Dünden Bugüne Bağımlılık ve Dünya-Sistemi Teorileri – Hala Geçerli mi? (I)

Hem bir kalkınma politikası olan hem de gelecek tahayyülü sunan bağımlılık teorisine olan inanç, 1970lerden bu yana yavaş yavaş azaldı. Öte yandan, bağımlılık ekolünün mirasçısı, modern dünya-sistemi perspektifi canlılığını bir nebze de olsa korudu; kurucu isim Wallerstein’ın ölümüne değin teoriyi güncelleme gayretleri kısıtlı da olsa belli Marksist çevrelerde ilgiye mazhar oldu. Yine de bugün hem bağımlılık hem de dünya-sistemi teorileri oldukça marjinalleştirilmiş durumda.

Bu yazı serisinde, ilk olarak, günümüz kapitalist ilişkilerini anlamlandırmak için, bağımlılık (“dependency”) ve modern dünya-sistemi (“world-systems”) teorilerinin ne ölçüde geçerli olduğunu sorgulayacağız; ikincisi, bu teorileri, neoliberal kapitalizmin belli momentlerini ele alarak (sanayisizleşme, metalaştırma, mülksüzleştirme, finansallaşma ve borçlandırma) tekrar yorumlamaya çalışacağız. Tartışmanın sonunda söylenmesi gerekeni başa çekecek olursak, bu yazı serisi, en azından son 40 yılda, merkezdeki ileri kapitalist ülkeler ile az gelişmiş ülkeler[1] arasında hiyerarşik bağımlılık ilişkilerinin tekrar tesis edildiğini öne sürüyoruz. Bunun yanında, bu yazı serisi, 1950lerde hâkim olan modernist kalkınma iktisadı diskurunun bugünkü izdüşümü olan neoklasik iktisat diskuruna, bağımlılık ekolü çerçevesinde (korumacılık, sermaye kontrolleri, borçların tasfiye edilmesi başta olmak üzere) karşılık verme niyeti taşıyor.

Hikâyeye baştan başlamak gerek: İktisat tarihi anlatılarında, bağımlılık teorisinin, modernizasyon ve kalkınma teorilerine karşı bir cevap olarak, 1960’larda Latin Amerika’da ortaya çıktığı söylenir.[2] En basit haliyle, Küresel Güney ülkelerinin ekonomik kalkınmada yaşadığı sorunlar –yani, azgelişmişlik (“underdevelopment”)– geçmişteki uzun erimli sömürgecilik tarihinin ve sonrasında gelişen uluslararası kapitalist hiyerarşilerin bir sonucudur (Frank, 1966; Frank, 1998). Yine, bağımlılık ekolünün mirasçısı olan dünya-sistemleri ekolüne göre, ülkeler ve bölgeler arasındaki kapitalist eşitsizlikleri anlamak için, küresel sistemde geçmişten günümüze devam eden yapısal dinamiklere bakmak gerekir. Modern dünya-sistemi teorisi, parçalara değil, bütüne bakmayı tavsiye eder; mikro düzeyden makro düzeye, bir ilişkiler ağı çerçevesinde iktisadi eşitsizliklerin ve hiyerarşilerin nasıl oluştuğunu ortaya koyma derdindedir. Öte yandan, iki ekol arasında önemli bir farkın da olduğunun altını çizmek gerekir: Bağımlılık okulu analiz birimi olarak belli bölgeleri ve toplumları ele alırken (örneğin, X bölgesini veya ulus-devletinin kalkınamaması), dünya-sistemciler analiz birimi olarak uluslararası ya da küresel sistemi ele alır (örneğin, X-Y-Z-… arasındaki hiyerarşik ilişki dinamikleri).

