Bir Bellek Çağrısı ve Öteki Yozgat

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika

Ülkemizde uzun zamandır ama özellikle son zamanlarda toplumsal hafıza ve onu oluşturan, değiştiren, biçimlendiren dinamiklere dair çalışmalar tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalarda bir “geçmişi kutsama” ya da herhangi bir dönemin öne çıkan ya da çıkarılan karakterinin ruhunu çağırmak gibi dönemin gerçekliğinden kopan ve pasifizme sürüklenen fikirleri de sık sık görüyoruz. Sanırım tarih ve onun zihinlerdeki yansıması olarak bellek farklı işlevler görebiliyor. Bu yazıda tüm gayem sadece bir tarih anlatısı yaparken nesnel durumda var olan bir boşluğu bilince çıkarmak ve tarihin bize yüklediği sorumluluğu hatırlamak ve hatırlatmak.

Yolun düşerse kıyıya bir gün

Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan

Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla

Selamla, yüreğin sevgi dolu

Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar

Eşit olmayan savaşta

Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden

Sana liman gösterdiler uzakta...

Pierre-Jean de Béranger

Fransız sosyolog Maurice Halbwachs’a göre, “kolektif bilinç belirli uzunluklarda aralıklarla uyandırılmaya, bir anlamda yeniden doldurulmaya ihtiyaç duymaktadır.” Halbwachs’a göre, kolektif bir hafızaya sahip olmak demek, bir grubu veya insan topluluğunu oluşturan bireylerin kendi geçmişleriyle ilgili ortak bir imaja sahip olmaları ve bu imaj sayesinde kendi birlik ve özgünlüklerinin bilincine varmalarıdır.

Ülkemizde uzun zamandır ama özellikle son zamanlarda toplumsal hafıza ve onu oluşturan, değiştiren, biçimlendiren dinamiklere dair çalışmalar tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalarda bir “geçmişi kutsama” ya da herhangi bir dönemin öne çıkan ya da çıkarılan karakterinin ruhunu çağırmak gibi dönemin gerçekliğinden kopan ve pasifizme sürüklenen fikirleri de sık sık görüyoruz. Sanırım tarih ve onun zihinlerdeki yansıması olarak bellek farklı işlevler görebiliyor. Bu yazıda tüm gayem sadece bir tarih anlatısı yaparken nesnel durumda var olan bir boşluğu bilince çıkarmak ve tarihin bize yüklediği sorumluluğu hatırlamak ve hatırlatmak.

Yozgat’ın ufak bir ilçesinde ailesiyle beraber küçük çiftçilik yapan birinin iddialı sözlerinden ziyade, bugün ülkedeki ve taşradaki mülkiyet ve tüketim ilişkilerinin değişimiyle el ele giden bir yeniden hafızasızlaştırma ve buna uygun tarih ve toplum anlatımının bilincine ya da bu gerçekliğin farkındalığına çağıran içerden bir okuma gerçekleştirmek istiyorum. Yozgat bilindiği gibi milliyetçi ve muhafazakâr yapısı ile öne çıkan bir vilayet. Merkez ve daha sağdaki partilere her dönem yüksek destek vermiş bir yer. Yakın tarih anlatımında da bu haliyle ele alınıyor. O kadar kanıksanmış ki bu durum, mesela, başka bir vilayete gittiğinizde memleketinize soran birisine “Yozgatlıyım” cevabı verince peş peşe Türk-İslamcı yapıların övgülerini dinliyor ve tereddütsüz o mahallede konumlandırılıyorsunuz. Bu yazıda, Yozgat’a dair bugüne kadar pek anlatılmayan şeyler anlatmayı, 12 Eylül dönemi ve öncesi süreçte mücadele eden ve hayatlarını yitiren Yozgatlı devrimcileri anmayı istiyorum. Zira çoğunluğun içinde eritilen, görünmez kılınanlar için ve onlar adına diyecek sözüm var.

MEHMET TAMER

3 Eylül 1979 tarihinde Ankara Esat’ta faşistlerce pusu kurularak katledildi. 1960 doğumlu olan Mehmet Yozgat’tan Ankara’ya taşındıktan sonra gecekondu çalışması yürütür. Bağcılar’dan Esat’a doğru bakarken, hep yanık bir türkü tutturur. Yozgat türküsüdür, söylediği. “Çamlığın başında tüter bir tütün, acı çekmeyenin yüreği bütün.”

Mehmet’in annesi Necla Hanım’ın günleri, Yozgat Eğitim Enstitüsü’nde okuyan solcu gençlere tencere tencere yemek pişirmekle geçmiştir. Ankara’da da böyle devam etmiştir. Mehmet’in yoldaşlarını, Yozgat halkının vazgeçilmez kış yemeği “arabaşı” ile tanıştırmıştır. Mahallede yazılamaya çıktığında sırtından saplanan kurşunlarla hayatını kaybeden evladının ölüm haberi onun hayatını tümüyle değiştirmiştir.

ŞÜKRÜ BAĞCI (1956 – 15 Şubat 1979)

TÖBDER’li öğretmenlerin etkisiyle devrimci fikirlerle tanıştı. Yozgat’ta Eğitim Enstitüsü’nde okurken mücadelesi büyüdü. Okuldaki faşist işgalin kırılmasında yer aldı. Merkez Tuzyaka mahallesinde silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Köylü çocuğu Şükrü kendi sınıfının bilincinde yaşadığı yeri cennet yapmak isteyenlerdendi. Şükrü’nün cenazesinde binler yürüdü Yozgat’ta.

ÖMER AYDOĞMUŞ (12 Şubat 1981)

Boğazlıyan’da doğup büyüyen Ömer Aydoğmuş, İzmir’de devrimci mücadelesini sürdürdü. Yakalandıktan 10 gün sonra fenalaştığı ve hastaneye giderken yolda hayatını kaybettiği söylendi. Mahkeme heyeti Ömer Aydoğmuş’un yakalandığı gün TRT İzmir televizyonunun çektiği görüntüleri ortaya çıkarmadı hiçbir zaman. Yakalandığı andan karakola götürülene kadar ciddi işkence gördü. Genelkurmay Raporu ile Adli Tıp Raporu ölüm nedeni konusunda çelişiyordu. Babası Numan Aydoğmuş’un kalbi de oğlundan 13 ay sonra durdu.

ADNAN ŞAHİNGÖZ (1954 – 15 Aralık 1977)

Ankara’da devrimci öğrencilerin toplandığı Albayrak Kahvehanesine faşistlerin yerleştirdiği saatli bombanın patlaması sonucunda katledildi. Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi öğrencisi idi. Albayrak Kahvesi faşist işgal altındaki okula devrimci öğrencilerin toplanıp gittiği mekandı. Yerköy ilçesi Saray köyünden olan Adnan Şahingöz memleketinin insanının ele güne muhtaç edilmesi için hazırlanacak neoliberal-kapitalist dönüşümün uygulanması uğruna yapılan “yol temizliğinde” genç yaşında bir tohum gibi toprağa düştü.

İHSAN ÇETİNTAŞ (25 Temmuz 1983)

İhsan Çetintaş, Yenifakılı Bektaşlı’dandı. Trabzon’da üniversite öğrencisiydi. 12 Eylülcüler hakkında idam kararı verdi. Erzurum cezaevinde hücrede gördüğü işkencelere dayanamayıp intihar ettiği söylendi. Bu arada idam cezası bozuldu.

İSKENDER ŞENOL (4 Kasım 1979)

163 Kurşun

Halkın öyküsüyle duydum şanını

Faşistler çevirmiş, dört bir yanını

Gönlümüzde yaşatırız anını

Bu bizim kahraman İskender Şenol

İskender Şenol, 1954 yılında Yozgat Kazankaya’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlkokulu Kazankaya’da, Ortaokulu Çekerek’te bin bir zorluk ile bitirdi. Tokat Öğretmen Okulu sınavını 4. olarak kazandı. Tokat Öğretmen Okulu’ndan mezun olduktan sonra Ordu’da öğretmenlik görevine başladı. Daha sonra Çorum’a tayin oldu. Çorum’dan da memleketi Kazankaya’ya tayin oldu. Bölgede yaptığı çalışmalar, gençlik ve bölge halkıyla kurduğu iyi ilişkiler, kooperatifçilik ve tanzim satış ile ilgili attığı adımlar çevredeki çıkar çevrelerini ve stokçuları rahatsız etti. 4 Kasım 1979 tarihinde yüzlerce silahlı faşist tarafından kuşatıldı. Ovada, pancar kantarı olarak kullanılan bir odaya sığındı. Çatışma İskender Öğretmen ile yüzlerce silahlı faşist arasında başladı. Sabah saat 10:00’da başlayan çatışma öğleden sonra saat 14:00’e kadar sürdü. İskender Öğretmen son mermisine kadar direndi. Mermisi bitince faşistler sığındığı odaya yanan piknik tüpü atarak onu katlettiler. Otopsi için hastaneye kaldırılan İskender Öğretmen’in vücudundan 163 kurşun çıkartıldı.

Kuşkusuz adını öğrenemediğim çok insan vardır. Sadece katledilen değil, memleketini terk etmek zorunda kalan, işkenceler gören, mahpuslarda yatan, aşını ekmeğini kaybeden, her türlü bedeli ödeyen binlerce insan vardır. Bugünün moda tabiri ile Yozgat’ın “toplum sosyolojisi” bir zamanlar böyleydi. Türlü tartışmalarda ve açıklamalarda önümüze çıkan bir “fikir” var : Toplumların hiç değişmediği, değişemeyeceği ve özellikle ülkemiz taşrasının geçmişten günümüze “sağcı” olduğu kabulü ve dayatması var adeta. Siyasette ve mücadelede sağcılaşmayı önerenler için ve bu “öneri”ye gelen eleştirileri boşa düşürmek için çırpınanlar ve Anadolu’nun binlerce yıllık mücadele tarihinin, tıpkı 1980 öncesi Yozgat’ta ortaya çıktığı gibi, bir yerlerde ve bir zamanda ortaya çıkacağı gerçeğini görmezden gelip, hatırına dahi getirmeye çekinenler için yeni bir belleğe ihtiyaç olduğu kesin.

Türklük Sözleşmesi mi? Devlet Sözleşmesi mi?

Bir Türk Türk olarak Türklük Sözleşmesi’ne muhalefet edebilir mi?* Ya da Türklüğün, Türklük halleri ve pratiklerinin Türk devleti ve Türk milliyetçiliğini yeniden üretmeyen biçimleri olabilir mi? Bu soru Barış Ünlü’nün haklı olarak çokça tartışılan Türklük…

Prekaryalaşan Türkiye

Ülkemiz iş cinayetleri/kazaları konusunda Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada, dünyada ise ikinci sırada. Bu yıl yani 2022 yılı ilk dokuz ayı itibarıyla 1359 insanımızı iş cinayetleri sonucu kaybettik. Yani ayda ortalama 151 işçimiz, iş cinayetleri…

2 Yorum

    Tebrikler yoldaş güzel bi yazı olmuş, Yozgat’ın sorunlarına bu açıdan bakmak etkileyici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir