini de bağrında taşıyan ama toplamlarını aşan yeni farklı oluşturmalara imkân tanır […] Tekrar belirtmeliyim ki, toplumsal gerçekliğin üçlü dinamiğini dile getirirken yeni bir keşifte bulunmuyorum. Sadece evrensel oluşum dinamizmini topluma uyarlamaya çalışıyorum. Neden üçlü dinamizmler diye bir soru sorulursa VAROLUŞ’tan ötürü derim [….] En iddialı disiplin olan bilim, oluşumun üçlü dinamiğini önemli oranda aydınlatmıştır. Madde-enerji, parçacık dalga mekaniği kuantumlar düzeyine taşırıldığında (hem teorik hem de deneysel) ikilemin hep oluşumlara yol açtığını, bu oluşumların ürünü olan sonucun hep içinden çıktığı ikilemin (Madde-enerji, parçacık-dalga akımlarının evrenselliği vardır) izini taşıdığını, ikisinin üçüncü içinde devamını sürdürerek farklılaştığını, değişimin gelişme veya tersine gerileme biçiminde olduğunu, varlık dinamizminin temel karakteristiğinin bu tarz olduğunu kanıtlamıştır. Yeniden kanıtlamaya da gereksinim yoktur. Kendimize bakalım. Baba ve annenin çocuğu, anne ve babaya çok benzeyen, ikisinin kalıtını sürdüren, ama bunu farklılaşarak [….] yeni bir biçimde temsil eden bir oluştur.1

Tez, Anti-Tez, Sentez üçlü dinamiği içinde evrilen tarihsel süreci her dinamiğe denk gelmek üzere bir toplum biçimi tanımlayarak 3 temel bölüme ayırır Öcalan. Tez doğal komünal topluma, Anti-Tez hiyerarşik-devletçi uygarlığa, Sentez de “devlet+demokrasi”ye2 denk gelir: “Tarih üç toplum biçimini veya tarzını tanımaktadır: İlkel klan toplumu, sınıflı devlet veya uygarlık toplumu, demokratik çoklu toplum.”3 Tarihsel sürecin bu şekilde dönemlendirilmesi açık ki Marksizmin tarih dönemlendirmesinden hayli farklıdır. Bu farklılaşma tarihsel sürecin evriminin temel dinamiğinin ne olduğu sorusuna verilen cevaplardaki daha temel bir ayrışmayı yansıtır. Tarihi sınıflar mücadelesi ve üretici güçlerin gelişmesi ölçütleriyle açıklayan ve dönemlendiren Marksizme karşı Öcalan tarihin merkezine doğal toplumun/komünal toplumun sınıflı devlet uygarlığıyla olan mücadelesini yerleştirir: PKK fesih kongresine gönderdiği Perspektif başlıklı metindeki ifadesiyle, “[y]ani tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil, bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir.”4

Öcalan’a göre doğal, komünal toplum insan toplumunun “kök hücresi” ya da “ana hücresi”dir: “İnsan toplumu şimdiye kadar yaşamının yüzde 98.5’ini bu biçimde sürdürmüştür.”5 Bu toplum geçimini toplayıcılık ve avcılıkla sağlayan 20-30 kişilik klanlardan oluşuyordu; ve devlet, sınıflar, mülkiyet, miras ve aile henüz ortaya çıkmamıştı. Anaerkil otorite belirleyiciydi; klan kadınlar etrafında örgütlenmişti. Klan üyeleri, geçimlerini sağlamak, doğal ve toplumsal diğer tehditlerden korunmak için bir arada hareket etmeye mecburdu. Mutlak bir kader birlikteliği içinde tek aidiyet klandı.

Öcalan bu toplumu başlıca iki döneme ayırır. “İlkel komünal çağ”, ilk insandan dördüncü buzul döneminin sonuna, yani 20.000 yıl öncesine kadar olan birkaç milyon yıllık dönemi kapsar. Milattan önce 15.000 ve 4000 yılları arasındaki neolitik dönem ise esasen Toros-Zagros dağ sisteminin eteklerindeki uygun coğrafi koşullarda gelişir. Tarım ve köy devriminin gerçekleştiği bu dönemde beslenme imkânları gelişir, hayvanların evcilleştirilmesine geçilir ve artık-ürün ortaya çıkmaya başlar. Öcalan bu aşamayı anacıl komünal toplumun zirvesi olarak sunar.6

Komünal toplum Öcalan’ın hiyerarşik toplum adını verdiği bir geçiş toplumundan doğru evrilerek uygarlık aşamasına varır. Klanın hiyerarşik bir nitelik kazanması sürecinin bir noktada uygarlık aşamasına sıçraması, artık-ürünün artma eğiliminin ekonomik arka planını oluşturduğu bir bağlamda gerçekleşen ataerkil karşı-devrimle mümkün olur. Öcalan’a göre, şaman + yaşlı tecrübeli şeyh + askeri komutan ittifakının yürüttüğü bu ataerkil devrim, “toplumda gerçekleşen en temel karşıdevrimdir.”7 Öyle ki, “[t]üm diğer kölelikler kadın köleliğine bağlı olarak gelişmektedir. Dolayısıyla kadın köleliği çözümlenmeden diğer kölelikler çözümlenemez.”8

Öcalan’a göre uygar toplumun temel üç karakteristiği kentliliği, sınıflara bölünmüşlüğü ve en temelde de devlet ile yönetilmesidir. Uygarlık hiyerarşik bir karakterdedir ve bünyevi olarak merkeziyetçi, tekelci ve hegemoniktir: “Uygarlıkları devlet-sınıf-kent iç içeliği üzerinde yükselen tekelci baskı ve artı-ürün ele geçirme sistemi olarak tanımlamıştık.”9 Sümer ve Mısır’da milattan önce 3000 yıllarında ortaya çıkan ve milattan sonra 5-6. yüzyılda Roma ve Sasani imparatorluklarının çöküşüyle sonlanan köleci sistemden, 16. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da hakimiyet kuran ve bugün ABD liderliğinde süregiden kapitalizme son beş bin yıl “merkezi uygarlığın” / “tekelci uygarlığın” / “sınıflı-devlet uygarlığının” tarihidir.

Öcalan “uygar” sıfatını kullanmakla beraber, bu sıfata olumlu hiçbir şey atfetmez. Uygarlık pür iktidar, talan, yozlaşma ve sömürüdür:

Uygar topluma yakıştırılan kibarlık, incelik, centilmenlik, kurallara saygılılık, ölçülülük, planlı olma, akıllılık, haklara bağlılık, barışçıllık gibi sıfatlar tamamen yakıştırmadır ve sadece propaganda değeri taşır. Uygar toplumun gerçek yüzü şiddet, yalan, kandırma, kabalık, entrika, savaş, esaret, yok etme, kulluk, vefasızlık, gasp, talan, vicdansızlık, hukuk tanımama, güç ilkesine tapınma, kutsallık ve tanrısallık ilkesini bir avuç çıkarcı azınlık için saptırıp kullanma, tecavüzcülük, cinsiyetçi toplumsallık, bir taraf mal ve mülke boğulmuşken diğer tarafta açlık ve sefaletten ölme, geniş köle yığınları, avare köylüler, işsiz işçiler gibi yaşamın doğasına aykırı toplumsal hastalık ve çarpıklıklarla yüklüdür.10

Dolayısıyla Öcalan ne komünal doğal toplumun uygarlığa kavuşmasını kaçınılmaz sayar, ne de bu kavuşmada insanlığın tarihsel yürüyüşünün bir ileri adımını görür. Burada Marksizm ve kendi tarih anlatısı arasında esastan bir fark tanımlar: “[…] sınıflı toplumun ilerlemeler için zorunlu olduğu biçimindeki [M]arksist tespit (ezilen ve sömürülenler adına) yapılan en büyük yanlışlıklardan biridir[…] Tarihi kendiliğinden tahakküm güçlerine hediye etmektedir.”11 İlerlemeci tarih yorumlarıyla arasına bir set çektikten sonra Öcalan tarih tezini şekillendiren en kritik hamlesini yapar: doğal, komünal toplumdan uygarlığa geçiş ve uygar toplumun kendi evriliş ve farklılaşma süreci hiçbir şekilde doğal, komünal toplumun tümden tasfiye edilmiş olduğu anlamına gelmez. Tarih; hiyerarşik, sınıflı, devletli uygarlık toplumlarının kendi iç dinamikleriyle biteviye açıldığı ve sırası gelenin bir öncekinin yerini aldığı bir tahakküm sahnesi değildir:

Doğal toplum hiçbir zaman bitmedi. Zıtlarını beslemesine rağmen tükenmedi. Kendini hep var edebildi. Etnisite, köle ve serflerin dayanakları olarak, işçi sınıflaşmasının aşılması ve yeni toplumun yükseldiği zemin olarak, çöldeki ve ormandaki göçebe toplum olarak, özgür köylü ve ana varlıklı aile olarak, tüm tahriplere rağmen toplumun yaşayan ahlakı olarak varlığını hiç eksik etmedi. Sanıldığının aksine toplumun ilerletici motoru sadece dar sınıf mücadelesi değil, komünal toplumsal değerlerin büyük direnmesidir. Sınıf mücadelesini inkar etmek doğru olmaz. O sadece tarihin dinamiklerinden biridir. Başat rol oynayan, hep gezgin orman, dağ, çöl göçebesidir. Form olarak yaşadıkları etnisite “kabile, aşiret, halk” hareketleridir. Etnisitenin binlerce yıldır her tür amansız saldırılara ve doğal zorluklara dayanarak ayakta kalma gücüdür. Yarattıkları direnme kültürü, destanları, dilleri, saf, soylu insani değerleri, ahlaklarıdır.12

Dolayısıyla tarihin istikametini belirleyen sınıflı-devlet uygarlığının tekelci güçlerinin tek taraflı inisiyatifi değildir. Belirleyici dinamik; eşitlik, dayanışma, özgürlük değerlerinin beşiği olarak komünal doğal toplum, yani bu toplumun uygarlığın değişik dönemlerine denk düşen klan, kabile, etnisite, ulus biçimleri ile hiyerarşik sınıflı devlet uygarlığı arasındaki çelişkidir.13

Bu tarih anlatısının merkezi bir kavramı da demokratik uygarlıktır. Demokratik uygarlık, adlandırmanın ima ettiğinin ya da ilk akla getireceğinin aksine, komünal demokratik toplum ve sınıflı devlet uygarlığının bir sentezi değildir. Zira Öcalan’da sınıflı devlet uygarlığı korunup bir sentez içinde alıkonulacak hiçbir pozitif potansiyel içermez. Demokratik uygarlık kavramı, sınıflı tekelci uygarlığın toplumun tümünü kapatamayacağının altını çizer; demokratik uygarlık, uygarlığın saldırıları karşısında demokratik komünal toplum güçlerinin ürettiği direnişler, değerler, bilinç ve toplumsallık bütününü niteler: “Demokratik uygarlık kavramını kent-sınıf-devlet sistemi olan uygarlığa karşı, içte kölecil sınıflaştırmaya karşı, dıştan kabile, kavim kimliklerine yönelik baskı, talan ve köleleştirmelere karşı daimi direniş halinde olan kent içi emekçi özgürlükçü güçlerle, kırsal komünal güçlerin oluşturduğu dünyayı tanımlamak için seçtik.”14

Öcalan’a göre, sınıflı devlet uygarlığının güncel hali olan kapitalist moderniteye (ulus-devlet, endüstriyalizm, kapitalizm) karşı demokratik uygarlığın ödevi demokratik moderniteyi (demokratik konfederalizm/demokratik ulus, eko-endüstriyalizm, komünal toplum) inşa etmek olmalıdır. Öcalan, demokratik modernite ve kapitalist modernite arasında uzun yıllar devam edecek ve uzlaşmadan çatışmaya geniş bir aralıkta seyredecek bir mücadele süreci öngörmektedir.

“İki farklı ve çelişkili modernite arasında hep savaş veya barış olacaktır” demek doğru bir yaklaşım değildir. Devrim ve reformlar karşıt hamlelerle birlikte savaşlı ve çatışmalı gelişebileceği gibi, barış içinde uzlaşmalar biçiminde de gelişmesini sürdürebilir. Moderniteler aralarında bazen yoğunlaşarak savaş süreçlerine, bazen uzlaşarak barış süreçlerine açık karmaşık ilişkili ve çelişkili yapılanmalardır. Birbirlerine alternatif olmaları ‘kısa’ ve ‘orta süre’ kavramlarıyla ifade edilen günlük olaylar ve siyasetlerle, sistemlerin olgunlaşma süreçlerindeki değişimlerle gerçekleşmez. Uzun süreli yapısal, sistemik krizlerin sonucu olarak bu yönlü köklü dönüşümler olabilir.15

Özellikle Perspektif metninden itibaren demokratik modernite adlandırması yerini gittikçe artan bir şekilde demokratik sosyalizm/demokratik toplum sosyalizmi kavramlarına bırakmaya başlamıştır.

Değerlendirme

Öcalan’ın tarih tezi metodolojisinde sonuçları itibarıyla tayin edici mahiyette bir kararsızlık tespit ediyorum. Bu kararsızlık, komünün sınıflı devletçi uygarlıkla olan çelişkisinin statüsüne dair: Öcalan bu çelişkiyi antagonist bir çelişki olarak mı ele almaktadır yoksa diyalektik bir çelişki olarak mı? Mao’da16 ya da tipik bir Marksist-Leninist felsefe ders kitabındaki antagonist olan-antagonist olmayan çelişkiler ayrımını hatırlayanlar soruyu kafa karıştırıcı bulabilir, antagonizmanın zaten bir diyalektik kategorisi olduğunu söyleyerek itiraz edebilir. Tartışmayı açmak için burada “diyalektik çelişki” ve “antagonizma” ayrımını netleştirerek ilerleme ihtiyacı ortaya çıkıyor.

Diyalektik çelişki, aslında çelişkili bir ilişkisellik olarak kristalize olan toplumsal bir birimin (formasyon, ilişki, kurucu kavram), kendisini bu ilişkisel kökenlerinden kopararak tam ve kapalı bir özdeşlik olarak kurma çabasındaki bünyevi gerilimidir. Hiçbir toplumsal belirlenmişlik, kendi dolaysızlığı içinde bir “kendinde şey” (Ding-an-sich) olarak mevcudiyet kazanamaz. Hegel’in belirttiği gibi, “bir şey yalnızca kendi sınırında, sınırı sayesinde olduğu şey” ise; toplumsal bir birim, mevcudiyetini borçlu olduğu bu sınırı (Grenze) (yani ötekini /olumsuzlamayı) yapısal bir zorunluluk olarak zaten kendi içinde barındırır. Dolayısıyla diyalektik çelişki, birimin kendi ilişkisel varoluş koşulu ile kendisini bu koşuldan bağımsız bir pozitiflik olarak sabitleme yönündeki özdeşleştirici kapanma mantığı arasındaki çatışmanın ifadesidir. Bu mantık gereği her birim, mevcudiyetini borçlu olduğu sınırı sürekli bir engele (Schranke) dönüştürüp onu aşma ve kendi özdeşliğini sabitleme yönünde bir yapısal devinime sahiptir.17

Tartışmamız bağlamında buradan çıkacak sonuç, 1) belirlenmişliğin bu çelişkiyle mümkün olduğu ve 2) diyalektik karşıtların birbirlerini gerektirdiği ve asimetrik bir biçimde yeniden ürettiğidir. Tıpkı sermayenin cansız emeğe indirgenemeyeceği, ancak canlı emeği de içermek zorunda olan bir çelişkili ilişki olarak var olabildiği, varlığının bizatihi bu çelişkiyle ve bu çelişkiyi biteviye yeni bir düzeyde aşma çabasıyla karakterize olduğu gibi.

Antagonist çelişki, diyalektik çelişkiye ait bir kategori değildir; zira bir toplumsal birimin kendi ilişkisel varoluş koşulunu inkar ederek dolaysızlığı içinde tam ve kapalı bir özdeşlik olarak sabitleşme yönündeki içsel geriliminden doğmaz. Aksine antagonizma, ortak bir zeminde uzlaşmaları yapısal olarak olanaksız olan ve birbirlerinin varlık koşullarını karşılıklı olarak ilga eden bağdaşmaz zıtlıkların karşılaşma momentidir. Bu karşılaşmada taraflardan birinin varlığını sürdürmesi, diğerinin varlık koşullarının olumsuzlanmasına bağlıdır.

Bu nedenle antagonist çelişkide, “zıtların birliği” söz konusu değildir ve karşıtların birbirlerini gerektirdiği bir ilişkisel bütünlüğe ya da çelişkinin içkin bir devinimine gönderme yapılamaz. “ “Başkası”nın var olması benim tamamen kendim olmamı önler.”18 Bir köylünün kendisini toprağından kovan toprak sahibi ile olan çelişkisi antagonistiktir, zira bu karşılaşmada köylü artık köylü olarak var olamamaktadır.19 Keza 19. yüzyıl zanaatkâr önderlikli anti-kapitalist radikalizmler de antagonistik bir çelişkiden türemektedir. Zira kapitalizm doğası itibarıyla zanaatkârları mülksüzleştirmeye, onları işçileştirmeye çalışıyordu, ki bu zanaatkârların zanaatkâr olarak üretim yapmalarını imkânsızlaştırıyordu.20

Peki bu kavramsal ayrımlar Öcalan’ın tarih tezindeki yönteminin kararsızlığına dair bize neler söylüyor? Öcalan, diyalektik yöntemi benimsediğini, bir tür Hegelci tez, anti-tez, sentez üçlemesini takip ettiğini söyler. Öcalan’ın diyalektiği alımlayışındaki özgünlük, diyalektik anlayışında zıtların birbirini yok etmek zorundalığının yeri olmadığı üzerine yaptığı güçlü vurgudan türer: “Diyalektik işleyişi kabul etmekle birlikte, uçların birbirini yok ederek ilerlemesi gibi bir yorumu doğru bulmadığımı açıkça belirtmek durumundayım.”21 Böylece Öcalan, olumsuzlamanın olumsuzlamasını ve sentez fikrini reddederken karşıtların birliği ve mücadelesini tek diyalektik yasa olarak kabul eden Maocu diyalektikle22 ve özellikle de bu diyalektiğin ancak zıtların birinin diğerini devrimci imhasıyla çözülebilecek “antagonist çelişki” tipine yaptığı vurguyla arasına esastan bir mesafe koymaktadır.23 Öte yandan, Öcalan, teorik-belirtik düzeyde değilse de pratik-operasyonel düzeyde antagonistik çelişki mevhumunu güçlü bir şekilde muhafaza etmektedir.

Bu yarılmayı, Öcalan’ın tarihsel süreci tasnif etme ve komün ile sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki çelişkinin doğasını ele alma biçiminde takip etmek mümkündür. Öcalan tarihsel süreci dönemlerine ayırırken tez (komünal toplum), anti-tez (sınıflı devlet uygarlığı), sentez (devlet+demokrasi???) üçlemesini takip eder, ama aslında diyalektik metotla bağını, ta ki içinden çıkamayacağı bir belaya bulaşmak üzere sentez aşamasına geri dönene kadar, bir önemli istisnayla, neredeyse koparır.

Şöyle ki: Tarih anlatısını toplumun “kök hücre”si/“ana hücre”si adını verdiği “klan”la (“doğal toplum”, “ekolojik-demokratik toplum”, “komünal toplum”, ”ahlaki ve politik toplum”) başlatan Öcalan için, komünal toplumun sınıflı-tekelci devlet uygarlığına doğru çözülüyor olmasından itibaren tüm tarih komünal toplum güçlerinin sınıflı-tekelci devlet uygarlığına amansız direnişinin tarihidir. Öcalan, komünal toplum ve uygarlık arasındaki çelişkiyi, burada antagonist çelişki olarak ayırt ettiğimiz türden, yani birbirlerini karşılıklı olarak inkâr eden iki dolayımlanamaz dışsallık arasındaki bir uzlaşmaz çelişki olarak görür; her ne kadar antagonistik çelişki ya da uzlaşmaz çelişki kavramlarını kullanmasa da ve defaatle “diyalektik anlayışımda zıtların birbirini imha etmesi zorunluluğu yok” dese de. Öcalan’a göre bu çelişki tarihin akışında belirleyici rol oynar.

Belirleyicilik vurgusunun altını çizmek gerekir, zira belirleyici olmayan, ancak tali nitelikteki bir başka çelişki daha tanımlanır bu tarih anlatısında. Bu çelişki, sınıflı-tekelci devlet uygarlığının farklı tarihsel dönemlerde aldığı biçimlerin (köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum) içsel çelişkisidir. Öcalan; köle sahipleri ile köleler, derebeyleri ile serfler ve kapitalistler ile işçiler arasındaki çelişkiyi tanır, ancak bu sınıfsal çelişkilerin tarihsel hareketin motoru olduğu yönündeki Marksist teze karşı açıkça mesafe alır: “Sanıldığının aksine, kapitaliste karşı işçi, antagonist denilen çelişki türü içinde değildir. Günümüz kapitalizmine baktığımızda, iyi bir işi ve ücreti olan işçi, toplumun kaymak tabakasından sayılır.”24 Burası Öcalan’ın diyalektiğe geri döndüğü yerdir. Köleci-feodal-kapitalist toplumların içindeki sınıf çelişkisinin “köle diyalektiği” karakteri taşıdığını; çelişkinin taraflarının, birbirini gerektiren, kuran, yeniden üreten bir karşıtların birliği ve mücadelesi mantığına tabi olduğunu; dolayısıyla buradan hâkim sınıfların hakimiyetine son veren devrimci sonuçlar çıkmadığını/çıkamayacağını ileri sürer:

Proleter de dahil, köleden özgürlük kumaşı dokuyan ideolojik ve politik hareketlerin anlayamadıkları husus, güç ve sömürü tekellerinin köleyi kendilerinin bir eki, uzantısı olarak varlıksallaştırdıklarıdır[….] Köleyi varlıksallaştırırken toplumsal dokuları olarak dokurlar. Kendilerini kemirecek bir unsur olarak tekel dokularına eklemezler. Tarihte bu anlamda kazanan köle sınıfı yoktur. Spartaküs bile kazansaydı, Roma için yeni bir köleci hanedan kurmaktan öteye gidemezdi[….] Günümüz krizinde doğrulanan bir gerçeklik, kapitalist sanayinin yaşaması için[…] işçi sınıfı denen grupların gönüllü bir çaba içine girmekten (ücretleri düşürülse dahi) çekinmedikleridir[….] Özcesi köle değerlendirmemizi gözden geçirmek, baş çelişki öğesi olarak değil, genel toplum çelişkisinin tali bir unsuru rolünde görmek bizi daha doğru sonuçlara götürecektir. Köle diyalektiği yeniden değerlendirilmeyi bekleyen en temel toplumcu görevdir.25

Bu diyalektik çelişkinin Öcalan’ın tarihsel anlatısındaki tali niteliği, bizatihi Öcalan’ın tarih dönemlendirmesinde verilidir. Köleci, feodal, kapitalist toplumlar kendi başlarına değil, ancak sınıflı-tekelci devlet uygarlığının alt-dönemleri olarak bu anlatıda yer bulabilirler. Bu toplumlar arasındaki farklar ve süreksizlikler, bu toplumların komünal toplumla olan antagonist çelişkisinin sürekliliği karşında önemsizleşir.

Öcalan komünal toplum ile sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki antagonistik çelişkiyi sınıflı-tekelci devlet uygarlığının toplum tiplerine has içsel diyalektik sınıfsal çelişki karşısında önceler ve tarihsel değişimin merkezine yerleştirir, ama antagonistik çelişki ve diyalektik çelişki arasında tarihsel anlatısı içinde fiilen tatbik ettiği ayrımı kavramsal düzeye taşıyıp soyutlamaz. Yani Öcalan’ın tarih tezinin metodolojisinde ve kavram setinde “antagonist çelişki” başlıklı ya da benzer işlev görecek bir enstrüman bulunmuyor. Bunun yerine Öcalan diyalektik çelişkinin tali ve belirleyici (“baş çelişki/temel çelişki”26) biçimleri arasında Mao’dan mülhem bir ayrım ileri sürüyor; burada “tali diyalektik çelişkiyi” sınıflı-tekelci devlet uygarlığının çeşitli aşamaları içindeki sınıfsal ikilikler oluşturuyorken, “baş çelişkiyi” komünal toplum ve sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki antagonistik çelişki oluşturuyor: “Temel çelişki devlet tekelli uygarlıkla devletleşmemiş toplumun demokratik uygarlığı arasındadır.”27

Antagonist ve diyalektik çelişki arasındaki fark böylece diyalektik çelişkinin kendi içindeki bir ayrıma indirgeniyor. Dolayısıyla, örneğin aşağıdaki satırlarda olduğu gibi, Öcalan bir yandan birbirini mutlak surette olumsuzlayan, dolayımlanamaz iki dışsallığın antagonist çelişkisini betimlemeye yöneliyor, ama öte yanda bu betimlemeyi bir ilişkinin, varlığın, formasyonun kendisiyle özdeşliğinin imkânsızlığının, içsel blokajının ve çatışmasının terimi olan diyalektik ve karşıtların birliği üzerinden sunuyor. Böylelikle, birbirlerini besleyen ve yeniden üreten sınıfsal diyalektik ikiliğin muhafazakârlığından özenle ayırdığı komün-uygarlık antagonistik çelişkisinin statüsüne dair yine kendi eliyle bir belirsizlik yaratıyor ve bu çelişkinin muhafazakâr bir karşılıklı yeniden-üretim diyalektiği içinde uzlaştırılabileceğine dair bir yanılsamaya yol veriyor. Şunları söylüyor Öcalan:

Sosyal bilimin en temel eksikliklerinden biri, tarih boyunca doğalında diyalektik bir ikilemi yaşaması gereken hiyerarşik ve devlet bağlamlı toplumların diğer ucunu “partneri” göstermemesidir. Sanki tarih çelişkisiz, hakim toplumsal sistemin çizgisel gelişiminden ibarettir. Her olgusal gelişmede gözlemlendiği gibi, tarih boyunca hiyerarşik ve devletli toplum da zıddı rolünde olan doğal toplumsal değerlerle çelişki halinde gelişir. Onunla beslenerek büyür, gelişir, çeşitlenir. Doğal toplumun gücünü küçümsememek gerekir. Bu toplum ana kök hücre rolündedir. Nasıl ki kök hücreden diğer tüm doku hücreleri doğarsa, doğal toplumdan da dokusu niteliğindeki kurumları doğar. Yine nasıl dokulardan organ ve sistemler doğarsa, doğal toplumun ilkel kurumlarından “ilkel hiyerarşik kurumlar” da diğer gelişmiş organlar ve toplumsal sistemleri doğar. Doğal toplum bastırılabilir, geriletilip kıstırılabilir, ama asla yok edilemez. Çünkü o zaman toplum olmaktan çıkılır. Sosyal bilimin bu tespiti yapamaması büyük eksikliktir. Hiyerarşi ve devleti besleyen, doğal toplumların milyon yıllara dayanan oluşum gerçeğidir. Diyalektik ikilem başka nasıl doğabilir? Toplumsal analizleri dar sınıfsal veya ekonomik araçlarla yapmak, gerçeğin asli, temel öğesini baştan itibaren dışta bırakmak demektir. Bu büyük hata, yanılgı ve yanlış yapılmıştır. Hele marksizm gibi iddialı bir yaklaşımın komünal dedikleri doğal toplumu sanki ömrü binlerce yıl önce bitmiş, yok olmuş bir sistem gibi algılamaları bu olumsuzluğu daha çok körüklemiştir.28

Pratik-operasyonel düzeyde korunan antagonist çelişki-diyalektik çelişki ayrımının teorik ve kavramsal düzeye taşınamamasının ya da ancak baş çelişki-tali çelişki ayrımı üzerinden diyalektik çelişki içi bir ayrım üzerinden tanınmasının, bir de bunun üstüne “zıttını yok eden bir diyalektikle mesafe” ilanının derinleştirdiği yöntemsel karmaşa içinde komün ve uygarlık arasındaki çelişkinin statüsüne dair ortaya çıkan belirsizliğin Öcalan’ın tarih tezinin radikal potansiyelleri açısından ima ettiği önemli şeyler var. Bunlardan en önemlisi, sınıflı-tekelci devlet uygarlığına karşı biteviye süren komünal direnişin kapitalist alt-dönemde hangi siyasal biçimler aldığı, alabileceği, alması gerektiğine dair.

Öcalan; komünün, sınıflı ve devletli toplumların ortaya çıkışıyla birlikte tarih sahnesinden çekilmediğini, hiyerarşik-devletçi uygarlığa karşı direnmeye devam ettiğini ve geriletilebilse bile asla tam bastırılamayacak bu direnişin tarihsel değişimin en temel belirleyicisi olduğunu ileri sürdüğünde şüphesiz ki “komün-ist”29 fikri ve mücadeleyi tarihsel bir süreklilik ve yenilmezlik anlatısı içinde güçlendiren bir teorik hamle yapmış oluyor. Bu katkının siyaseten en tayin edici yanını, komünal direnişin hiyerarşik devletçi toplumun kapitalizm öncesi dönemleriyle (kölecilik ve feodalizm) sınırlı kalmadığı ve bizatihi içinde bulunduğumuz kapitalist dönemde de devam ettiği argümanı oluşturuyor.

Bu katkının özgünlüğünü takdir etmek üzere Türkiye komünist tarihinin anıt isimlerinden Hikmet Kıvılcımlı’nın “Tarih Tezi”ne dönmek ve bir kıyaslamada bulunmak zaruri oluyor. Zira tarihsel materyalizmin tarihi sınıflar mücadelesi olarak sunan tarih anlatısını külliyen reddetmiyor bile olsa açık ki son derece ciddi bir biçimde revize eden, bu revizyonu sınıfı komünle ikame işlemi üzerinden gerçekleştiren ilk kişi Öcalan değil. Hikmet Kıvılcımlı daha 1950’lerden itibaren,30 “Tarih Tezi” adıyla maruf özgün tarihsel anlatısında komünün/ilkel sosyalizmin/barbar geleneğin medeniyetle olan çatışmasını kurucu çelişki olarak tanımlıyor ve Türkiye’nin özgünlüklerini anlamak için bu çelişkinin hakkıyla anlaşılması gerektiğini ileri sürüyordu.31 Tabi esaslı bir fark ayırıyor Kıvılcımlı ve Öcalan’ı. Kıvılcımlı barbarlık ve medeniyet çelişkisinin kuruculuğunu kapitalizm öncesi ile sınırlandırıyor, modern çağda ise ancak süregiden ilkel sosyalist kalıntılardan bahsedilebileceğini, bu kalıntıların önemli sonuçlar yaratmaya devam ettiğini ama artık belirleyici dinamiğin sermaye ve işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesi olduğunu söylüyordu. Öcalan ise komün ve uygarlık arasındaki çatışmanın belirleyiciliğini pre-kapitalizmle sınırlamıyor ve kapitalizm dönemine de olduğu gibi taşıyor.

Burada Kıvılcımlı’nın tarih tezinin detaylarına girecek değilim. Tezin tartışmamız bağlamında bizi ilgilendiren kısmı; Kıvılcımlı’nın, komünün tarihsel sürekliliği ve çürüyen medeniyet güçleri karşısındaki diri asabiyesinin radikal potansiyellerini anti-kapitalizm bağlamında nasıl tartıştığı. Bu bahiste Kıvılcımlı’nın tarih tezinin ne yazık ki adeta hiçbir üretken çıktısı olmadığı tespit edilmeli.32 Zira Kıvılcımlı komün ve kapitalizm arasında bir antagonistik çelişki tanımlamayı bırakalım, tam ters bir istikamette giderek komünal ilişki ve değerlerin modern medeniyetin/kapitalizmin mayası olduğunu, İngiltere ve Japonya’da kapitalizmin gelişmesinin buradaki komünal geleneklerin diriliğiyle açıklanabileceğini, keza Doğu’da kapitalizm gelişmediyse bunun da buralarda komünal toplumun despotizmler ve tefeci-bezirgan sermaye eliyle tasfiyesi edilmesinden kaynaklandığını ileri sürer.33 Komünün kapitalizmin mayası olduğu tezine bir bakıma kendini mecbur eder Kıvılcımlı, çünkü Marksist ilerlemeciliğin kapitalizme atfettiği devrimciliği, ilericiliği, üreticiliği olduğu gibi kabul eder, buradan kopmaz. Dolayısıyla, komünün tarihsel sürekliliği tezini, komünal güçlerin kapitalizmle birlikte tasfiyesi gerçeğini, kapitalizmin devrimciliği iddiasıyla uzlaştırma zorunluluğu içinde komünün kapitalizm biçimi içinde devam ettiğini ileri sürerek anlatısının tutarlılığını belki korur ama tarih tezinin özgün komün vurgusunun anti-kapitalist potansiyelini adeta ziyan eder.

Öcalan’ın katkısı burada belirginlik kazanır. Öcalan Marksist ilerlemecilikle/aşamacılıkla kendisini bağlamaz, kapitalizme herhangi bir ilericilik payesi vermez. Dolayısıyla komün ve sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki genel antagonist çelişkiyi sınıflı-tekelci devlet uygarlığının son fazı olan kapitalist döneme teşmil etmekten kaçınmaz. Amiyane tabirle söylersek, Kıvılcımlı’nın aksine helal ile haramı birbirine katmaz.34

Ancak Öcalan da bu katkısının teorik ve politik potansiyellerini sonuna kadar takip edemez. Bu takibatın önündeki engel, komün ve sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki çelişkinin statüsüne dair Öcalan’ın kavramsal bir netlik geliştirememiş olmasıdır. Yukarıda da tartıştığım gibi, Öcalan’ın analizinin pratik-operasyonel-örtük ve teorik-kavramsal-belirtik düzeyleri arasında, özellikle komün ve sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki çelişkinin nasıl ele alınması gerektiği bahsinde somutlaşan bir uyumsuzluk vardır. Öcalan bir yandan komün ve uygarlık arasındaki çelişkiyi birbirini mutlak surette inkar eden iki uzlaşmaz, dolayımlanamaz dışsallığın arasındaki bir çelişki olarak analiz eder; en çok da uygarlığın çeşitli aşamalarının kendi içindeki uzlaşır sınıfsal çelişkilerle konulan ayrımda belli eder bu, öte yandan komünal direnişi uygarlığın diyalektik zıttı olarak tanımlar, ki bu tanımın ima ettiği şey, komünal varlığın özerk bir dışsallıktan yoksun olduğu, uygarlığın içsel çelişkisinin diğer kutbunu cisimleştirdiğidir.

İşin aslı, Öcalan’ın söz konusu bahisteki analizinin pratik-operasyonel ve teorik-kavramsal düzeyleri arasındaki uyumsuzluğun teorik maliyetleri sınıflı-tekelci devlet uygarlığının pre-kapitalist dönemleri için “kavramlara takılmayalım” jestiyle geçiştirilebilir. Nihayetinde pür felsefi metinlerden ya da akademik bir makaleden söz etmiyoruz; zor koşullar altında kaleme alınan dolaysız politik metinler bunlar. Ancak mesele kavramlara takılıp takılmamakla sınırlı değil. Kapitalist döneme geldikçe, komün ve uygarlık arasındaki çelişkinin statüsüne dair Öcalan’ın kavramsal bir netlik geliştirememiş olmasının teorik ve bu defa aynı zamanda siyasal maliyetleri görmezden gelinemez ya da geçiştirilemez bir raddeye ulaşır. Zira başka bir problem daha belirir: kapitalizm ile birlikte komün ve uygarlık arasındaki antagonistik çelişkinin tarihsel zemininde ortaya çıkan süreksizlik, kapitalizmi uygarlığın bir aşamasına indirgeme işlemine cevap vermez olur.

Bu eleştiriyi açmak gerekir: Öcalan tarih tezinin hiçbir noktasında komünal toplumun özerk varlığının, bu varlığın tarihsel sürekliliğinin ve dirayetinin maddi zemini ve güvencesini kanıtlama çabası içine girmez; komün tüm toplumsal ilişki ve kurumların ondan diyalektik bir tez, anti-tez, sentez silsilesiyle evrimleştiği ana/kök hücre olarak tözselleştirilir, toplum var olduğu müddetçe dolayısıyla onun da var olacağı, kendini yeniden ve yeniden üreteceği varsayılır. Bu varsayım, uygar toplumun komünal toplumu diyalektik zıttı olarak gereksindiği argümanıyla pekiştirilir:

Şahsi düşünceme göre, uygarlık öncesi toplum asla bitirilip yok edilemez. Bu toplumlar çok güçlü olduklarından değil, tıpkı kök hücre olgusunda rastladığımız gibi toplumsal varlığın onlar olmaksızın mümkün olmamasından ötürü böyledir. Uygar toplum ancak kendinden önceki toplumla birlikte var olabilir. Bu husus tıpkı işçi olmadan kapitalizmin mümkün olamaması gibi bir gerçekliktir. Uygar toplum varlığını ancak uygarlaşmamış veya yarı-uygarlaşmış toplumlara dayanarak diyalektik olarak da mümkün kılabilir. İmhalar, yok etmeler kısmen gerçekleşmiş olabilir. Ama bunun tamamıyla gerçekleşmesi toplumsallığın doğasına aykırıdır.35

Her ne kadar komünal toplum hiyerarşik devletçi uygarlığın tarihsel evrimi boyunca gittikçe bastırılsa ve zayıflatılsa da, bu bastırma kapitalizm döneminde en ileri aşamasına varmış da olsa, komünal toplum var olmaya devam edecektir; Öcalan’ın varsayımı budur. Öcalan’a bu noktada yöneltilmesi gereken eleştiri; uygarlık tarihinin evrimi içinde komünal toplumun gittikçe zayıflaması sürecinin bir noktada, uygarlık tarihinin kapitalist fazında, komünal direnişte niteliksel bir dönüşüme yol açtığını gözden kaçırmasıdır. Bu gözden kaçırılan niteliksel dönüşümden kastım şudur: Pre-kapitalist dönemde sınıflı-tekelci devlet uygarlığı karşısında kendi özerk dışsallığı olan komün güçleri kapitalist dönemde özerk varoluşlarının temeli olan maddiliği (mülkiyet ve üretim ilişkilerini, yerleşim ve göç örüntülerini, kültürel aktarım mekanizmalarını, siyasal özerkliklerini) yitirirler. Bu andan itibaren artık komünün hiyerarşik-devletçi uygarlıkla antagonist çelişki içinde olan bir özerk dışsallık olarak anlaşılması mümkün değil.

Hal buyken Öcalan neden kapitalizm ve komün arasında antagonist bir çelişkinin var olmaya devam ettiği tezinden vazgeçmiyor gibi bir sağ eleştiri ileri sürüyor değilim. Aksine, yukarıda da vurguladığım gibi, Öcalan’ın buradaki “komün-ist” ısrarı özgün katkısı olarak tanınmalı. Mesele, komünün sınıflı-tekelci devlet uygarlığından özerk dışsallığının çözüldüğü koşullarda komünün hiyerarşik devletçi uygarlıkla halen antagonist bir çelişki içinde olduğu argümanının nasıl sürdürülebileceği. Ama Öcalan’ın, olması gerektiği halde, böyle bir meselesi yoktur; zira Öcalan’da birbirini mutlak surette inkâr eden dolayımlanamaz iki dışsallığın arasındaki çelişki olarak netliğe soyutlanmış “antagonist çelişki” diye bir kavram bulunmamaktadır. Öcalan adeta tözselleştirdiği komünün tarihsel sürekliliğinden endişe duymamaktadır. Dolayısıyla Öcalan, sınıflı-tekelci devlet uygarlığının kapitalist aşamasına karşı komünal direnişin zemininin, aldığı/alacağı biçimin özgünlüğünü teşhis için elzem olan sorunsala sahip değildir. Öcalan’a yönelteceğim eleştirinin esası bu tespite dayanmaktadır.

Yazı dizisinin sonraki bölümlerinde bu tespit temelinde Öcalan’ın tarih ve sosyalizm tezlerinin politik çıktılarına yönelik aşağıda listelenen eleştiri başlıkları etrafında tartışmaya devam edeceğim:

1) Ulus-devlet reddindeki ve demokratik ulus tezindeki sorunlar, ulus teorisinin semptomatik yokluğu

2) Demokratik uygarlık ve devletçi uygarlığın barış içinde bir arada var olabileceği varsayımı ya da sentezin başarılamaması

3) Mücadele stratejisi içinde sınıf mücadelesinin/ekonomi alanının önceliğinin reddi

(Devam edecek)

Dipnotlar

  1. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap Kapitalist Uygarlık: Maskesiz Tanrılar ve Çıplak Krallar Çağı (Azadi Matbaası, 2013), 83-85. ↩︎
  2. Öcalan bir sentez sunamaz; tam da komün ve devlet uygarlığı arasındaki çelişkinin statüsüne dair yaşamış olduğu kararsızlık nedeniyle. “Devlet+demokrasi” ile demokratik uygarlık ve devlet uygarlığı arasındaki bir denge durumunu betimler, yer yer bu dengeyi idealize eder, ama bu bir sentez değildir. ↩︎
  3. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap: Kapitalist Uygarlık, 83. ↩︎
  4. https://serxwebun.org/reber-aponun-12-pkk-kongresine-gonderdigi-perspektif/ ↩︎
  5. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap: Kapitalist Uygarlık, 119. ↩︎
  6. Öcalan bu aşamanın ana merkezinin Yukarı Mezopotamya olduğunu söyler. Böylelikle komünal toplum, anaerkil düzen ve Kürdistan coğrafyasını iç içe geçiren bir tez ileri sürer. ↩︎
  7. Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak (Çetin Yayınları, 2004), 31. ↩︎
  8. A.g.e., 33. ↩︎
  9. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 4. Kitap Ortadoğu Toplumunda Kriz veDemokratik Uygarlık Çözümü (Azadi Matbaası, 2013), 249. ↩︎
  10. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 1. Kitap Uygarlık: Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı (Azadi Matbaası, 2013), 183. ↩︎
  11. Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 31. ↩︎
  12. Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 88. ↩︎
  13. “Toplumların ulusal olgular biçiminde şekillenmesinin doğrudan kapitalizmin bir ürünü olmadığını kavramak gerekir. Bu konuda da sanki kapitalizm ulus yaratır gibi bir ideacılık ciddi bir yanlıştır. Bu yanlışlıkta marksizmin payı da vardır. Toplumlarda klan, kabile, aşiret, milliyet ve millet şeklindeki süreç kendine özgü bir diyalektiğe sahiptir. Sınıflı toplumun ürünü olarak doğmazlar. Kapitalizm olmadan da ulus olunabilir.” Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 131. ↩︎
  14. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 4. Kitap Ortadoğu Toplumunda Kriz veDemokratik Uygarlık Çözümü, 250. ↩︎
  15. A.g.e., 338. ↩︎
  16. https://www.marxists.org/reference/archive/mao/selected-works/volume-1/mswv1_17.htm#bm25 ↩︎
  17. Charles Taylor, Hegel (Cambridge University Press, 1999). ↩︎
  18. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik bir Politikaya Doğru, çev. Ahmet Kardam (İletişim, 2012), 200-201. ↩︎
  19. A.g.e., 201. ↩︎
  20. A.g.e., 241-242. ↩︎
  21. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap: Kapitalist Uygarlık, 83. ↩︎
  22. Mao Zedung, Felsefe Meseleleri Üzerine Konuşma, Seçme Eserler Cilt 6 içinde (Kaynak Yayınları, 2000), 325-327. ↩︎
  23. Öcalan’ın emperyalizm ve sömürgeciliğe karsı ulusal kurtuluş devrimi hedefli Marksist-Leninist formasyonlu pek çok devrimci harekette olduğu gibi diyalektikle bağı esasen Mao ve onun Çelişki Üzerine başlıklı makalesinde tanımladığı ayrımlar üzerindendir. Bkz. Abdullah Öcalan, Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto) (Weşanên Serxwebûn, 1993). ↩︎
  24. Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 141. ↩︎
  25. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 4. Kitap Ortadoğu Toplumunda Kriz veDemokratik Uygarlık Çözümü, 254-255. ↩︎
  26. Öcalan Demokratik Uygarlık Manifestosu’nda “temel çelişki” ve “baş çelişki”yi eş anlamlı kullanıyor, bu çelişki tipleri arasındaki Maoist farkı dikkate almıyor. ↩︎
  27. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap: Kapitalist Uygarlık, 223. ↩︎
  28. Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 87. ↩︎
  29. Komün esaslı anarşist, komünist, komünalist tüm siyasal çizgileri ifade edebilmek üzere kullanıyorum kavramı. ↩︎
  30. Tarih Tezi perspektifli ilk çalışması 1953 tarihinde basılmıştır. Bkz. Hikmet Kıvılcımlı, Fetih ve Medeniyet (Derleniş Yayınları, [1953] 1980). ↩︎
  31. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm (Tarihsel Maddecilik Yayınları, 1965). Kıvılcımlı’nın tarih tezini ulus teorisi perspektifinden değerlendiren bir makale için, bkz. İlker Cörüt, “Hikmet Kıvılcımlı’s “History Thesis” and the Nation-Form: National Revolutionaries as Modern Barbarians?” Beyond Nationalism and the Nation-State Radical Approaches to Nation içinde, der. İlker Cörüt ve Joost Jongerden (Routledge, 2021), 23-46. ↩︎
  32. Kıvılcımlı komün ve sömürgecilik karşıtı radikal ulusal kurtuluş hareketleri arasında bir süreklilik olduğunu söyler, ama bu tespitini teorize etmeye ve bir özgün ulus teorisine doğru soyutlamaya yönelmez. ↩︎
  33. Bkz. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm Işığında İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş: Japonya (Derleniş Yayınları, [2000] 2021) ve Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm Işığında İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere (Derleniş Yayınları, [1965] 2018). Burada Kıvılcımlı’nın temel tezi, kapitalist girişimciliğin ancak insanların birlikte iş yapma kabiliyetinin ve karşılıklı güven duygusunun güçlü olduğu, yalan söylenmeyen, hülasa insan üretici gücünün yüksek olduğu barbar gelenekli bir bağlamda mümkün olabildiğidir. ↩︎
  34. Öcalan, Kıvılcımlı’nın aksine, komün ve kapitalizm arasındaki sürekliliği kesin bir dille reddeder ve “Hıristiyanlığın en zayıf ahlâkı olduğu için Protestan ahlâkının kapitalizme kolay geçit verdiği”ni söyler. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap: Kapitalist Uygarlık, 34. ↩︎
  35. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 1. Kitap Uygarlık: Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı,182-183. Öcalan’a kıyasla Kıvılcımlı komünün kapitalizmle tasfiyesinin komünün tarihsel sürekliliği ve kuruculuğu tezinin tutarlılığı açısından yarattığı sorunun farkındaydı, ama bu farkındalığın potansiyellerini Marksizmle üretken bir karşılaşmaya sokmak yerine muhafazakar bir tutarlılık erdemiyle yetinmeyi tercih etti ve soruna gerçek bir cevap verememiş oldu. ↩︎

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde Sosyalist Ulusun Gelişiminin Teorik Sorunları (2)

Alfred Kosing’in, “tek Alman ulusu” söylemine karşı Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin varlığını gerekçelendirmek üzere kaleme alığı “sosyalist ulus” eksenli bir polemiğininin ikinci bölümünü sunuyoruz. Değindiğimiz gibi, Kosing Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin en önemli felsefecilerinden biri ve Alman…

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde Sosyalist Ulusun Gelişiminin Teorik Sorunları (1)

Emperyalist kuşatmanın tek Alman ulusu söylemine karşı Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin varlığını gerekçelendirmek üzere “sosyalist ulus” eksenli bir polemiğe girişiyor Alfred Kosing. Kosing Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin en önemli felsefecilerinden biri ve Alman Sosyalist Birlik Partisi Merkez…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.