En yalın hali ile hem bağımlılık hem de modern dünya-sistemi teorileri, bizlere merkez-çevre-yarıçevre (“core-periphery-semiperiphery”) arasındaki üretim, sömürü ve birikim ilişkilerine bakmayı salık verir (Chase-Dunn, 2007).[3] Merkez ve çevre arasındaki ilişkilerin, burjuvazi ile proletarya arasındaki sömürü ilişkilerinin mekânsal iz düşümü olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda, her iki teorinin de Marksist politik ekonomi geleneğinden etkilendiğini -aralarında yakın akrabalık olduğunu- söylemek yanlış olmaz; her iki teori, sınıflar arası sömürü ilişkilerini, kapitalizmin küresel mekânsal-tarihsel ilişkilerine tahvil ederek okuma yaparlar. 1960lardan itibaren bağımlılık okulunun pek çok teorisyeni ve alt-şubesi zuhur eder (yapısalcılar, neo-Marksistler, Latin Amerikacılar, Güney Asyacılar, vd.), fakat esas olarak Samir Amin, Andre Gunder Frank ve Immanuel Wallerstein’ın 1970lerde yazdıklarının bağımlılık ekolünün ve modern dünya-sisteminin analitik çerçevesini oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz (Kvangraven, 2020).

Kapitalist sistemin gelişimini bir bütünsel yapı olarak ele alan Frank’e (1966) göre, iktisadi gelişme ve azgelişmişlik (ya da kalkınma ve kalkındırılmama) eş zamanlı oluşan süreçlerdir. Frank, tarihsel veriler ışığında, “kalkınmış” metropol ile “kalkınmamış” uydu (“satellite”) coğrafyalar arasında geçmişten günümüze devam eden sömürü ilişkilerini faş eder. Elbette, 16.yüzyıldan 20.yüzyıla kadar süren ve açık şiddete dayanan sömürgeleştirme süreci –bilhassa, İngilizlerin, Amerika’da, Afrika’da ve Asya’da kurduğu sömürge rejimlerini dikkate alırsak– eşitsiz kalkınma sürecine damgasını vurur. Batılılar, bu süre boyunca, denizcilik ve askeri alanlardaki teknolojilerini kullanarak sömürge topraklarındaki doğal hammaddelere el koyarlar. Hammaddeler yok pahasına Avrupa’ya akarken, Batılı kapitalistler işlenmiş ürünleri katma değerle kolonilere satılır; bu yolla Avrupa’ya muazzam bir servet aktarımı gerçekleştirilir.[4] Ardından, Latin Amerika başta olmak üzere çevrede tecrübe edilen uydulaşma süreci, küresel kapitalizme entegrasyon arttıkça giderek derinleşir. Kapitalist merkezlerle ticari bağları kuvvetli olan uluslar, zayıf bağlara sahip olanlara göre daha fazla yara alır[5]; yerli üretim yabancı firmaların rekabeti karşısında ezilir, sermaye giderek belli ellerde tekelleşir ve doğal olarak gelir dağılımı giderek bozulur.

1929 Büyük Buhran’ından sonra bilhassa Kuzey yarımkürede yeni bir dönem başlar; krizin derinleşmesi ile ortaya çıkan işsizlik ve sefalet kamuoyunda liberal fikirlere olan itikadı sarsar, devletin piyasaya müdahale etmesi fikri akla yatkın görünmeye başlar. Bu süreçte, tabiri caizse, Polanyi’nin (1944) “çifte hareketi” devreye girer,[6] 1930’lardan itibaren Küresel Güney’de korumacılık adımları atılır, Dependistas’ın[7] da devreye girmesi ile İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “ithal ikameci endüstrileşme,” yani basitçe, küresel rekabet karşısında ithalatı sınırlama ve yerel sanayiyi teşvik etme politikaları devreye girer. Bu dönemi, elbette, siyasi gelişmelerle de birlikte okumak gerekir. İki dünya savaşı ve sonrasında faşizmin yükselişi ile milli ekonomi fikrinin önem kazanması, Sovyetler tecrübesi ile planlı kalkınma deneyiminin örnek olması, Küresel Güneydeki korumacı kalkınma adımlarını etkilemiştir. Bunun yanında, “Üçüncü Dünya”da kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizme karşı yükselen anti-kolonyal hareketlerin ve çeşitli özgürlük hareketlerinin bağımlılık ekolü ile yakından akraba olduğunun altını çizmek gerekir. Son olarak, belki de en önemlisi, 1970lere kadar tüm dünyada hâkim olan anaakım iktisadi yorumun, Keynesyenizm olduğunu hatırlatmakta fayda var, zira ekonomide kamunun rolünün önemsendiği, kamu iktisadi teşebbüsleri ile istihdam yaratıldığı bir dönemden bahsediyoruz. Dönemin ruhuna bir bütün olarak bakıldığında, tüm bu gelişmelerin arasında, belli alışverişlerin ve etkileşimlerin mevcut olduğunu söylemek mümkün; örneğin Keynesyen müdahalecilik çerçevesi, Dependistas’ın siyasal-ekonomik fikirlerine anaakım iktisatçılar nezdinde bir parça meşruiyet kazandırmıştır, denilebilir.

Modern dünya-sistemi ekolünün en önemli temsilcisi olan Wallerstein’a (1976) göre, hegemonik kapitalist ülkelerin ve ulusların konumunu, merkez, çevre ve yarı-çevre ülkeler arasındaki küresel iş bölümü tayin eder.[8] Bunun en açık örneği, 19.yüzyılda sanayi kapitalizmi üzerinden hegemon konuma yükselen İngiltere ve 20.yüzyılda finansal kapitalizm üzerinden hegemon konuma yükselen Amerika’dır. Modern dünya-sistemi perspektifinin en belirgin özelliği ekonomik uzmanlaşma üzerinden vuku bulan mekânsal hiyerarşilere odaklanmasıdır. Sınıfsal sömürü ilişkileri, bölgeler üzerinden okunur hale gelir: küresel servet, bölgelerin içinde ve arasında, çevredeki düşük-ücretli, düşük-karlı, yoğun-emek gerektiren sektörlerden ve üreticilerden, merkezdeki yüksek-ücretli, yüksek-karlı, yoğun-sermaye gerektiren sektörlere ve üreticilere doğru akar. Daha basit ifade etmek gerekirse, merkezdeki ülkeler yüksek-beceri gerektiren sermaye-yoğun üretimle ve çevredeki ülkeler düşük-beceri gerektiren emek-yoğun üretimle iştigal ederler. Modern dünya-sistemciler bu nevi eşitsiz mübadelelere odaklanırlar.

Merkez ülkeler, çevre ülkelerin değerli hammaddelerini ve ucuz işgücünü sömürürken, karşılığında işlenmiş metalarını çevre ülkelere satarlar. Bu yolla, merkez ülkelerde sermaye birikimi gerçekleşir – ki takip eden süreçte, sermayenin reel üretimde kopup, finansal sermaye halini almasının, merkez ülke ekonomilerinin bu süreçte sanayisizleşmesinin kökenleri burada yatmaktadır. Madalyonun bir tarafında, kapitalist iş bölümü ve üretim sürecindeki sömürü ilişkileri, diğer tarafında, merkez ülkelerde metaların aşırı birikimine çare olarak yeni pazar arayışı bulunmaktadır. Nitekim, Marksist politik iktisatçıların dediği gibi, kapitalist merkezlerdeki aşırı birikimi sorunu, “yeni pazarlar, yeni üretim kapasiteleri, yeni kaynaklar, toplumsal olanaklar ve emek olanakları” açarak, “mekânsal yer değiştirmeler” yoluyla aşılabilir (Harvey, 2004). Günümüzde, çevre ülkelerde henüz metalaşmamış alanların merkezi kapitalistler tarafından keşfedilmesi ve zapt edilmesi, doğrudan yabancı yatırımlarla çevre ülkelerde toprağın talan edilmesi bunun yalnızca ufak bir örneğidir.

Hem bir kalkınma politikası olan hem de gelecek tahayyülü sunan bağımlılık teorisine olan inanç, 1970lerden bu yana yavaş yavaş azaldı. Bu düşüşün ardında bir dizi sebep mevcuttu: Keynesyenizmin gözden düşmesi, karşı-devrimci neoliberalizasyon ve hemen akabinde küreselleştirme projesi, oyun kurucu IMF ve Dünya Bankası’nın (yoksul ülkeleri) borçlandırma siyasetinde el yükseltmesi, bunlardan birkaçı. Ampirik olarak bakınca, “Doğu Asya mucizesi” ve ardından 1990lı yıllardan itibaren Çin’in yükselişi, bir takım Marksist ya da heteredoks yorumcuları bile heyecanlandırdı; öyle ki kalkınmanın ardındaki eşitsiz/hiyerarşik dinamikler göz ardı edilebildi. Bunların bazıları, bağımlılık ekolünün totolojik ve mekanik olduğunu, Güney’deki aktörlerin failliğini es geçtiğini iddia ettiler (Kvangraven, 2020). Öte yandan, bağımlılık ekolünün mirasçısı, modern dünya-sistemi perspektifi canlılığını bir nebze de olsa korudu; kurucu isim Wallerstein’ın ölümüne değin teoriyi güncelleme gayretleri kısıtlı da olsa belli Marksist çevrelerde ilgiye mazhar oldu. Yine de bugün hem bağımlılık hem de dünya-sistemi teorileri oldukça marjinalleştirilmiş durumda.

Önümüzdeki yazılarda, bu iki teorinin güncelliğini, son 40 yıldaki siyasal-ekonomik süreçleri (sanayisizleşme, metalaştırma, mülksüzleştirme, finansallaşma, borçlandırma, vb.) göz önüne alarak tartışmaya devam edeceğiz.

Kaynakça

Arrighi, Giovanni. Adam Smith in Beijing: Lineages of the Twenty-First Century. Verso Books, 2007.

Chase‐Dunn, Christopher. “Dependency and World‐Systems Theories.” The Wiley Blackwell Encyclopedia of Race, Ethnicity, and Nationalism, 2015: 1-4.

Frank, Andre Gunder. “The development of underdevelopment,” Monthly Review, 18 (4) 1966: 17-31.

Frank, Andre Gunder. ReOrient: Global Economy in the Asian Age. University of California Press, 1998.

Harvey, David. “The ‘New’ Imperialism: Accumulation by Dispossession,” Socialist Register, 2009.

Kvangraven, Ingrid Harvold. “Beyond the stereotype: Restating the relevance of the dependency research programme.” Development and Change 52 (1) 2021: 76-112.

Polanyi, Karl. Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik kökenleri. İstanbul: İletişim Yayınları, (1944) 2006.

Wallerstein, Immanuel. “A world-system perspective on the social sciences.” The British Journal of Sociology, 27 (3) 1976: 343-352.


[1] İleri kapitalist ya da az gelişmiş gibi kategorileri kapitalistleşme sürecindeki hiyerarşileri tekrar kurmak için kullanmadığımı ifade etmem gerekiyor; en azından Marksist literatürdeki kullanımla özdeşlik kurmak için bu kategorileri kullanmak gerekiyor. Bunun yanında, anaakım iktisatçıların, sözde “objektif” olduklarını ispat etmek için gelişmekte olan ülkeler (“developing countries”) ya da yükselen piyasalar (“emerging markets”) terimlerini kullanmayı tercih ettiğini belirtmek gerekiyor. Bu tür terimlerin altında birtakım güç ilişkilerinin ve imaların olduğunu anlamak güç değil: kapitalist piyasa ilişkilerinin tam olarak tesis edilmesi ile, gelişmekte olanlar ileride bir gün gelişecek ve muasır medeniyetleri yakalayacak, yükselen piyasalar bir gün yerleşik, kuralları belli, dört başı mamur piyasa haline gelecek – aynı Batı’da olduğu gibi. Anaakım iktisatçılar bugün hala, kalkınma yolunda aynı ezberi tekrarlıyorlar: yapısal reformlar!

[2] Dönemin, modernizasyon ve kalkınmacı teorileri, tarihin lineer-ilerlemeci basamaklardan teşekkül ettiği ön kabulüne dayanmaktadır. Evet, halihazırda, bazı uluslar diğerlerinden daha fazla “gelişmiş”tir, fakat “az gelişmiş” uluslar aynı kurumsal izlekleri takip ederek zaman içerisinde -şüphesiz- gelişecektir. Nihayetinde, sonradan gelen uluslar da (“late-comer nations”) gelişmiş ulusları kalkınma açısından yakalayacaktır. Bu batıl inanışın, klasik iktisat teorisinde de kökleri olduğunu söylemek mümkündür: Modern iktisadın kurucu babası Adam Smith, uluslararası iş bölümü sonucunda (kar oranlarının) nihayetinde eşitleneceğini, ulusların aynı düzeye erişeceğini farz eder. Nitekim, dünya-sistemi ekolünün iki iddialı ismi, Frank (doğu Asya’nın yeniden yükselişi, bahsinde) ve Arrighi (Adam Smith Pekin’de zuhur ederse, bahsinde) bu argümanı tarihsel veriler eşliğinde etraflıca işler (Frank, 1998; Arrighi, 2007). Her ne kadar farklı pozisyonları olsa da her iki isim de Çin’in ekonomik yükselişi karşısında, on yıllarca tartıştıkları, bağımlılık ve dünya-sistemi tezlerinden şüphe duymaya başlar.

[3] Zaman zaman değişen üretim teknolojisine göre statüsünü kaybetse de Osmanlı-Türkiye genel olarak semi-periferi konumunda kalmıştır. Bu başlı başına ayrı bir tartışma konusu olduğu için bunu söylemekle iktifa ediyoruz.

[4] Örneğin, metropol uydunun tarımsal ürünlerini talan ederken, bunun karşılığında sanayi ürünleri satar.

[5] Bu bağlamda, belki, Japonya’nın “başarılı” kalkınma deneyiminde, Meiji modernleşmesi, kurumsal, kültürel ve tarihsel özgüllükler yanında, kapitalist merkezlere uzak olmasının etkili olduğunu da öne sürmek mümkündür.

[6] Çifte hareket kuramında, piyasanın genişlemesi ve tahribatının artmasına karşı bir müddet sonra toplumsal koruma mekanizmaları devreye girer. Büyük Dönüşüm’den bugüne, 1929 Buhran’ından sonra refah rejimlerinin ve ithal-ikameciliğin devreye girmesi, 2008 finansal krizinden sonra uygulamaya konulan regülasyon hamleleri buna örnek verilebilir.

[7] Dependistas, Latin Amerika’da az gelişmişlik çalışan radikal ekonomistlere verilen isim; bunların arasında Frank ve Cardoso gibi ünlü isimler var. Ben burada daha geniş anlamda, Amerikancı kalkınma kavramlarını reddeden bütün iktisatçıları işaretlemek için kullanmayı öneriyorum. Bu konuda epey tartışma bulmak mümkün. Bir örnek için, bkz http://www.alternautas.net/blog/2015/7/27/underdeveloped-economists-the-study-of-economic-development-in-latin-america-in-the-1950s

[8] Şunu da hatırlatmak gerek: Wallerstein’a (1976) göre geçmişten günümüze üç dünya-sistemi mevcuttur. İlk ve en erken dünya-sistemi, karşılıklılık-soy (“reciprocal-lineage”) ilkesine dayanmaktadır. Bunun örneği, ilkel kabile topluluklarıdır. Bu mini-sistemlerdeki temel ilke hayatta kalmak ve geçimi temin etmektir, dolayısıyla, oldukça kısıtlı bir uzmanlaşma ve mübadelenin mevcut olduğunu söylemek mümkündür. İkinci dünya sistemi, dünya imparatorluğudur. Avrupa feodalizmi, Roma İmparatorluğu (hakeza, Osmanlı) bunun tipik bir örneğidir. Zanaatçı sınıfı olsa da üretim esas olarak tarıma dayanır; tarımsal artığa yönetici/bürokrat kesimi el koyar. Yerel piyasalar gelişkindir. Tahmin edileceği üzere, ilk ve ikinci dünya-sistemlerinde amaç maksimum çıktı ya da fayda değildir; ekonomi-dışı itkiler ön plandadır. Üçüncü dünya sistemi, modern dünya sistemi, küresel kapitalist üretim ilişkilerine dayanır. Piyasa baskındır; toplumsal artığa piyasa yoluyla el koyulur. Erken dönemde, ulus-devletler piyasaları şekillendirmeye muktedirdir, zaman içerisinde bu etki kaybolur. Modern dünya-sisteminde, piyasa mübadelesi ve karlılık esastır.

Yıkıntılar Üzerinde Durmuş Ufka Bakarken

Son on yılımız, büyük toplumsal depremler, ağır ideolojik heyelanlar ve yönetsel yangınlarla geçti. Neticede yangınlar daha fazla yakacak bir şey kalmayana kadar sürdü, heyelanlarla insanlar, evler, mahalleler başka başka yerlere taşındı ve depremlerde bir toplum…

Milli Demokratik Devrimden Radikal Demokratik Devrime: Ulus Belasından Kurtulmak

Bu yazı daha önce Teori ve Politika dergisinin “Bahar-Yaz 2021” sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır. Geçmişi tarihsel olarak kurmak “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir. Tarihsel maddeciliğin meselesi,…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir