Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde Sosyalist Ulusun Gelişiminin Teorik Sorunları (2)

Tahmini Okunma Süresi: 14 dakika

Alfred Kosing’in, “tek Alman ulusu” söylemine karşı Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin varlığını gerekçelendirmek üzere kaleme alığı “sosyalist ulus” eksenli bir polemiğininin ikinci bölümünü sunuyoruz. Değindiğimiz gibi, Kosing Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin en önemli felsefecilerinden biri ve Alman Sosyalist Birlik Partisi Merkez Komitesi’ne bağlı Sosyalist Bilimler Enstitüsü’nde uzun yıllar boyunca çalışıyor. Sitemizde dört parça hâlinde yayımlayacağımız “Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde Sosyalist Ulusun Gelişiminin Teorik Sorunları” (Theoretische Probleme der Entwicklung der sozialistischen Nation in der DDR, 1975) başlıklı broşürü, Yurtseverce olarak derinleştirmeye çalıştığımız radikal ulusal tahayyüller tartışmasına bir katkı olarak görüyoruz.

Alfred Kosing

Çeviren: İlker Cörüt

3. Toplumun Yapısal ve Gelişimsel Biçimi olarak Ulus

Ulusun özü nasıl belirlenebilir? Mevcut bilgi düzeyini hakkıyla gözeten bir tanım denemesi elbette yapılabilir ve pek çok yazar da hâlihazırda böyle girişimlerde bulunmuştur. Biz burada bu tanımların avantajlarını ve dezavantajlarını tartışmak yerine, soruna başka bir yolla yaklaşmak istiyoruz: yani öncelikle ulusun toplumsal gelişimde, toplumun yapısında nasıl bir yer tuttuğunu tespit etmek ve ardından onun en önemli toplumsal olgular ve süreçlerle ilişkisini açıklığa kavuşturmak. Bu hareket noktası, bir yandan DDR’daki (Deutsche Demokratische Republic, Alman Demokratik Cumhuriyeti) sosyalist Alman ulusunun ortaya çıkışı ve gelişimi, diğer yandan ise BRD’deki (Bundesrepublik Deutschland, Federal Almanya Cumhuriyeti)) kapitalist Alman ulusunun eşzamanlı olarak varlığını sürdürmesi bağlamında ortaya çıkan en temel sorunları aydınlatmayı mümkün kılacaktır.

Ulus, her şeyden önce, kapitalist ve komünist ekonomik toplum formasyonlarına özgü toplumların gerektirdiği bir yapısal ve gelişimsel biçimdir. Üretici güçlerin belirli bir gelişme düzeyinde, kapitalist ekonomik toplum formasyonuyla birlikte, tarihsel bir zorunluluk olarak kapitalist ulus biçiminde şekillenip ortaya çıkar. Ekonomik, toplumsal-politik, ideolojik gelişme süreçlerinin ve burjuvazinin önderlik ettiği halk kitleleri ile feodal aristokrasi arasındaki sınıf mücadelelerinin bir ürünü olarak oluşur. Görece belirli sınırlarla çevrili bir toprak parçası üzerinde geniş bir nüfusla birlikte gelişir ve ulusal ilişkilerin kurulup sağlamlaştırılması yoluyla bu nüfusu büyük bir toplumsal birim hâline, kural olarak başka uluslara karşı kendini bir burjuva ulus-devlet olarak kuran ve onlardan ayrıştıran daha büyük ölçekli bir topluluğa dönüştürür. Burjuva toplumu ulus biçiminde gelişir. Ulus; içeride yoğun bir ekonomik ilişkiler ağı, özellikle de ulusal pazar yaratmak ve dışarıya karşı da kendini bir ulus olarak kabul ettirmek, diğer uluslarla uluslararası ilişkiler kurmak zorundadır. Diğer uluslarla ticaret, kapitalist manüfaktür için bile bir koşuldur — büyük sanayi için ise çok daha fazlasıdır. Sermayenin ekonomik ilişkileri ancak ulusal ilişkiler olarak, büyük toplumsal birimler ölçeğinde, “geniş çapta mümkündür” (auf einer großen Stufenleiter).i İnsanların yaşam ve üretimlerini çerçeveleyen önceki insan topluluğu biçimleri “ilerici insan yığınlarının gelişimi için fazla dar hale gelmişti” (Marx); bu toplumsal birimler, üretici güçlerin ve insanların yaratıcı yeteneklerinin gelişimi için artık yeterli hareket alanı sağlamıyordu. Dolayısıyla, üretici güçlerin gelişimi, bu eski toplumsal biçimlerin çözülmesine ve eş zamanlı olarak toplumsal yaşamın yeni bir gelişim biçimi olan ulusun ortaya çıkışı için gerekli ön koşulların oluşmasına yol açtı. Burjuvazi zaten, maddi varoluş koşulları ve özellikle de kapitalist üretim tarzı nedeniyle tüm yerel sınırları aşmaya ve kendini ulusal bir sınıf olarak kurmaya mecburdur. Ekonomik çıkarları onu mümkün olduğunca geniş toprakların merkezileştirilmesine iter. Komünist Manifesto’da belirtildiği üzere, “burjuvazi; üretim araçlarının, mülkiyetin ve nüfusun dağınıklığını giderek daha fazla ortadan kaldırıyor. Nüfusu bir araya topladı, üretim araçlarını merkezileştirdi ve mülkiyeti az sayıda elde yoğunlaştırdı. Bunun zorunlu sonucu siyasi merkezileşmeydi. Farklı çıkarları, yasaları, yönetimleri ve gümrükleri olan, birbirleriyle olsa olsa ittifak ilişkisi kuran bağımsız eyaletler; tek ulus, tek yönetim, tek yasa, tek ulusal sınıf çıkarı, tek gümrük içinde bir araya toplandı.”ii

Dolayısıyla kapitalist toplum formasyonunun oluşumu; ulusal ilişkilerin, yani daha büyük, genellikle etnisite ve dil açısından nispeten homojen bir nüfusun sınıf ve katmanları arasındaki ekonomik, toplumsal, siyasi ve ideolojik ilişkilerin doğuşuyla yapısal bir nedensellik ilişkisi içindedir; söz konusu nüfus, bu ilişkiler aracılığıyla uzun bir tarihsel süreçte toplumsal bir birlik, büyük bir topluluk, yani ulus olarak bütünleşir. Lenin de bu anlamda şöyle yazar: “Uluslar, burjuva çağının toplumsal gelişiminin kaçınılmaz bir ürünü ve kaçınılmaz bir biçimidir. İşçi sınıfı da ‘kendini ulus çerçevesi içine yerleştirmeden’, ‘ulusal’ (‘hiçbir şekilde burjuva anlamda olmamak kaydıyla’) olmadan güçlenemez, büyüyemez ve şekillenemezdi.”iii Lenin’in temel düşüncesi — Marx’ın görüşleriyle tam bir uyum içinde — şuydu: Ulus, burjuva çağında toplumsal yaşamın kaçınılmaz, yani zorunlu, deterministik bir gelişim biçimidir; işçi sınıfı da bu çerçeve içinde büyür ve yine bu çerçeve içerisinde mücadelesini yürütmek zorundadır. İşçi sınıfı, kapitalist sanayi ile birlikte ulusal ölçekte bir sınıf olarak ortaya çıkar. Varoluş koşulları, çıkarları ve hedefleri bakımından aynı zamanda uluslararası bir sınıftır, ancak sömürüden ve sınıf baskısından kurtuluş mücadelesini — artan uluslararası işbirliği ve dayanışma eşliğinde — öncelikle kendi ulusu çerçevesinde ve bu ulusu sosyalist devrim ve sosyalist toplumun inşası yoluyla dönüştürmek, sosyalist bir ulusa doğru geliştirmek üzere vermelidir.

Sosyalist devrimden sonra, sosyalist toplumda da ulus toplumsal yaşamın zorunlu bir gelişim biçimi olmaya devam eder. Sosyalizmin inşası ile birlikte, ulus sosyalist ulusa dönüştürülür; temelleri ve toplumsal içeriği niteliksel olarak değişir, böylece yeni bir ulus türüyle karşı karşıya kalırız. Sosyalist toplum doğası itibarıyla uluslararasıdır, ancak aynı zamanda kendisini sosyalist uluslar şeklinde biçimlendirir; bu uluslar, sosyalist ulus-devletler olarak— ya da her ulusun kendi devlet yapısına sahip olduğu çok-uluslu devletler olarak— sosyalist enternasyonalizm temelinde giderek yakınlaşan bir uluslararası işbirliği geliştirirler. Dolayısıyla sosyalizmin gelişimi, ulusal ve uluslararası süreçlerin ayrılmaz bir birliğidir; ve sosyalist ulus, sosyalist toplumun zorunlu gelişim biçimidir. Sosyalizmin uluslararası doğası, sosyalist toplumun ulusal nitelikten yoksun olduğu (anational) anlamına gelmez; sosyalist toplum, her zaman belirli bir ulus tarafından, o ulusun işçi sınıfının ve Marksist-Leninist partisinin liderliğinde kurulur ve tüm ulusal tarihe, bu tarihin barındırdığı ve ürettiği devrimci, ilerici ve hümanist geleneklere dayanır.

Eşit haklara sahip sosyalist ulusların artan işbirliği; onların kademeli olarak yakınlaşmasına, toplumsal yaşamın uluslararasılaşmasına ve giderek daha sıkılaşan uluslararası bir topluluğun oluşmasına yol açar. Ancak ulus, bu süreçte komünizmin ileri aşamalarına kadar toplumun zorunlu bir yapısal ve gelişimsel biçimi olarak kalmaya devam eder. Ancak komünizmin dünya ölçeğinde zaferinden sonra, komünist uluslar birleşik bir komünist dünya ekonomisinin ekonomik temelinde tam olarak yakınlaşıp birbirleriyle kaynaştıklarında, ulusal farklılıklar kademeli olarak azalacak, ulus toplumun zorunlu bir gelişim biçimi olmaktan çıkacak ve çok sayıdaki ulusun yerini dünyayı kuşatan komünist insan topluluğu alacaktır. O zaman komünizmin ekonomik toplum formasyonu, gelişiminin her aşamasında insanlığın o anki gelişim düzeyiyle özdeş olacaktır. Böylece toplum formasyonu; mekânsal, zamansal ve etnografik olarak tüm insanlığı kapsayacaktır.

Sırf bu bakış açılarından hareketle bile, DDR ve BRD’deki ulus sorunsalı için belirli sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Eğer ulus, toplumun yapısal ve gelişimsel bir biçimiyse, toplumun devrimci dönüşümüyle birlikte zorunlu olarak değişmek zorundadır. Alman ulusu; başlangıcı feodal toplumun en parlak dönemine (10. ila 11. yüzyıl) uzanan ve göreceli tamamlanışını 1848 Burjuva-Demokratik Devrimi’nden 1871’de “Alman İmparatorluğu’nun” kuruluşuna kadar geçen dönemin oluşturduğu uzun bir tarihsel süreçte meydana gelmiştir. Alman ulusu, “kapitalist tarzda örgütlenmiş bir ulus” (Marx) olarak, yani Alman halkının yaşadığı topraklarda kapitalist toplumun gelişim biçimi olarak doğmuştur. “Alman İmparatorluğu’nun” kuruluşunun Prusya ile Avusturya arasındaki hanedan mücadelesinin bir sonucu olarak ve Prusya hegemonyası altında gerçekleşmesi tarihsel gerçeği nedeniyle, Avusturya Almanları fiilen sonraki ulusal gelişimin dışına düşmüş ve daha sonraları bağımsız bir Avusturya kapitalist ulusunun oluşumu gerçekleşmiştir. Batı Alman tarihçileri her ne kadar sürekli ‘Alman ulusuna kalıcı bağlılık’ ve ‘Alman birliği’ üzerine yemin etseler de, Avusturya ulusu — Almancaya ve Alman ulusuyla bazı etnik ortaklıklarına rağmen — tarihsel bir gerçekliktir.iv Avusturya, ayrı bir ulus haline gelmiştir; çünkü ekonomik ve toplumsal yaşamın ihtiyaçları, devlet bağımsızlığı, farklı milliyetlerin kaynaşma ve asimilasyon süreçleri ve diğer faktörler, toplumun bu gelişim biçimini gerektirmiş ve ortaya çıkarmıştır.

Kapitalist Alman ulusu, temelleri itibarıyla burjuvazi ile emekçi yığınların eseri olmakla birlikte, Alman ulus-devletinin kurulmasından sonra, gerici büyük toprak sahipleri ve askerî bürokrasiyle sıkı bağlar içinde bulunan büyük burjuvazinin yönetimi altına girmişti. Egemen sınıfların saldırgan, yayılmaya ve fethe odaklı politikası, Alman ulusuna barışçıl bir gelişme perspektifi sunamadı. Bu nedenle Engels, daha 1889’da, Fransız ve İngiliz burjuvazisinin aksine “Alman burjuvazisinin ulusu yönetme ve temsil etme yeteneğine hiçbir zaman sahip olmadığını” belirtmişti.v İşte tam da Alman burjuvazisinin, özellikle de tekelci kapitalist burjuvazinin bu yetersizliği, Alman ulusunu nihayetinde iki kez vahim bir felakete sürüklemiştir. İşçi sınıfının emperyalizme karşı mücadelesi yalnızca toplumsal kurtuluşa yönelik değildi; aynı zamanda ulusun ezici çoğunluğunu tekelci sermayenin yıkıcı ulus karşıtı egemenliğinden kurtararak ulusa barışçıl bir varlık ve gelecek sağlama amacını da taşıyordu.

Alman ulusunun faşizmden kurtuluşundan ve “Alman İmparatorluğu”nun çöküşünden sonra, Potsdam Anlaşması ile uyum içinde, Alman tarihinin derslerini dikkate alarak ve toplumsal gelişimin yasalarıyla da ahenk içinde, tüm Alman ulusunu köklü bir demokratik yenilenme ve toplumsal ilerleme yoluna sokmak için elverişli koşullar ve imkanlar mevcuttu. Bu, tüm Alman ulusuna barışçıl bir perspektif ve sosyalist bir gelecek sağlayacaktı. Emperyalist batılı güçlerin; batı Alman büyük burjuvazisi ve onların temsilcileriyle en sıkı işbirliği içinde, sağcı SPD liderleri tarafından da aktif biçimde desteklenerek, Potsdam Anlaşması’nın hükümlerine aykırı bir şekilde Almanya’yı böldükleri ve tam da tüm Almanya çapında böylesi bir ilerici gelişmeyi engellemek ve BRD’nin NATO bloğuna dahil edilmesi yoluyla sosyalizme karşı bir kale kurmak amacıyla BRD’yi bir ayrılıkçı devlet olarak yarattıkları yeterince iyi bilinmektedir.vi BRD’de tekelci sermayenin ekonomik ve siyasal iktidarının yeniden tesis edilmesi, burjuva ulusal yaşamın temelini ve esas içeriğini oluşturan toplumsal ilişkileri muhafaza etti. Bu koşullar altında, BRD’de ulusun karakteri, tarihsel türü değişemedi; kapitalist ulus varlığını olduğu gibi sürdürdü. Elbette bu kapitalist ulus çerçevesinde toplumsal gelişme süreçleri sonucunda bir dizi değişim meydana geldi: temel sınıfların muazzam kutuplaşması, sınıfsal antagonizmanın keskinleşmesi, nüfus hareketleri ve artan toplumsal hareketlilik sonucunda daha güçlü etnik homojenleşme süreçleri gibi gelişmeler. Ancak bunların hiçbiri ulusun tarihsel karakterini etkilemedi, bilakis, bu ulusun kapitalist karakterini daha da keskin bir şekilde belirginleştirdiler.

DDR’ın kurulması, işçi sınıfının tüm antifaşist demokratik güçlerle ittifak halinde Potsdam Anlaşması’nın hükümlerini hayata geçirdiği eski Sovjet işgal bölgesinde ve Almanya’nın tamamıyla bölünmesinden sonra gerçekleşti. DDR, “Alman işçi sınıfının ve diğer tüm ilerici güçlerin, emperyalist restorasyon ve bölünme politikasına karşı, emperyalizmin egemenliğinin sonsuza dek ortadan kaldırıldığı tek bir demokratik devlet için verdiği mücadelenin sonucuydu.”vii

DDR’daki antifaşist-demokratik dönüşüm kararlılıkla sürdürüldü ve bu mücadelenin devamı için sağlam bir toplumsal ve devletsel temel oluşturmak amacıyla sosyalist devrime evrildi; çünkü “BRD’deki restorasyoncu gelişmeyi geri çevirmek ve böylece Alman ulusunu bütünüyle demokrasi ve sosyalizm yoluna sokmak için hala imkanlar mevcuttu.”viii SED, onunla ittifak hâlindeki demokratik partiler ve DDR’ın tüm toplumsal güçleri, on beş yılı aşkın bir süre boyunca —her dönemin koşullarına bağlı olarak değişen biçimlerde— bu hedefin gerçekleştirilmesi için mücadele etti ve buna ilişkin öneriler sundu. Tarihsel sorumluluklarını yerine getirmek için en küçük imkânları bile sonuna kadar kullandılar. BRD’nin egemen güçleri ise, sağ SPD önderliğinin en aktif bir düzeyde katılımıyla tüm bu imkânları ve çabaları boşa çıkardı. Geleneksel kendilerine aşırı güvenleri ve tarihsel öngörüsüzlükleriyle, NATO’nun yardımıyla DDR’ı ortadan kaldırabileceklerine ve onun ilerici toplumsal gelişimini tekrar geri döndürebileceklerine inandılar.

Ancak altmışlı yılların ortasında —bu politikanın tıpkı NATO’nun “geri püskürtme” (roll-back-Politik) politikası gibi çoktan başarısızlığa uğramasından sonra— BRD tekelci sermayesinin daha gerçekçi düşünen güçleri ve siyasal temsilcileri, en azından kısmen de olsa, sosyalist DDR’ın varlığının tarihsel bir gerçeklik olduğu ve bunu ister istemez kabul etmek zorunda oldukları anlayışına vardılar. BRD hükümetinin, uluslararası hukuk temelinde anlaşmalar yaparak DDR ile barışçıl bir birlikte yaşamanın ifade ettiği normal ilişkileri kurmaya hazır hâle gelmesi için ise daha uzun bir öğrenme süreci gerekmiştir; oysa DDR bunu yıllardır talep ediyor ve öneriyordu. Ne var ki hem hükümet hem de BRD’nin tüm burjuva partileri, bütün bunlara rağmen ve hâlâ, “yeniden birleşme” yoluyla —ki bu konuda herhangi bir koşul var olduğu sürece bunu kararlılıkla reddetmişlerdir— DDR’ı BRD’ye katmayı umdukları bir arka kapıyı açık bırakmışlardır. Bu arka kapı, hâlâ var olduğu iddia edilen tek ulusun mevcudiyeti ve Almanya’nın sözde “ulusal sorunu”dur.

Ancak bu tek ulus fikri çoktan hayal olmuştur. DDR’da sosyalist toplumun temellerinin atıldığı ölçüde, ulusal ilişkiler ve süreçler de yavaş yavaş değişmiş; ve bu devrimci dönüşüm sürecinde, sosyalist ulusun ön koşulları ve unsurları da ortaya çıkmıştır. Daha ellili yılların ortasında DDR’da sosyalist ulus yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştı.ix Altmışlı yılların başında, yani sosyalizmin temelleri atıldıktan ve gelişmiş sosyalist toplumun inşası başladıktan sonra, bu süreç zaten belirli bir olgunluk derecesine ulaşmıştı. Ve günümüzde —sosyalist üretim ilişkilerinin sınırsızca hüküm sürdüğü ve halkın işçi sınıfı önderliğinde siyasi-ahlaki birliğinin pekiştiği şu anda— artık tüm nitelikleriyle bir sosyalist ulustan söz edebiliriz. Sosyalist ulusun oluşum süreci esasen tamamlanmıştır; bundan sonraki gelişimi, konsolidasyon ve diğer sosyalist uluslarla artan işbirliği yoluyla gerçekleşecektir. Kapitalist Alman ulusunun bir parçasının devrimci dönüşümü yoluyla DDR’da sosyalist ulusun oluşumu, sosyalist toplumun inşasıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olan, nedensel zorunluluğu olan bir süreçtir. DDR’ın emekçi halkı, toplumsal yaşamın bir gelişim biçimi olarak sosyalist ulusa gereksinim duyar. DDR’daki bağımsız ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel ve düşünsel gelişme süreçleri, DDR’ın diğer sosyalist ülkelerle yürüttüğü uluslararası işbirliği ve tüm uluslararası ilişkileri, ulusal niteliği olmayan bir çerçevede ya da bir “ulusal boşlukta” (nationalen Niemansland) gerçekleşmediği gibi pek tabi ki DDR’da artık var olmayan kapitalist bir ulusun çerçevesi içinde de gelişiyor değildir. Bu süreçler, toplumun yeni bir gelişim biçimini zorunlu kılmış ve aynı zamanda ortaya çıkarmıştır: sosyalist ulus.

4. Ekonomik Toplum Formasyonu ve Ulus arasındaki İlişki

Ekonomik toplum formasyonu kavramı; insanların toplumsal yaşamını, teorik olarak genelleştirilmiş bir biçimde, belirli bir yapıya sahip toplumsal ilişkiler sistemi olarak ve tarihsel olarak belirlenmiş bir temel toplum tipi olarak yansıtır. Her bir toplum tipi; bağlantıları, etkileşimleri ve yapısal gelişimleri içinde bir yanda ekonomik temel olarak belirli üretici güçler ve üretim ilişkileri, belirli toplumsal ilişkiler ve sınıflar ile katmanlar halindeki toplumsal yapılanma ve öte yanda bu temele tekabül eden görüşler ve kurumlardan oluşan bir üstyapı ile karakterizedir. İnsanlık tarihi teorik düzeyde soyutlanmış bir ifadeyle insanların üretici güçlerinin daha yüksek seviyeye evrilmesi temelinde; ekonomik toplum formasyonlarının (ilkel toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve komünist toplum) belirli bir nedensel zorunluluk çerçevesi içinde doğuşu, gelişimi ve birbirinin yerini alması sürecidir. Ancak bu tarihsel süreç, zorunlu içsel mantığı açısından bir bütünlük arz etse de, tüm insanlık çerçevesinde eşzamanlı ve homojen bir şekilde ilerlemez; aksine, biçim, içerik ve gelişim hızı açısından büyük bir çeşitlilik gösterir. Bu çeşitlilik, hem doğal hem de tarihsel olarak somut koşullar tarafından belirlenir ve farklı coğrafyalarda ve halklar içinde toplumsal gelişim bu koşullara bağlı olarak şekillenir.

Bu nedenle, bir ekonomik toplum formasyonunun doğuşu ve gelişimi; her durumda, mekânsal, zamansal ve etnografik olarak sınırları belli toplumsal birimler çerçevesinde gerçekleşir. Belirli bir toprak parçası üzerinde bulunan ve belirli bir zamansal sürekliliğe sahip topluluklar olan bu toplumsal birimler, tarihsel sürecin somut taşıyıcıları ve özneleridir. İnsanlar bu birimlerin bünyesinde birleşmiş olarak, üretici güçleri ve toplumsal ilişkileri üretirler ve yeniden üretirler. Böylece meydana getirdikleri toplumsal organizma, az çok farklı tezahürleriyle, bir ekonomik toplumsal formasyonu somut-tarihsel düzeyde temsil eder. Nitekim kapitalist toplum formasyonu da [soyut] bir kendilik olarak ortaya çıkmamıştır; bilakis İngiltere, Hollanda, Fransa, Almanya, Rusya, Japonya ve benzeri ülkelerde somut-tarihsel açıdan farklı şekillerde gelişmiştir. Bu gelişim her bir ülkede; tamamen kendine özgü doğal ve tarihsel bir zemin üzerinde, zamansal açıdan esaslı bir farklılaşmayla ve kendi tarihine, bu tarihten neşet eden yetenek ve hususiyetlere, kendi diline ve kültürüne sahip olup diğer halklardan ayrılan bir halk tarafından taşınarak mümkün olmuştur. Aynı durum diğer ekonomik toplum formasyonları için de geçerlidir ve insanlık tarihinde ne kadar geriye gidersek, tarihsel sürecin taşıyıcısı olan bu toplumsal birimler arasındaki farklar da o kadar büyümektedir.

Bu tür toplumsal birimler veya topluluklar, insanlara üretici güçlerini ve yeteneklerini geliştirmeleri için gerekli çerçeveyi ve hareket alanını sunar; onları birleştirir ve aynı zamanda benzer diğer toplumsal birimlerden ayırır. Her ekonomik toplum formasyonu bu tür toplumsal yapılar meydana getirir; bu yapılar o formasyonun hem ürünüdür hem de ilgili ekonomik toplum formasyonunun daha fazla gelişebilmesi için bir koşuldur. Kabile, kavim, milliyet ve nihai biçimi ulus olan bu gibi toplumsal birimler, toplumun tarihsel gelişiminde belirleyici ve temel olan yapısal biçimin—ekonomik toplumsal formasyonun—yanında, ondan türeyen ve ona ikincil nitelikteki yapısal biçimlerdir. Bu ikincil biçimler, birincil olanı (ekonomik formasyonu), somut tarihsel akışa uygun olarak mekânsal, zamansal ve etnografik açıdan nispeten sınırlı toplumsal birimlere bölerler. Aynı zamanda, bu toplumsal birimler, belirli bir ekonomik toplumsal formasyonun doğal ve tarihsel koşullar tarafından biçimlendirilmiş bir tarzda geliştiği somut tarihsel çerçeveyi oluştururlar.

Kapitalist toplum formasyonu, nedensel bir belirlenmişlikle, yapısal ve gelişimsel bir biçim olarak ulusu meydana getirir. Ulus, aynı zamanda, kapitalizmin tam olarak ortaya çıkması için bir ön koşuldur; çünkü kapitalizm ancak, birbirleriyle uluslararası ilişki ve uluslararası rekabete giren “kapitalistçe örgütlenmiş uluslar” (Marx) biçimi içinde gelişebilir. Sermaye, maddi varlık koşullarından ve kendi içsel nedenselliğinden dolayı, ulusun kapitalist örgütlenmesini hızlandırılmış bir tempoda ve tüm araçlarla gerçekleştirmeye zorunludur; zira ancak bu sayede ulusal emeği daha etkin sömürebilir ve kapitalist ulusların uluslararası rekabet mücadelesinde ayakta kalabilir. Toplumsal yaşamın bir gelişim biçimi olan ulus, sadece toplumsal ilerlemeyi hızlandıran tarihsel bir güç olarak etki etmez; o, kelimenin tam anlamıyla aynı zamanda ekonomik bir güçtür. Kapitalist toplum formasyonun ortaya çıkışı, gelişmesi ve çöküşünün tarihi, belirlenmişliği bakımından her ne kadar bir bütünlük arz eden tek bir süreç olsa da, somut olarak kapitalist ulusların oluşumu, gelişimi, karşılıklı ilişkileri, ticareti ve rekabeti biçiminde ilerler. Bu ulusların her biri, kapitalist toplumsal formasyonun doğal ve tarihsel koşulların etkisiyle biçimlenmiş özgün tezahürleridir.

Komünist toplumsal formasyonun ilk gelişme evresi olan sosyalist toplum, ulus ile karmaşık bir ilişki içindedir. Genel olarak sosyalist devrim, hâlihazırda nispeten yüksek bir gelişmişlik düzeyine ulaşmış kapitalist uluslarda gerçekleşir. Bu koşullarda sosyalist devrim ve sosyalist toplumun inşası, ulusun temellerinin ve toplumsal içeriğinin yenilenmesine, niteliksel dönüşümüne yol açar; öyle ki, uzun bir süreçte eski kapitalist ulustan sosyalist ulus ortaya çıkar. Ancak sosyalist devrim, henüz kapitalist olarak gelişmemiş ve dolayısıyla henüz bir ulusun oluşamadığı bölgelerde zafer kazanırsa, —nispeten kapalı bir toprak parçası ve bağımsız tarihsel varoluş yeteneğine sahip büyük bir nüfus gibi koşullar mevcut olduğunda— ulus ilk kez sosyalist bir ulus olarak şekillenir. Bu süreç, kapitalist gelişim aşamasını fiilen atlayan ve esasen feodal ilişkilerden sosyalist topluma geçen, örneğin Kazak SSC’si (Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) ve Özbek SSC’si gibi bir dizi Sovjet cumhuriyetinde gerçekleşmiştir. Bir ulusun ilk teşekkülünün sosyalist bir ulus biçiminde olması, burada ayrıntısına girilemeyecek olan belirli özgünlükler taşır. Her hâlükârda, sosyalist toplumun ekonomik, toplumsal, siyasi, kültürel ve manevi süreçleri, toplumsal yaşamın zorunlu bir gelişim biçimi olarak sosyalist ulusa duyulan ihtiyacı yapısal bir zorunlulukla ortaya çıkarır. Sosyalizm, bir toplumsal gelişme aşaması olarak ulusa, kapitalizmden çok daha derin bir gereksinim duyar. Zira sosyalist toplum, hedeflerini ulusal ölçekte ve uluslararası dayanışma zemininde planlı bir biçimde hayata geçirirken, bu sürecin başarısı ulusun tüm yaratıcı güçlerinin azami derecede açığa çıkarılmasına bağlıdır.

Doğası itibariyle uluslararası olan sosyalist toplum, somut tarihsel bağlamda, giderek artan bir işbirliği ve yakınlaşma içinde bulunan ve böylece aynı zamanda eşit haklara sahip uluslardan oluşan uluslararası bir topluluk haline gelen sosyalist olarak örgütlenmiş uluslar şeklinde var olur ve gelişir. Bu toplumların her biri, uluslararası yapıları ve genel belirlenmişlikleri temelinde gelişmekle birlikte, aynı zamanda önceki ulusal tarihlerinin sonucu olan özgün niteliklere de sahiptir. Dolayısıyla, komünist toplumsal formasyonun ilk gelişme evresi olan sosyalist toplumun farklı tezahürleridir.

Kapitalizmden sosyalizme yönelik devrimci dönüşüm süreci —tamamen özgün tarihsel koşulların bir sonucu olarak— tüm ulus içinde, onun bütün topraklarında değil de yalnızca bir kısmında gerçekleştiğinde; ulusun ilerici güçlerinin çabaları uzun bir tarihsel dönem boyunca bütün ulusu sosyalizm yoluna sevk etmeye yetmediğinde; ulusun gerici sınıf güçlerinin egemenliği altında kalan kısmı ayrılıkçı bir devlet (Separatstaat) biçiminde örgütlenip, bu devlet aracılığıyla amansız bir sınıf mücadelesi içinde ulusun sosyalizm doğrultusunda gelişmekte olan bölümünü boğmaya, sömürmeye ve onun tarihsel kazanımlarını geri almaya çalıştığında —o hâlde, eskiden bir bütün oluşturan bir ulusun içinde birbirine karşıt toplumsal düzene sahip iki devlet ortaya çıkabilir. Bu durumda, sosyalist toplum geliştikçe ulusal ilişkilerde köklü değişiklikler meydana gelir; yani sosyalist devletin topraklarında niteliksel olarak yeni ulusal ilişkiler biçimlenir, sosyalist ulus ortaya çıkar, buna karşılık burjuva devletin topraklarında kapitalist ulus varlığını sürdürür. Eski Almanya’daki savaş sonrası gelişmenin ulus sorunu perspektifinden özü kısaca bu şekilde ifade edilebilir. Bu bağlamda önem taşıyan husus şudur: DDR’ın sosyalist gelişmesi, devrimci dünya sürecinin ayrılmaz bir parçasıydı; buna karşılık BRD’de emperyalizmin restorasyonu, BRD’nin NATO’ya dahil edilmesi ve DDR’ın tasfiyesi, yani resmî söylemle yaklaşık yirmi yıl boyunca onun “kurtarılması” için verilen mücadele, dünya emperyalizminin sosyalizme karşı yürüttüğü “geri püskürtme (roll-back) politikası”nın bir unsuru ve bileşeniydi.

DDR’daki sosyalist ulus ile BRD’deki kapitalist ulus, birbirine karşıt ekonomik-toplumsal düzenlerin gelişim biçimleridir. Temelleri, içerikleri ve gelişimleri, her birine özgü ekonomik toplumsal formasyon ve onun yasallıkları (Gesetzmäßigkeiten) tarafından belirlenir. Tıpkı sosyalist ve kapitalist toplumların “ara” bir toplumda birleşmesinin imkânsız olması gibi, sosyalist ve kapitalist ulus da birleştirilemez. Yaşanan gelişmelerden sonra, her iki toplumdan bağımsız, sosyalizm için de kapitalizm için de tarafsız bir gelişim biçimi olarak işlev görebilecek tek bir Alman ulusunun var olduğuna inanmak yalnızca bir yanılsama olur. Ulusun içeriğini ve toplumsal ve etnik faktörlerin karşılıklı ilişkisini daha yakından incelediğimizde bu durum daha da açık hâle gelecektir.

Bu sorunla bağlantılı olarak, zaman zaman Kore ve Vietnam’da da prensipte karşılaştırılabilir bir durumun olduğu, ancak orada kimsenin iki ulustan bahsetmediği, aksine hem Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin hem de Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin ülkeyi ve ulusu birleştirme hedefine bağlı kaldığı argümanı öne sürülmektedir. Bu olguya dayanarak, DDR ve BRD’de biri sosyalist, diğeri kapitalist olmak üzere iki ayrı ulusun zaten mevcut olduğu tezinin tartışmalı olduğu sonucuna varılabilir mi?

Her şeyden önce şunu hatırlatmak gerekir ki, DDR emperyalizme ve bölünme politikasına karşı verilen mücadelenin içinden doğmuş olup, ülke ve ulusun tek bir devlette yeniden birleşmesi hedefini, ta ki bu hedef için gerçekçi koşullar ve fırsatlar mevcut olduğu sürece savunmuştur. Doğrudan bir birleşmenin artık imkânsız hale geldiği bir zamanda ise DDR, bir konfederasyon kurularak her iki devletin kademeli olarak yakınlaşmasının bir yolunu bulmayı ve böylece ilerideki bir birleşme için ön koşullar yaratmayı önermiştir. Bu öneri de artık gerçek koşullara uymadığında, DDR, başlangıçta DDR ve BRD arasında normal, barış içinde bir arada yaşama (friedlichen Koexistenz) ilkelerine uygun ilişkiler kurarak minimal bir adım atılmasını, böylece barışın güvence altına alınmasını ve gelecekteki tek bir Alman ulusu için tutarlı demokratik ve sosyalist temelde yol açacak bir konfederasyon için ön koşulların oluşturulmasını önermiştir.x Bilindiği gibi, bu önerilerin tamamı BRD’nin egemen çevreleri tarafından kesinlikle reddedilmiş ve BRD’deki ilerici güçler, mücadeleleri aracılığıyla bu tutumun değiştirilmesini ve emperyalizmin geriletilmesini sağlamakta yetersiz kalmışlardır.

Bir taraftan bu tür tüm olanaklar tükenmiş, diğer taraftan ise DDR’daki toplumsal ilerleme sosyalist ulusun teşekkülüne zaten yol açmış olduğundan, önceki hedeften vazgeçmek zorunlu hale gelmişti; zira artık bunun için hiçbir koşul mevcut değildi. Gerçekliklerden ve bunların bilimsel analizinden yola çıkan bir siyaset, gerçek dışı hedeflerle işleyemez. SED’in 8. Parti Kongresi’nde dile getirilen ve tarihin ulusal sorun hakkında çoktan hükmünü verdiğini belirten ünlü formülasyonunun anlamı da budur.

Artık yalnızca DDR ile BRD arasında barışçıl bir arada yaşamanın normal ilişkilerini kurarak Avrupa’daki belirleyici gerilim odağını ortadan kaldırmak söz konusu olabilirdi. Bu da DDR’ın ve onun egemenliğinin uluslararası hukuk açısından tanınması, BRD’nin küstah tek temsil yetkisi iddiasından vazgeçmesi ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarının kabul edilmesi için mücadele anlamına geliyordu. Sosyalizm ile emperyalizm arasındaki değişen güçler dengesi ve Sovyetler Birliği ile sosyalist ülkelerin aktif barış politikası, nihayetinde Batı Alman emperyalizminin gerçekçi düşünen siyasi temsilcilerini mevcut gerçekleri kabullenmeye ve ilgili anlaşmaları imzalamaya yöneltti. Ancak onlar, tüm bunlara rağmen, sosyalist DDR’ı “yeniden birleşme” yoluyla kendi “özgürlükçü-demokratik düzenlerine”, yani kapitalist topluma katma hedefinden vazgeçmek istemiyorlar. Bu nedenle, yeniden birleşme iddiasına ve talebine sıkı sıkıya tutunuyorlar ve bu iddia ve talep nedeniyle de tek bir Alman ulusu kurmacasını sürdürüyorlar. Bu talebi BRD’nin anayasası olan Temel Yasa’nın (Grundgesetz) gerektirdiği yönündeki gerekçelendirmeleri, bu anayasanın tarihsel gerçekliklere uymadığı ve değiştirilmesi gerektiğinden başkaca bir şeyi göstermez. Bu açıdan bakıldığında, DDR anayasasının değiştirilmesi DDR’ın anlaşmalara bağlılığının tutarlı bir kanıtını oluşturmaktadır; zira DDR ve BRD’nin birbirlerini bağımsız ve egemen devletler olarak karşılıklı biçimde uluslararası hukuk çerçevesinde tanımaları, birleşmeyi öngören ve dolayısıyla diğer devletin egemenlik haklarına sürekli müdahaleyi ifade eden bir anayasa maddesiyle bağdaşmaz.

Bahsi geçen Kore ve Vietnam örneklerine gelince, burada kanaatimce şu hususlar özellikle göz önünde bulundurulmalıdır: Birincisi, söz konusu ülkelerin her birinde sosyalist toplumun ve kapitalist toplumun hangi gelişme düzeyine ulaşmış olduğu sorulmalıdır. Bu bağlamda, bunlar daha önce kapitalist bir gelişme sürecinden geçmemiş ülkeler oldukları için, Avrupa’daki koşulları ve ölçütleri buraya basitçe aktaramayız. Buna bağlı olarak ikinci soru, ulus oluşum süreçlerinin ne ölçüde ilerlemiş bulunduğu ve karşıt toplumsal gelişmelerin belirgin bir sosyalist ulus ile belirgin bir kapitalist ulusun ortaya çıkmasına yol açıp açmadığıdır. Ayrıntılı bir tartışmaya girmeksizin söylemek isterim ki, bu bakımdan DDR ile BRD’deki durumdan hâlâ hatırı sayılır ölçüde farklılık gösteren koşullar söz konusudur. Üçüncü olarak, buradan şu sonuç çıkar: KDHC (Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti) ve VDC (Vietnam Demokratik Cumhuriyeti), oradaki Marksist-Leninist partiler ve tüm yurtsever güçler, ülkelerinin yeniden birleşmesi yoluyla—henüz oluşum süreçlerinden geçmekte olan—tüm ulusun demokratik ve sosyalist gelişimini gerçekleştirmek için hâlâ önemli somut koşullar ve imkânlar bulunduğunu değerlendirmektedirler. Bu anlamda KDHC ve VDC’nin izlediği politika, DDR’ın ve SED’in siyasetleriyle en küçük bir çelişki oluşturmaz.

(Devam edecek)

Dipnotlar

i Bkz. Karl Marx, Grundrisse der Kritik der politischen Ökonomie, Berlin 1953, s. 405.

ii K. Marx/F. Engels, Manifest der Kommunistischen Partei, içinde: MEW, Cilt 4, s. 466 vd.

iii W. I. Lenin, Werke, Cilt. 21, s. 61 vd. (Ancak mevcut çeviri tam doğru değildir. Orijinalinde: не “устраиваясь в пределах нации” bu, “kendi kendilerini ulus olarak kurmaksızın” şeklinde çevrilmiştir.)

iv Bkz. Werner Conze, Die deutsche Nation. Ergebnis der Geschichte, 2. Baskı, Göttingen 1965, s. 153.

v F. Engels, Die Abdankung der Bourgeoisie, içinde: MEW, Cilt 21, s. 384.

vi Karş. E. Diehl, H. Bartel ve diğerleri, Klassenkampf, Tradition, Sozialismus. Von den Anfängen der Geschichte des deutschen Volkes bis zur Gestaltung der entwickelten sozialistischen Gesellschaft in der DDR, Berlin 1974, s. 547 vd.

vii Ayni eser, s. 582.

viii Ayni yer.

ix Ayni eser, s. 678.

x Aynı eser, s. 577 vd.

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde Sosyalist Ulusun Gelişiminin Teorik Sorunları (1)

Emperyalist kuşatmanın tek Alman ulusu söylemine karşı Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin varlığını gerekçelendirmek üzere “sosyalist ulus” eksenli bir polemiğe girişiyor Alfred Kosing. Kosing Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin en önemli felsefecilerinden biri ve Alman Sosyalist Birlik Partisi Merkez…

Zohran Mamdani: Metropol Sosyalizminin İmkanları ve Sınırları

Mamdani, kenti, çok-kültürlü bir kozmopolit sahneye veya tercihler, zevkler, renkler potporisine indirgemek yerine, kent yaşamının ve kenti kent yapan hizmetlerin ve tatminlerin üretilmesi gerektiğini vurgulayan bir siyasi çerçeve çizerek kazandı. Örneğin, “Senagalliler, Özbekler, Meksikalılar, Yemenliler”…

Büyük İhanet: Arap ve Müslüman Liderler Trump’ın Gazze Planına Neden Destek Oluyor?

Tarihin tam da bu noktasında, dünya kamuoyu kesin olarak İsrail aleyhine dönmüş ve daha önce hiç olmadığı kadar çok ülke Filistin devletini tanımışken, Arap ve Müslüman liderler, İsrail’in intikamının yıkıntılarının içinden yaşayabilir bir devletin asla…

Süper Sömürü Kavramının Önerileri ve Sınırları: Küçük Adam, Hayalgücü ve Siyasal Öznellik

Kapitalist toplumsal dengeyi istikrarsızlaştırmak, emekçi sınıfın haddini aşmaya yönelmesi, haddini aşmaya yönelmesi ise kendisine hak görülen ile kendisinin hak gördüğü arasındaki mesafeyi bir kopuşa doğru büyütmek, söz konusu mesafeyi bir kopuşa doğru büyütme siyaseti ise…

Süper Sömürü Kavramının Önerileri ve Sınırları: Küçük Adam, Hayalgücü ve Siyasal Öznellik

  Bu yazıda süper sömürü kavramı üzerinden, kavramın olanakları ve sınırlarına dair bir tartışma ile benim “küçük adam”, “küçük adamın geçim etiği”[i] olarak tanımladığım sağ siyasal öznelliğin kurulumuna dair bazı önermelerde bulunacağım. Süper sömürü, Brezilyalı…