Prekaryalaşan Türkiye

Tahmini Okunma Süresi: 8 dakika

Ülkemiz iş cinayetleri/kazaları konusunda Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada, dünyada ise ikinci sırada. Bu yıl yani 2022 yılı ilk dokuz ayı itibarıyla 1359 insanımızı iş cinayetleri sonucu kaybettik. Yani ayda ortalama 151 işçimiz, iş cinayetleri sonucunda ölüyor. Bu da günlük ortalama üç işçinin ölümü demek.Bu meseleye dünyanın her yerinde olduğu gibi sol, sosyalist gruplar ve siyasetçiler dikkati çekmeye çalışıyor ama bekledikleri tepkiyi toplumdan bir türlü alamıyorlar. Peki, bu niye böyle, niye memleketimin insanı hemen her gün yaşadığı bu ölümlere, haksızlıklara ya da hak gasplarına ses çıkarmıyor?

14 Ekim Cuma akşamı Bartın, Amasra taş kömürü işletmesinde meydana gelen grizu patlaması sonucu 41 Madenci hayatını kaybetti. Bu kaza (cinayet) adına ne derseniz deyin ülkemizde onlarca yıldır meydana gelen kazalardan biri olarak istatistiklerde yerini aldı. Toplum artık her olayda olduğu gibi bu olayda da sadece sosyal medya üzerinden biraz tepki koydu sonra hepimiz kendi gündemimiz içine hapsolduk. Zaten öyle bir durumda yaşıyoruz ki, o gece bölgeye girmeye çalışan birçok gazeteci sokulmadı. Günler geçtikçe de yavaş yavaş unutulmaya başladı. Gerçi olayın üzerinden yirmi günün üzerinde bir süre geçtikten sonra, 25 kişi gözaltına alındı ama doğrusu bugüne kadar bu tür davalarda yaşananlara bakınca ben hiç ümitvar değilim. 2014 yılındaki Soma davasında olanlara baktığımızda bu davanın da nereye gidebileceğini az çok kestiriyorum. Yıllar boyu sürecek yargılamalar olacak, bugünlerde birkaç tutuklama olabilir ama bir zaman sonra tek bir tutuklu kalmayacaktır. Belki birileri kimseyi tatmin etmeyecek cezalar alacak, sonra temyiz süreci, uzun süren yargılamalar sonucunda ölen işçilerin yakınları dâhil artık hiç kimse bu davadan bir şey beklemeyecek, dava o şekilde sündürülerek unutturulacaktır. Ta ki yeni bir kaza olup yine işçiler ölene kadar. Tabi öteden beri maden kazaları ölü ve yaralı sayısının çokluğu nedeniyle toplumda daha fazla infial yaratıyor. O yüzden toplumun daha fazla ilgisini ve tepkisini çekiyor ama unutmayalım ki ülkemiz iş cinayetleri/kazaları konusunda Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada, dünyada ise ikinci sırada. Bu yıl yani 2022 yılı ilk dokuz ayı itibarıyla 1359 insanımızı iş cinayetleri sonucu kaybettik. Yani ayda ortalama 151 işçimiz, iş cinayetleri sonucunda ölüyor. Bu da günlük ortalama üç işçinin ölümü demek. 1 Ayrıntılara İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi raporlarından bakılabilir. Bu inanılmaz bir rakam ve ülkemizde uzun zamandır bu rakamların altına düşmeyen işçi kayıplarımız sürüyor. Toplumun büyük çoğunluğu ya bunu görmüyor, ya umursamıyor ya da görmek istemiyor.

Bu meseleye dünyanın her yerinde olduğu gibi sol, sosyalist gruplar ve siyasetçiler dikkati çekmeye çalışıyor ama bekledikleri tepkiyi toplumdan bir türlü alamıyorlar. Peki, bu niye böyle, niye memleketimin insanı hemen her gün yaşadığı bu ölümlere, haksızlıklara ya da hak gasplarına ses çıkarmıyor?

Neoliberalleşme Yolunda

11 Eylül 1973 günü Şili’de yapılan bir darbe sonucunda neoliberal politikalar uygulanmaya başlandı. 60’lı yılların sonu itibarıyla iktisatçıların tartışmaya başladığı neoliberal politikalar, Şili’de ilk uygulama imkânını buluyordu. “1957-70 yılları arasında ABD hükümetinin bursuyla Chicago Üniversitesi İktisat Bölümünde bizzat Milton Friedman’ın öğrencisi olan bir grup Şili’li iktisatçı, henüz toplumsal ve siyasi koşullar mevcut değilken neoliberal bir ekonomik ve toplumsal düzen kurmak için gerekli yol haritası üzerine eğitim almıştı. 2

Kaderin bir cilvesi olsa gerek (!) tam yedi yıl sonra bir 12 Eylül sabahında da Türkiye’de darbe oluyordu. Türkiye ekonomi tarihinin en önemli dönüşüm kararlarından biri olan 24 Ocak kararları ülkenin neoliberal ekonomiye geçişinin miladıdır. Fakat bu kararların alındığı dönemde Adalet Partisi’nin azınlık hükümeti iş başındadır ve darbe sürecine kadar herhangi bir adım atılırken bir sürü engelle karşılaşmıştır. Darbe ile birlikte elindeki prangalar çözülen bu kararlar darbe hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığına getirilen, 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal eliyle hayata geçirilirken hemen hiçbir direnişle karşılaşmamıştır. Çünkü memlekette bütün yasal partiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri kapatılmış, zindanlar politikacılar, öğrenciler, düşünürler, entelektüeller ile dolmuştur. Ekonomide bu adımlar atılırken siyasette Türk İslam Sentezi, bir grup, asker ve “müteahhit” siyasetçi eliyle resmi devlet ideolojisi haline getirilmiştir. Türkiye ithal ikameci bir ekonomi politikasından, neoliberal kapitalizme geçiş yapmıştır. 24 Ocak kararlarına göre devlet ekonomide küçülmeye gidecek, KİT’ler özelleştirilecek, tarım ürünleri destekleme alımlarına sınırlama getirilecek, gübre, enerji ve ulaştırma dışındaki sübvansiyonlar kaldırılacak, ithalat liberalize edilecek, ihracatta ise vergi iadesi, düşük faizli kredi sağlanacak, imalatçı ihracatçılara ise ithal girdide gümrük muafiyeti sağlanacaktı. Sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi hayata geçirilecekti. %37 civarında yapılan bir devalüasyonla başlayan bu dönem başlangıçta tabiri caizse hormonlu bir ekonomik büyüme sağlarken, bir yandan da enflasyonu yukarı çekmiş, memleketteki gelir dağılımında büyük bir bozulma meydana gelmişti.

1983 yılında yapılan genel seçimler sonrasında işbaşına gelen Turgut Özal Hükümeti bu politikaları bütün hızıyla devam ettirecekti. ANAP’ın bütün iktidar tarihi boyunca ekonomide en çok konuşulan konuların başında Kamu İktisadi Teşebbüsler’inin  (KİT) zarar ettiği ve acilen özelleştirilmesi gerektiği hususu bulunuyordu ve bu konu merkez medyada sürekli gündemde tutulacaktı. Fakat o dönem halen Türkiye’de güçlü bir işçi sınıfı vardı. 1986 yılında 3150 işçiyle çıkılan NETAŞ grevi o darbe yıllarının ardından işçi sınıfının halen güçlü olduğunun bir göstergesiydi. Ardından gerçekleşen Kazlıçeşme Deri işçileri eylemlilikleri ve Şemsi Denizer önderliğinde başlayan Büyük Madenci yürüyüşü, ardından 1989 yılında özellikle kamu kesiminde bahar aylarında başlayan işçi direnişlerine yol açmıştı. Bu direniş karşısında hükümet hem kamu işçisine ve hem de memurlara %100’ler civarında zamlar yapmak zorunda kalmış ve özelleştirme konularında geri adım atmaya mecbur kalmıştı. Aslında bu direnişler Türkiye’deki siyasi iklimi de değiştirmeye başlamıştı. 1991 yılında yapılan seçimler sonucunda DYP-SHP koalisyon hükümeti kuruluyordu.

Bu seçimlerin en önemli sonuçlarından birisi de Refah Partisi’nin aldığı oy oranıydı. Oylarını bir önceki seçimlere göre %57 civarında arttırıyor ve %16.87 oranında oy alıyordu. Bu aslında, muhafazakâr İslamcı bir partinin büyüyüp ülkeyi yönetme düzeyine geleceğinin ilk işaretiydi. Gelen hükümetler daha kamucu politikaları devam ettiriyorlardı. Süleyman Demirel tarım destekleme politikalarını devam sürdürüyordu, ortaklık yaptığı SHP ise özelleştirme politikalarına cepheden karşı çıkan bir partiydi. Nispeten daha kamucu bir anlayışı olan bu hükümetler, ekonomik krizlerle karşı karşıya geldiklerinde temel bir takım önlemler almak yerine palyatif tedbirlerle günü kurtarmaya çalışırlarken bir yandan da, bir takım yolsuzluk krizleri patlıyordu( İstanbul Belediyesindeki İSKİ skandalı veya Demirel’in İlksan skandalı vb.). Diğer taraftan devam eden Kürt sorunu nedeniyle bölgede meydana gelen çatışmalar, gelen şehit haberleri huzursuzluğu iyice arttırırken, 5 Nisan 1994 günü Türk lirası Dolar karşısında %164 değer kaybediyordu. Hükümetler istedikleri gibi özelleştirme yapamıyorlardı. Bütün bunların sonucunda ülkeden sermaye çıkışı oluyordu. Sıcak para ihtiyacı yüzünden ekonomi darboğaza giriyordu.

1994 yılı yerel seçimlerinde İstanbul, Ankara gibi büyük şehirleri de alan Refah Partisi %19 civarında bir oy alarak ikinci parti konumuna yükseliyordu. Hemen akabinde yapılan genel seçimlerde ise %21 oy oranına ulaşarak birinci parti oluyordu. DYP ile koalisyon yapan Refah Partisi ve Erbakan kamucu politikaları devam ettiriyordu. Kamu çalışanları (İşçi ve Memurlar) 1989 yılında yapılan zam sonrasında en yüksek zam oranını alıyorlardı. Özelleştirmelere ara verilmişti. Son 27 yılda görev yapan Hükümetler içinde Türkiye’nin merkezi yönetim borç stokunu dolar bazında düşürmeyi başaran tek hükümet 53’ncü Refahyol koalisyonu olmuştu. Herhangi bir devalüasyon olmadan, ekonomik krize girmeden hem borç stokunu azaltan hem de %12 civarında bir faiz oranı uygulayan bir hükümet durumundaydı. Bu arada neoliberal politikalar intikaya uğramıştı. 3

İşte tam da bu dönemde 28 Şubat krizi patladı ve Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan Başbakanlıktan istifa etti. Cumhurbaşkanı Demirel hükümet kurma görevini Tansu Çiller yerine Mesut Yılmaz’a verdi. Bir müddet sonra da Refah Partisi kapatıldı. Ülke yeniden neoliberal politikalara dönmüştü ama siyasi istikrarsızlık sürüyordu. İki hükümet daha kuruluyordu ama ekonomik ve siyasi istikrarsızlık devam ediyordu. İşte bu ortamda seçimlere gidiliyordu. 18 Nisan 1999 yılında yapılan seçimlerin ardından 28 Mayıs 1999’da, DSP-MHP-ANAP koalisyonu kuruluyor ve bu koalisyon yüksek enflasyona ve ekonomik istikrarsızlığa karşı bir politika geliştirmeye çalışıyordu. Bu politikaları iki dönem halinde incelemek gerekiyor. İlki 28 Mayıs 1999 ile 19 Şubat 2001 tarihleri arası, ikincisi ise 19 Şubat 2001 ile 18 Kasım 2002 tarihleri arası. Bu konu oldukça teferruatlı ama sadece şu kadarını belirteyim. Birinci dönem uygulanmaya çalışılan IMF programı iflas edince, 19 Şubat krizinin ardından Dünya bankasından transfer edilen Kemal Derviş 13 Mart 2001 tarihinde koalisyon hükümetinde Ekonomiden Sorumlu Devlet bakanlığı görevine getirildi. Tarihe Kemal Derviş yasaları olarak geçen 15 yasa, 15 gün içinde çıkarılıyordu. Peki, neydi bu yasalar: Uluslararası Tahkim Yasası, Telekom Yasası, Şeker Yasası, Tütün Yasası, Tuz Yasası, Doğalgaz Piyasası Yasası, Merkez Bankası Yasası, Bankacılık Yasası, Sivil Havacılık Kanunu, Kamulaştırma Yasası, Bütçe Değişikliği Yasası, Görev zararları ve bazı fonların tasfiyesini öngören yasa, Ek Bütçe Yasası, İhale Yasası, Ekonomik ve Sosyal Konsey Yasası. (Bütün bu yasaların ayrıntılarına bakıldığında ülkenin nasıl bir ekonomi politikasıyla karşı karşıya kaldığı çok net görülecektir.)

Bütün bu yasalar hayata geçtikten sonra Kemal Derviş 2002 Ağustos’un da görevinden istifa ediyordu. 18 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel seçimlerde hükümeti oluşturan bütün partiler dâhil birçok parti meclis dışında kalıyordu. İki partili olarak oluşan meclis aritmetiğinde oyların %35’ini alan Ak Parti, Milletvekillerinin %65’ini alarak tek başına hükümet oluyordu. Neoliberal politikaların uygulanması için bu sefer çok uygun bir ortam oluşmuştu. Kanunlar yapılmıştı. Halk buna hazır durumdaydı. Ak Parti iktidarı rızayı üretmişti. “Geleneksel dinin sabır vurgusu artık ‘İslam ekonomisi’ projesinden koparılmış ve neoliberalizme eklemlenmişti.”4 Geriye dikensiz gül bahçesinde neoliberal politikaların uygulanması kalmıştı.

“1995’te Türkiye’de kamu işletmelerinin sayısı 278’di. Özelleştirmelerle birlikte 2000’li yılların başında bu sayı 240’a düşmüştü. AK Parti döneminde ise devlete ait ya da devletin ortak olduğu yalnız 71 kurum kaldı.” Bu rakamlar 2018 yılına aittir. 5

Çimento Fabrikalarından, Tekel’e; Türk Telekom’dan, Türkiye Elektrik Kurumuna; Sümerbank’tan, Demir Çelik Fabrikalarına; Seka kâğıt fabrikasından, Kocaeli Tank Palet Fabrikasına, hatta Milli Piyango İdaresine kadar bütün İktisadi Devlet teşekkülleri aşağı yukarı özelleştirildi. 19 yılda yaklaşık 70 Milyar doların üzerinde bir gelir elde edildi. Buralarda çalışan emekçiler ya emekli olmak zorunda kaldılar ya da başka kamu kuruluşlarında istihdam edilerek, sendikal güvencenin dışına çıkmaları sağlandı ve gelirleri düşürüldü. Bu arada bu işletmelerin hemen hepsine alınan personel asgari ücret düzeyinde ücretlerle işe başlamak zorunda kaldılar. Özelleştirmeyle bu işletmelere sahip olan yeni sahipleri herhangi bir teknoloji ve alt yapı yenilenmesi gerçekleştirmediler. Sadece son derece karlı şirketleri artık özel sektör işletiyordu. Sendikalar kamudan boşaltılınca işçi sınıfı iyice güvencesiz ve güçsüz bir hale geliyordu. İşçi sınıfının en son büyük direnişi 2010 yılında Ankara’da yapılan Tekel fabrikalarının özelleştirilmesine karşı yapılan direniştir. O tarihten sonra işçi sınıfı iyice pasifize edilmiştir. İşçilerin hemen hepsi, kamuda özel sektörde artık sendikasız, güvencesiz ve sözleşmeli hale dönüştürülmüştür. Kamuda öncelikle işçiler pasif hale getirildikten sonra memurlarda ise durum şöyle gelişmiştir: 1999 yılına kadar özellikle sokak eylemlilikleri ile adeta söke söke alınan sendika hakkı sonucunda Türkiye’nin hemen her yerinde KESK örgütlenmişken, 57. Ecevit Hükümeti zamanında Avrupa Birliği ile görüşmelerle artık memur sendikaları hükümetler tarafından desteklenir hale geliyordu. Bu dönemde siyaseten MHP’ye yakın olarak bilinen Kamu Sen en çok üyesi olan sendika olurken, Ak Parti ile beraber en çok üyesi olan sendika hükümetin desteklediği Memur Sen oluyordu. Bu sendikalar memurların haklarını korumaktan ziyade memurları siyasi iktidarın yanında yapılan politikalara razı etme görevini görüyordu. Bununla birlikte ülkenin en güvenceli istihdam alanı olan memurluk, üç kategoriye ayrılarak, daha güvencesiz ve sözleşmeli statüye dayalı bir çalışma dünyası oluşturulmaya başlıyordu. 15 Temmuz 2016 yılında meydana gelen darbe kalkışması sonrası uygulanan Olağanüstü Hal Rejimi sürecinde kamudan KHK’larla 125.000’in üzerinde memur atılmıştır ve kamuda güvencesizliğin önü iyice açılmıştır. Şu anda kamu dâhil, emek piyasasının hiçbir yerinde emekçilerin iş güvencesi bulunmamaktadır. Birde bunun yanında her kurumda çalışanlar arasında tabakalaşmalar meydana getirilmiştir. Bunun en son örneği öğretmelerin yapılacak olan bir sınav sonucunda Başöğretmen, Uzman öğretmen gibi sınıflara ayrılma çalışmasıdır. Zaten Öğretmenlik mesleği ilk defa bu dönemde kamuda sözleşmeli olarak bir statü haline dönüştürülmüştür. Yani aslında sınıfsal olarak aynı statüde olması gereken öğretmenler dahi birçok parçaya bölünmüştür. Her birinin birbirinden farklı sorunları ortaya çıkmıştır ve en önemlisi öğretmenlik artık tek bir sınıfsal konum olmaktan çıkmıştır. Bu durum hemen hemen her sektör için gözlenmektedir. Örneğin, doktorluk gibi bir meslekte Aile Hekimleri kamuda çalışan diğer doktorlardan farklı bir konumdadır ve sözleşmelilerdir.

Artık çalışan sınıf örgütsüz, güvencesiz ve sözleşmeli hale gelirken, emekçilerin % 42’si 2020 yılı SGK verilerine göre asgari ücret almaktadır. Bugün açlık sınırının Türk İş verilerine göre 7.500 lira olduğu ülkemizde büyük bir nüfus 5.500 lira asgari ücretle çalışmak zorundadır. Bunun yanında özellikle genç işsizliği %20’ler civarındadır. Ağustos ayı TÜİK verilerine göre göre bu oran %18 olarak görülmektedir.

Buraya kadar çizdiğim manzaradan da görüleceği üzere ülke neoliberal politikalarla tam anlamıyla bir dönüşümden geçmiştir. Bu dönüşüm olurken halk rıza göstermiştir. Bunu 20 yıldır iktidarını aralıksız devam ettiren AKP’nin, 2023 seçimlerine giderken belki de Türk demokrasi tarihinin en büyük ekonomik krizi esnasında bile oy oranında büyük bir çökmenin olmamasından anlıyoruz ve hala halkta önemli bir karşılığı olduğunu görmekteyiz.

Bir de bütün bunlara 2011 yılından itibaren ülkeye olan mülteci akınını koyarsak ki, “Türkiye, yaklaşık 3,6 milyon kayıtlı Suriyeli mültecinin yanı sıra 320.000 kadar diğer uyruklardan kişiye de ev sahipliği yapmaktadır.” 6

Bu mültecilerin güvencesiz ve asgari ücretinde altında ucuz işgücü olarak çalışması sonucu emek piyasasındaki ücretler iyice düşmektedir. Bütün bunlara baktığımızda aslında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye emekçileri Prekarya’laştılmıştır. Peki, nedir prekarya?

“Prekarya, ‘precarious’ (güvencesiz) sıfatı ile ‘proletariat’ (proletarya)isminin birleşmesiyle oluşan yeni bir terimdir. Marksist anlamda düşünecek olursak da prekaryanın kendi için sınıf olmaktan ziyade, henüz oluşum sürecindeki bir sınıf olduğunu iddia edebiliriz.” 7

Yani Prekarya kısaca güvencesiz, sözleşmeli işçi/emekçi demektir. Şu anda Türkiye emek piyasasının neredeyse tamamına yakını bu statüde veya bu statüye yakın bir konumda çalışmaktadır.

“Eşitsizliklerin arttığı dünyada daha esnek bir emek piyasasına doğru gidilirken, sınıf ortadan kaybolmadı. Daha ziyade, parçalı bir küresel sınıf görüntüsü ortaya çıktı.” 8

Dönelim yazının başına ne sormuştum ‘Peki bu niye böyle, niye memleketimin insanı hemen her gün yaşadığı bu ölümlere, haksızlıklara ya da hak gasplarına ses çıkarmıyor?’

Hemen tamamının prekayalaştırıldığı bir emek dünyasından güçlü bir ses çıkma imkânı var mı? Bu soru çok önemli, önümüzdeki yazılarda bu konuyu irdelemeye devam edelim.


Türklük Sözleşmesi mi? Devlet Sözleşmesi mi?

Bir Türk Türk olarak Türklük Sözleşmesi’ne muhalefet edebilir mi?* Ya da Türklüğün, Türklük halleri ve pratiklerinin Türk devleti ve Türk milliyetçiliğini yeniden üretmeyen biçimleri olabilir mi? Bu soru Barış Ünlü’nün haklı olarak çokça tartışılan Türklük…

Bir Bellek Çağrısı ve Öteki Yozgat

Ülkemizde uzun zamandır ama özellikle son zamanlarda toplumsal hafıza ve onu oluşturan, değiştiren, biçimlendiren dinamiklere dair çalışmalar tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalarda bir “geçmişi kutsama” ya da herhangi bir dönemin öne çıkan ya da çıkarılan karakterinin…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir