Yunus Emre Aslında Ne Dedi? Kapitalist Modernliğin Eleştirisi

Kenan Göçer hocamızla sohbetimizin bu son bölümünde bugünün kurumlarının, değerlerinin ve yaşam pratiklerinin eleştirisini yaparken ve alternatiflerini düşünürken Yunus Emre düşüncesi ve Melami gelenekten neler öğrenebileceğimizi konuşuyoruz.

 

Yurtseverce: Yunus Emre ve Melamilik okumanızda birikimi dağıtma meselesinin altını özenle çiziyorsunuz ve hatta diyorsunuz ki Yunus Emre’yi tanımlayan şey miskinlik kavramıdır. Miskinlik ise ancak geçineceği kadar çalışmak ve geçinebileceğinden fazlasını üreteceğini gördüğü anda durmaktır diyorsunuz. Tam bu noktada görüşlerinizi merak ediyoruz: Kapitalist üretim tarzı dediğimiz, biriktirmek için üreten bir tarz. Melamilikte ise biriktirmek diye bir kavram yok, aksine dağıtmak üzere üretmek var. Melamilikten ciddi bir kapitalizm eleştirisi çıkabilir gibi duruyor, değil mi?

Kenan Göçer: Kesinlikle. Kanaatkârlık miskinliğin bir davranış biçimi olarak anlaşılabilir. Miskinlik neyse kanaatkârlık odur. Bizde bugün kanaatkâr olmak tavsiye edilir ama kanaatkârlığa öyle çok da merkezi bir konum atfedilmez. “Kanaatkâr olmakta fayda var” babında geçer. Hafif tonlu bir vurguyla geçilir. Yunus ise “ya kanaatkârsındır ya da harami olursun” diyor. Bu, ya kâfirsin ya da Müslümansın demek gibi bir şey aslında! Dini, kanaatkârlık olarak algılıyor ve burada aslında tam bir ekonomi politik yorumda bulunuyor. Aslında dini bir yorumda da bulunmuyor. Harami dediğiniz zaman dini bir kavram ama burada haramilik kavramı kanaatkârlığı aşmaya başladığınız an ortaya çıkan bir şey. Bunu belki yeni bir kavramla karşılamak lazım; “ekonomi-teo-politik” gibi. Biriktirmeye o kadar karşı ki, biriktirenlerin hepsini harami olarak görüyor. O dönemde biriktiren kimse, onlar Yunus’un gözünde doğrudan harami oluyor. Burada aynı zamanda örtük bir iktidar eleştirisi de var. Sorulsa, “Yunus haramlık meselesine çok dikkat eden, din tarafı çok kuvvetli olan birisi” denilip geçilir büyük ihtimal. Çok dindar birisi denecek, tabii ki dindar ama o dindarlığı nasıl okuduğu çok önemli bir husus.

Yurtseverce: Bu durum bir açıdan Protestan etiğine benzetilemez mi? Protestan etiğinde de meslek önemlidir ve keza kanaat etmek de önemlidir, ki biriktirebilesiniz. Dolayısıyla aradaki farkı nereye koymuş oluyoruz? Melamilikle Protestan etiği arasındaki farkı yani? Birisi kapitalizmin ruhu oldu, Melamilikse Kapitalizmin tam karşısında yer alıyor. Oranın bir altını çizer misiniz, benzeyen ayrışan yönlerini?

Kenan Göçer: Protestan etiği dediğiniz çok çalışmaya ve biriktirmeye vurgu yapıyor. Ama ürettiğini dağıtmak için değil biriktirmek için çalışmaya teşvik ediyor. Protestanlık ile Melamilik çok benzetilir. Ülgener de bunu benzetmiştir. Oradan bir çıkış olabilirdi şeklinde bir okuma yapmak istemiştir. Melamilik dağıtmaya vurgu yapmıştır. Hiçbir zaman Melamilik’te biriktirmeye vurgu yoktur. Hatta biriktirmeye başlayacakları anda çalışmayı kesmişlerdir. Derler ki burada durun ve kendinize, nefsinize ve etrafınıza bakın. Ben, dinlerin de bu biriktirmeye karşı olarak ortaya çıktıklarını düşünüyorum. Bunu Kojin Karatani’ye dayandırarak söylüyorum. Mesela Yahudilik’teki yedinci gün, “çok çalışmayın, oturun dinlenin” olarak ortaya çıkmıştır. Birinin elinden geçim kaynakları alındığında ailesinin köle olması durumu oluşuyor. O dönemde işçilik olmadığı için elinizden mülkünüzü alan kişinin kölesi olmak zorunda kalıyorsunuz. Ne oluyor öyle durumda? Bütün aile cezalandırılıyor ve köle oluyordu. O yüzden topraklar verilirken 49 yıllığına kiralanıyor. Bugün de aynı durum sürüyor. Bu Yahudi etiğidir. Bundaki amaç çocuğu en azından köle olmaktan kurtaralım. Din işte bunu sağlıyor. Çocuğu kölelikten kurtarmak için yedinci gün şartını getirerek, toprağı 49 yıl sonra aslına döndürerek yok etmese bile yönünü çevirmeye çalışıyor. Ama din, birikime karşılık tapınağın ortaya çıkmasını engelleyemiyor. Hiçbir din de engelleyemediği gibi sürekli tapınaklar ortaya çıkıyor. Yani birikim, yani kule, yani Babil, yani Mısır piramidi, yani gökdelen, vs. Buradan baktığınızda Melamilikle Protestanlık çok benzer ama birikimin ne yapılacağı konusunda çok zıt konumdalar.

Yurtseverce: Hocam peki Melamiliğin bugüne devreden kurumları ilişkileri var mı, ya da o yorumun bugüne yansımaları var mı? Yoksa İslamiyetin verili kurumlarının tamamı devlet ve sermaye tarafından içerildi mi?

Kenan Göçer: Bir defa, Hakikat ele geçirilemez bir şey, buradan bakınca Melamilik de ele geçirilemez. Her defasında kendini yeniden örgütler ve o yarıklardan bir şekilde yol bularak kendine bir dünya yaratmaya çalışır.

Yurtseverce: Her dönem kendini üretme kapasitesinin belirli sınırları var. Bu örgütlü bir kurtuluş olmaktansa tek tek insanların kendi kurtuluşlarını sağlayacak bir şey gibi duruyor. Aslında tekâmül süreci gibi bir şey oluyor. Buradan biz mevcut verili ilişkilere dokunan, onları dönüştüren bir şey bulabilir miyiz?

Kenan Göçer: Hz. İsa’nın toplulukları toplayıp tribünlerden vaaz ettiğini hiç düşünebilir miyiz? Topluluklar oluşur, Melami topluluğu olabilir de ama bu topluma dönüşmez. O yüzden amacı büyüklük değildir. Öyle olursa merkezi olur ve şubeler kurmaya çalışır. Fakat Melamilik merkeziliğe karşı çoban ateşi gibi her yerde küçük küçük ateşler yanmasını ister. Toplumsal kurtuluş değil de küçük topluluklar kurulmasını ister. Küçük topluluklar nedir? Dostluk topluluklarıdır. Toplumun en küçük toplulukları dostluk topluluklarıdır.

Yurtseverce: Bunu biraz açabilir misiniz, bu önemli bir konu?

Kenan Göçer: Evet bu önemli, dostluğun ne olduğunu anlamamız gerekiyor. Dostluk kavramı bize antik felsefeden bu yana anlatılmaya çalışılıyor. Dostlukta her iki taraf birbirinin eşiti olduğunu kabul ediyor. Dostlardan bir taraf öbürünün sahibi olduğunu söyleyebilir mi? Dostlar birbirine bırakın bunun sözünü, imasını dahi yaptığında o dostluk dağılır. Dostluk ele geçirilemez, mülkiyetinize geçirilemez bir varlık. Ama toplumlar ele geçirilebilir. Yüksek sesle bağırdığınızda, korkuttuğunuzda onlar ele geçirilebilir. Ama dostluklar ele geçirilemez, dolayısıyla bir eşitlik zemininde oluşuyor dostluklar. Ve mülkiyete karşılar, birbirlerinin mülkiyetine geçirilmesine… “Sen bu dostluğumuzun başkanısın” diyemezsiniz taraflardan birine. “Haydi bu dostluğumuzu yönetmek için profesyonel bir şirkete kendimizi teslim edelim” diyemezsiniz. “Bu dostluğu Türkiye çapında büyütelim” diyemezsiniz. Biraz büyüttüğünüzde bunun olmayacak bir şey olduğunu anlarsınız. Olmaz böyle bir şey. Sadece Sakarya’da bir dostluk çevresi olur, Adana’da olur, İstanbul’da olur… Bunlar birbirleriyle de yine hiyerarşik temelde karşılaştırılamaz, merkezileştirilemez, şubeleştirilemez yapılar olur. Her birisinin bağımsız bir kimliği olur. Şimdi böyle baktığımızda bunun merkezileştirilemeyeceğini, büyütülemeyeceğini, büyüklüğün çok da sahici bir işlev ortaya çıkarmadığını anlıyoruz. Zaten ben de bugünlerde dostluk ve politika başlığı altında düşündüğüm için henüz net bir cümle kuramıyorum bu konuda. Dostluk önemli bir mesele, dinlerin de tarikatların da tasavvufun da bütün meselesinin aslında bir dostluk ilişkisi geliştirmek olduğunu görüyoruz. Hz. İsa’nın birkaç tane dostu vardı, toplasanız on ikiyi geçmiyor. O dostluklar ne kadar güçlüyse, onun hikayesi milyonlara taklit düzeyinde dağılıyor. Neyi dağılıyor? Ahlakı, etiği dağılıyor ama sevgisi dağılmıyor. Ahlak sevginin yetmediği yerde başlıyor.

Yurtseverce: Dervişlerde de çok vurgulanan bir şey değil mi?

Kenan Göçer: Tabii ki. Veli diyor mesela… Yunus Allah’ı dost olarak görüyor. Yunus’un Allah’ı dost olarak görmesi ile Bağdat sufilerinin görmesi ayrı şeyler. Veli (dost) kavramı Bağdat sûfîlerinde de var. Ama onlar Allah’a ulaşmak için çok çaba sarf ediyorlar. Şekil, erkan, ibadetler, zikirler, vs.  Allah çok uzakta, varılması gereken, yapılması gereken o kadar çok ibadet var ki, o ibadetlerden Allah’a varmaya fırsat kalmıyor. Ama Yunus’ta bir dostun gönlü kadar yakın Allah. Ben bir dostun gönlünü kazandığımda Allah’a ulaşıyorum. Çok uğraşmama gerek yok, yani hangi ibadeti yapayım, hangi hacca gideyim, namazı nasıl kılayım, kaç bin rekat kılayım, gece nasıl kalkayım; Yunus için bunlar bir mesele mi?

Yurtseverce: Değil evet. Bu sizin yatay ilişki dediğiniz şey aslında.

Kenan Göçer: Evet yatay ilişki. Çünkü eğer dindarlar, yani hala İslam diye bir şeyin olacağını düşünüyorlarsa, Tanrı tasavvurunu buraya taşımadıkları müddetçe, hiyerarşik Tanrı anlayışıyla gençleri tutabileceklerini söylemek zor görünüyor.

Yurtseverce: Ama işte kurulu tarikatların da çok meşhur metaforları vardır. Şehrin elektrik sisteminden ilhamla, siz de muhakkak biliyorsunuzdur, priz vardır, trafo vardır, trafo da başka bir yere bağlıdır…

Kenan Göçer: Bu kapitalistik bir açıklama. Onlar da bunu seviyorlar. Merkezilik, verimlilik, büyüme falan filan. Bu ekonomik bir bakış tabi. Verimli, maliyeti düşürüyor…

Yurtseverce: Burada, bu yatay ilişki tarzında, ki siz çok veciz ifade ediyorsunuz, yani kendisini doğanın bütün unsurlarıyla da eşdeğer gören, bir anlamda bir tür vahdet-i vücûddan da bahsediyorsunuz. Kendisini taşla toprakla ağaçla özdeşleştiren, onlarla bir kılan ve onlarda da Allah’ı gören bir bakış açısını ortaya koyuyorsunuz. Bir nevi bir ekoloji görüşü de ortaya çıkmış gibi oluyor.

Kenan Göçer: Evet, çıkıyor.

Yurtseverce: Dünyaya hâkim olan değil de onunla eş değerde olan bir insan.

Kenan Göçer: Yani dünyada insanlar da yaşıyor. Eşref-i mahlukat anlayışını sorguluyoruz orada; insan eşref-i mahlukat değilmiş demek ki. Olmak ister ama değil. Şu an değil. En şereflisi insan değil dünyada, olmadığını gösterdi. Doğayı bozdu çünkü. Geriye dönüşsüz, tamiri imkansız bir doğa bıraktı önümüze bu insan.

Yurtseverce: Yaptığı işlerle mi? Yoksa ontolojik olarak böyle bir şeyin olmadığı anlamında mı?

Kenan Göçer: Tarihsel olarak baktığımızda değil.

Yurtseverce: Buradan bakıldığında aslında sizin bir de ekoloji ile ilgili yazmanız gerektiğine dair bir sonuç da çıkıyor.

Kenan Göçer: Evet doğru. Bu Yunus başlıklarından her birisi için ayrıca uzun uzun yazılabilecek şeyler var ama ben hepsini çok kısa geçtim. Çünkü bu bir makale idi ve makaleyi fazlaca zorlayan uzunlukta bir şey olurdu. Ama bütün ömrümü buna hasretsem, yani bir Yunus monografisine ayırsam, yetişmez gibi geliyor. Onu daha yeni yeni anlamaya başladım sanki. Çünkü çok göndermeleri var. Çok verimli, verimli demeyelim de çok bereketli bir şey.

Yurtseverce: Bu vahdet-i vücûd meselesi gelmişken, Yunus’un anladığı -buna vahdet-i vücûd mu diyeceğiz, vahdet-i mevcud mu diyeceğiz- daha panteist bir anlayış mı? Yani İbn-i Arabi’de, Mevlana’da daha hiyerarşik bir Allah anlayışı var. Ona ulaşmaya çalışan kullar var. Aşkın bir Allah var ve sen ona ulaşmaya çalışıyorsun.

Kenan Göçer: Mertebeler var.

Yurtseverce: Yunus gibi Anadolu erenlerinde, Horasan erenlerinde de aynı, yatay ve senin her an ulaşabileceğin, seninle aynı seviyeden gelen bir Tanrı anlayışı var. Yunus’u burada gördüğümüz zaman bu vahdet-i vücûd mu oluyor, vahdet-i mevcud mu oluyor?

Kenan Göçer: Onu çok da fazla zorlaştırmamak gerektiğini düşünüyorum. O soruyu İlhami Güler hoca da sormuştu, vahdet-i vücûd meselesiyle ilgili yani. Yunus’un öyle bir bilgisi var mıdır, yok mudur emin değilim. Bu, vahdet-i vücûda dayanmak zorunda değil, yani bu göçebenin doğal bir halidir. Amerikan yerlileri de baktığınızda toprağın bir ruhu olduğunu düşünürler, bu adamların İbn-i Arabi ile ne alakası var mesela? Bu bir göçebe halidir. Karatani’nin tabiriyle, doğayı bir rakip değil, bir mülkiyet değil, bir dost olarak gören A dönemi topluluğunun bir özelliğidir bu. Bugün insanlar doğanın, hayvanın daha çok farkına varmaya başladılar. Zaten bu bakış açısı (A döneminin bakış açısı) tarihin hiçbir döneminde ortadan kaybolmuyor. Sadece baskın olmaktan çıkıyor. Aynı anda bütün mübadele tarzları ve dönemler var. Aynı anda yaşanıyor. Şu anda mesela Türkiye toplumunda bütün dönemler yaşanıyor. Şu an Türkiye toplumunda siyasi söylemlere baktığımızda kimi zaman A söylemi (hediye ve karşılıklılık) kullanılıyor, kimi zaman B söylemi (devlet) kimi zaman da C söylemi (meta mübadelesi/piyasa) kullanılıyor. Bu ne demek? Kimi zaman, ne verirse devlet verir diyor, kimi zaman armağan toplumuna gönderme yapıyor. Sosyal devlet demek bir armağan toplumu demektir. Bir taraftan herkes kendi yaptığından sorumludur dediğinizde meta mübadelesine, sanayi devrimi toplumuna gönderme yapıyorsunuz. Diğer türlü her şey devlet için dediğinizde B dönemi demiş oluyorsunuz. Yani bu söylemler tarihsel olarak gidip gidip geliyor. İşin ilginç tarafı hangisinin çokça hâkim olduğunu göremiyorum ben. Çünkü sürekli yer değiştiriyor bu söylemler. Türkiye’deki kaosun biraz bununla da ilgili bir tarafı var. Nasıl karşılık vereceğinizi bilemiyorsunuz.

Yurtseverce: Ama şöyle bir şey yok mu? Karatani modern zamanlar için sermaye-ulus-devlet üçlüsü diyor. Türkiye’de de yapı bu aslında.

Kenan Göçer: Bu var ama “ne verirse devlet verir, devlet vermediği müddetçe yoksunuz”, “Veren el alan elden üstündür” denmesi… Burada da devlete gönderme var ama mesela “biz hesabi değil, hasbiyiz” dediğiniz zaman burada devlete gönderme yapılmıyor. Devlet hesabı temsil eder. Ama hasbi dediğinizde siz, devlet öncesi, kabile dayanışmasını ima etmiş oluyorsunuz.

Yurtseverce: O biraz ulus formunda aslında kendisini ifade ediyor.

Kenan Göçer: Evet. Devlet-Sermaye-Ulus, ona da girebilir, ama kendisini sadece ulus da ifade etmiyor. Millet ve kabile söylemleri sürekli yer değiştiriyor. Yani millet bazında oluşuyor, dil bazında oluşuyor, coğrafya bazında oluşuyor. Sürekli yer değiştiriyor.

Yurtseverce: Yurtseverce olarak müteşekkir bir yurtsever varoluş üzerinde düşünmeye çalışıyoruz. Yani bir Türk yurtseverliği ama bildiğimiz anlamda milliyetçiliğe, ulusalcılığa teğet geçmeyen bir yurtseverlik… Dolayısıyla Yunus’tan ve sizin anlattığınız Melamilik hikayesinden de öğrenecek çok şeyi olan bir çabanın içindeyiz. Şimdi biraz oradan, politik kaygısı yüksek bir soru sormak istiyorum. Böyle bir gelenek var, Yunus Emre düşüncesi var, onun sermaye ve iktidarla uzlaşmaz bir dinsel, felsefi yorumu var. Onun aktardığı miras var, yirminci yüzyılda bir Aşık Veysel var, o da bu geleneklerin içine konulabilir.

Kenan Göçer: Elbette.

Yurtseverce: Pek çok halk ozanımız bu geleneğin içine yerleştirilebilir. Neşet Ertaş var olma halleriyle buraya konulabilir. Şimdi o devasa geleneği dikkate alarak soracak olursak, sermaye ve devlet karşısında bu kadar teslim olmuşluğumuzu nasıl açıklayabiliriz? Bu gelenek tamamen mi kayboldu?

Kenan Göçer: Şöyle… Her ne kadar dünya artık meta mübadelesi dönemi, yani Karatani’nin C dönemi dediği dönemi yaşıyor olsa da, duygusal anlamda insanlarda A dönemi özlemi hala duruyor. Yani hala Neşet Ertaş, Yunuslar, Babalar, Kaygusuz Abdallar, Aşık Veyseller seviliyor. Onların dünyasında otarşi mümkün, kendine yeterlik mümkün. Çünkü toprak her şeyinizi veriyor. Ama şimdi topraktan şehirlere doğru kayınca kendi ellerimizle bunu imkânsız hale getirdik, getiriyoruz. Yani şimdi kendimize yeterli olabilir miyiz? Şehirdeki bir insan kendine yeterli olabilir mi? Bunu sormamız lazım, zor… Yani şehirde kendine yeterlilik, otarşiyi kaybettiğinde bu hareket kendi temellerini kaybetmiş oluyor. Şehirde kendine yeterliliği bana gösterebilirseniz evet burada da düşünülebilir diyeceğim.

Yurtseverce: İyimser değil misiniz?

Göçer: Böyle bir dönüş olacak da, bunu ya biz bulacağız, ya bir başkası bulacak. Ama bugünkü dünyanın, meta mübadelesinin bir sınıra geldiğini Karatani de söylüyor. C döneminin tekrar armağana dönüşeceğini söylüyor. Ama armağanın olduğu gibi tekrar edeceğini değil, mevcut şartları içerecek şekilde yenilenerek ortaya çıkacağını söylüyor. Bu dönemde de şehirlerde geçiminizi sürdürüyorsanız, bunu paylaşmanın yöntemlerini ortaya koymamız gerekiyor veya aşırı yönetimin ortadan kaldırılması gerekiyor. Merkezileşmeye karşı kendi kendimize bunun tersini göstermemiz gerekiyor. Eğer bir siyasi hareket düşünülüyorsa merkezileşmeyi ve büyümeyi düşünmeyen bir siyasi hareket olmayı göze alabilir mi?

Yurtseverce: Evet meseleler bunlar.

Göçer: Meseleler biraz bunlar. Her çevrenin kendi başına bir varlık oluşunu sağlayabilir misiniz? Dernek dahi olsanız, “siz de orada olun, biz de burada olalım, arada buluşalım” güzel, ama bu bir büyüme zorlamasına girdiği anda ister istemez iktidarın mantığını kullanıyorsunuz.

Yurtseverce: Muktedirleşme başlıyor.

Göçer: Evet. Büyümeyi arzulayan her şey iktidarın mantığını kullanıyor…Mantığı bambaşka olan bir düzene geçilmesi gerekiyor. Geçilmesi gerekiyor derken “bunu bir başkası yapsa da biz de o yeni düzene geçsek” gibi bir şey söylemek istemiyorum. Bunu biz kendi başımıza küçük bir topluluk olarak yapmadığımız müddetçe, hiç kimse gelin şu sisteme geçiyoruz demeyecek.

Yurtseverce: Elbette…

Göçer: Bunun örnekliğini kurmamız lazım, bunun için de dostluk meselesinin bütün yönleriyle, çağrışımlarıyla hatırlanması gerekiyor.

Milli Demokratik Devrimden Radikal Demokratik Devrime: Ulus Belasından Kurtulmak

Bu yazı daha önce Teori ve Politika dergisinin “Bahar-Yaz 2021” sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır. Geçmişi tarihsel olarak kurmak “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir. Tarihsel maddeciliğin meselesi,…

Sosyalist solda Türkofobi

Doksanlı yıllardan önce Türkiye solunun Türklük ile çok daha yapıcı ve zenginleştirici ilişkilere sahip olduğunu belirten Hamza Yalçın’ın Odak* dergisinde yayınlanan bu yazısını dikkatlerinize sunuyoruz. Yalçın’ın özellikle sol için ulus imgesinin ötekileşmesi sürecinin yeni olduğuna…

1 Yorum

    Başta Kenan hoca ve Yurtseverceye çok teşekkür ederim.
    Şahsıma Yunus Emrenin görüşlerini çok bilmiyordum Kenan Hocamın makaleleri sayesinde az çok bir kanaat sahibi oldum.
    Bu söyleşide melamiliğin ne olup olmadığını özellikle de çok dikkatimi çeken şey miskinliğin bir köşede oturup başkalarına muhtaçlık olmadığını, üretmeyi paylaşmayı öncelediğini, kapitalistler gibi biriktirmek olmadığını eğer biriktirmeye başlarsa üretimi durdurduklarını öğrendim.
    Özellikle Kojin Karatanin görüşlerine yer vermesi yerinde olmuş diye düşünüyorum.
    Tekrar teşekkür ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir