Ulus Analitiğine Kısa Giriş: Ulus, Sermaye-Devletin bir Uzantısı Mıdır?

Tahmini Okunma Süresi: 8 dakika

Ulus Analitiğine Kısa Giriş: Ulus, Sermaye-Devletin bir Uzantısı Mıdır?

Ulusu milliyetçilikten bağımsız ve hatta ona karşı düşünmek mümkün müdür? Ulus, sermaye-devletin mantıksal bir uzantısı mıdır ya da onun bir gereği midir? Bu soruları yanıtlamaya girişmek için ulus ve milliyetçiliğin tanımlarına ulaşmak gerekir. Bu yazı, bu “büyük” sorular etrafında teorik bir egzersizdir. Aşağıda, gündelik düzeyde birbirleriyle çeşitli şekillerde iç içe geçebilen 3 ideal tip üzerinden bir tartışmaya girişiyorum.

Haysiyetin Şerefi İkamesi ve Ulus

Modern öncesi toplumsal hiyerarşinin temeli; bireysel temeldeki yetenek, başarı, çalışma, gayret farklılıkları değildi. Birey içine doğduğu grup ile tanımlıydı; gruplar da, verili alınan, esnetilemeyen, değiştirilemeyen imtiyazlar ve  ayrıcalıklar üzerinden hiyerarşik bir dizilime tabiydi. Bu dizilimdeki belirleyici ayrım çizgisi yöneten ve yönetilen toplulukları, halkı ve elitleri birbirinden ayıran çizgiydi. Çizginin iki yanının birbirinden kapatılamaz bir mesafeyle ayrılmasının, yönetici elitlerin sıradan halkın üzerinde seçime tabi olmayan bir otorite kurmasının toplumsal meşruiyeti ideolojik bir boyuta sahipti ve bu ideolojik boyutta yönetici elitlerin sıradan halkta olmayan şerefe (honor) sahip olduğu düşüncesi önemli bir rol oynuyordu (Taylor 1992: 27).

Modern ulus kavramının ortaya çıkışındaki kritik dönüm noktası; yönetici elitler ve yönetilen halk arasında eşitsiz bir şekilde dağılan şerefin yerini, ayrımsız olarak herkesin paylaştığı düşünülen haysiyetin (dignity) almasıdır. Bu dönüşümün ilk sonucu “halk” ve “ulus “un eşitlenmesi olmuştur. Modernitenin eşiğinde tüm Avrupa dillerinde “halk”, toplumun hiçbir otoritesi olmayan alt sınıflarına atıfta bulunuyordu: “ayaktakımı” veya “pleb” ile eşanlamlıydı (Greenfeld 2016: 11-12). Oysa Kıta Avrupası’nda en azından on sekizinci yüzyılın ortalarına kadar “ulus” karar verici elitleri tanımlamak için kullanılıyordu. Her ne kadar seyrek kullanılıyorduysa da kullanıldığı her yerde yalnızca soylulara işaret ediyordu  (Greenfeld 2019: 16). Herkesin paylaştığı haysiyetin yönetici elitlere mahsus bir ayrıcalık olan şerefi ikame etmesiyle birlikte “halk” ile “ulus”un eşitlenmesi, daha önce ayak takımı olarak görülen sınıfları sembolik olarak seçkinlerin saygınlığına yükseltti ve onlara seçkinlerin otoritesini bahşetti (Greenfeld 2016: 12).

O halde kritik sorularımız, herkesin paylaştığı bu haysiyet nosyonunun temelinin ne olduğu, nasıl bir dönüşüm sonucunda şerefi ikame ettiği, bu ikamenin nasıl bir nedensellik içinde ulusu mümkün kıldığıdır? Burada kapitalist toplumsal düzenin, yani sermaye-devletin nasıl bir işleyişe sahip olduğuna, bu işleyişin üzerine kurulduğu norma bakmak gerekir.

“Yapısal mantığı içinde sermaye, genişletilmiş yeniden üretim ve ilkel sermaye birikimi üzerinden mülksüzleştirdiği, yaşam dünyalarından, geleneksel-yerel cemaat bağlarından mahrum bırakarak biyolojik/çıplak hayatlarına indirgediği kitlelelerin biyolojik/çıplak hayatlarını özgürlükleri ile mübadele ederek onları ücretli kölelerine dönüştürür” (Yurtseverce 2021). Yani ölüm ya da kölelik seçeneğini sunar. Keza “yapısal mantığı içinde devlet, bireyleri sahip oldukları zor araçlarından ve geleneksel-yerel cemaat zırhından soyutlayarak onları biyolojik/çıplak hayatlarını koruma ve güvence altına almak karşılığında kendine tabi kılarak birey-tebası haline dönüştürür” (Yurtseverce 2021). Yani ölüm ya da kulluk seçeneğini sunar.

Sermaye ve devlet bireyleri sadece çıplak hayatlarına indirgemekle kalmaz. Sermaye ve devlet çıplak hayat üzerinden işler. Çıplak hayatı kapitalist modernitenin nihai ve en yüksek değeri olarak kurarlar: “Bugün siyaset, hayattan başka değer tanımıyor” (Agamben 2013: 19). Sermaye ve devletin mülksüzleştirici şiddetinin nihai sınırı çıplak hayattır. Biyo-politika, sermaye ve devletin işleyişinin ayrılmaz bir parçasıdır. O halde, sermaye-devlet tarafından yapılandırılan kapitalist modernitede, herkes için eşit derecede ortak olan ve sosyal geçmişlerinden bağımsız olarak onlara değer/haysiyet kazandıran şey çıplak, biyolojik hayattır.

“Sadece elitlerin değil, tüm statü gruplarından ve sınıflardan insanların eşit saygınlığa sahip olduğu” şeklindeki yeni fikri ulusa götüren dolayımın kavramları nelerdir o halde? Burada iki düşüncenin altını çizmek gerekir. Birincisi, temel insani haklar düzeyinde bireylerin statü eşitliği ve bu hakların ötesindeki statü farklılaşmasının da ancak kişilerin şahsi emekleriyle kazanılabilir ve kaybedilebilir olmak koşuluyla kabul edilebilir olduğu düşüncesi. Modern dönemde statünün temelleri, katı tabakalaşma sistemlerinde belirleyici olan soy soptan farklı olarak bizzat bireysel başarıya ve yetkinliğe dayalıdır (Greenfeld 2016: 1). Bu durum, hak edilmemiş statülere dayalı her türlü üstünlük iddiasını gayrimeşrulaştırır. Liyakat kavramı bu zeminde mümkün olur.  İkinci önemli düşünce, bireyin kendi kaderini kendi tayin edebileceği düşüncesidir. Kişi içine doğduğu statüye hapsolmayacaksa, onun tarafından belirlenmeyecekse “kendi kendisinin yapıcısı olmuştur” (Greenfeld 2019: 17). Yani kendi kaderini kendi tayin etmek imkanı ve zorunluluğuyla başbaşadır.

Birey düzeyinden toprakla sınırlı bir varlık düzeyine genişletildiğinde, statüde eşitlik/esneklik ve kendi kaderini tayin hakkı ilkeleri bizi ulusun şu asgari tanımına götürür:  “Temelde eşit bireylerin… egemen topluluğu” (Greenfeld 2017: 8). Tam bu noktada, ulus ve sermaye-devlet arasındaki bağın doğasını netleştirmek üzere bir dizi soruyu ileri sürmeliyiz: Eğer sermaye-devlet yaşamları çıplak hayata indirgeyerek çalışıyorsa, çıplak hayat herkes tarafından eşit olarak paylaşılan haysiyetin temeliyse, herkes tarafından eşit olarak paylaşılan haysiyet, temel statü hakları düzeyinde homojen olan egemen bir halk olarak ulus fikrine yol açıyorsa, o zaman bu, ulusun, sermaye-devletin mantıksal bir uzantısı ya da onun gereği olduğu anlamına mı gelir?

Kapitalist Toplumsal Düzen, Irkçı Ulusçuluk ve Liberal Ulusçuluk:

Bu tarihsel-mantıksal akıl yürütmede sermaye-devlet ve ulus arasında zorunlu bir bağlantı var gibi görünmektedir. Ancak bu nedensellik zincirinde önemli bir süreksizlik anı vardır. Kapitalist toplumsal düzen bünyevi olarak oligarşiktir. Zira sermaye ve devletin kurucu dinamiği rekabettir. Rekabet süreci üretim araçlarını ve zor araçlarını sırasıyla sermaye ve devlet oligarşisinin elinde toplar. Yani kapitalist toplumsal düzen “temelde eşit bireylerden oluşan egemen halk”ı bir yandan tarih sahnesine çağırırken öte yandan da kendi eliyle çağırdığını yine kendisi kovalamaktadır. Bu kovalama işlemini de yine kendi yordamınca, yani çıplak hayat üzerinden hiyerarşiler kurarak yapar: Bazı hayatlar o kadar da kıymetli değildir, yani eşit statüyü ve kendi kaderini tayini hak edecek bir haysiyetten yoksundur. Tanınmaya değmezler. Irkçılık dediğimiz budur. Michel Foucault’nun tabiriyle “devlet ırkçılığıdır” bu (2002).

Toparlarsak: sermaye-devletin mantıksal uzantısı olan; temelde eşit statülü ve kendi kaderini tayin hakkına sahip bireylerden oluşan egemen ulus değil, temelde eşit statülü ve kendi kaderini tayin hakkına sahip bir egemen grubun ırkçı ulusudur. Bu ırkçı ulus, yatay düzeyde iç ve dış sömürgeler, dikey düzeyde sınıfsal tahakkümler ve tüm toplumu kesen bir düzeyde toplumsal cinsiyet hiyerarşileri üreterek kurulur. Yani sermaye-devletin kurucu ayakları olduğu oligarşik kapitalist toplumsal düzenin organik ideolojisi ırkçı ulusçuluktur. Ancak kapitalist toplumsal düzenin oligarşik karakterinde temellenen ırkçı ulusçuluğu bugün Avrupa sömürgeciliği ve Nasyonal sosyalizm dönemlerinde icra edildiği gibi kamusal savunusu açıktan yapılabilir, dört başı mamur bir meşru ideoloji olarak teşhis etmek çok durumda mümkün değildir. Zira sınıfsal, ulusal, ve toplumsal cinsiyet düzeylerinde verilen mücadelelerle ırkçı ulusçuluğa karşı bazı tarihsel kazanımlar elde edilmiştir. Dolayısıyla oligarşik kapitalist toplumsal düzenin organik ideolojisi olan ırkçı ulusçuluğu çoğu kez yasalar ve anayasalar düzeyinden ziyade fiili uygulamalar ve politikalar düzeyinde teşhis edebiliriz.

Burada bir ikinci toparlamaya gidecek olursak; temelde eşit statülü ve kendi kaderini tayin hakkına sahip bireylerden oluşan egemen ulus, ki buna liberal ulusçuluğun ulusu denilebilir, sermaye-devletin içkin bir eleştirisidir; bu ulusçuluk tipi en saf/ideal halinde sermaye ve devletin normatif zemini olan çıplak hayat üzerine kurulu temelde eşit statülü ve kendi kaderini tayin hakkına sahip bireylerden oluşan egemen ulus fikrine dayanarak sermaye-devletin organik ideolojisi olan ırkçı ulusun sömürgeci ve patriyarkal dışlayıcılıklarına/şiddetine tamamen ve sınıfsal tahakkümüne bu tahakkümün çıplak yaşamı doğrudan tehdit eden aşırılığını sınırlamak üzere direnir. Bu çizginin en ileri ifadesi olan çokkültürcü sosyal demokrasi; ırkçı ulusalcılığın sınıfsal tahakkümüne direnişini, çıplak hayatı doğrudan tehdit eden aşırılığın savuşturulmasıyla tanımlı negatif statü haklarını savunmakla sınırlamaz ve eşit statülü, kendi kaderini tayin hakkına sahip haysiyetli bireyin aktif biçimde sosyal devlet yolu ile tahkimi noktasına değin uzatır. Bu çizginin Türkiye’deki ideal temsilcisi HDP’dir.

Son  bir toparlamayla; bütün bunlar şu anlama gelir:  ırkçı ulusçuluk kapitalist toplumsal düzenin mantıksal bir uzantısı, gereği ve zorunlu bir tamamlayıcısıysa, temelde eşit statülü ve kendi kaderini tayin hakkına sahip bireylerden oluşan egemen ulusa dayanan liberal ulusçuluk da  kapitalist toplumsal düzenin bir yapısal nedensellik zinciri içinde gerektirdiği, çağırdığı muhalefet tarzıdır.

Bugün tam anlamıyla bir oligarşik kapitalist toplumsal düzenin hakim olduğu Cumhur İttifakı’nın Türkiye’sinde tam teşekküllü bir ırkçı ulusçuluk hüküm sürmektedir. Kürt ve Alevi meselesinde ırkçı ulusçuluğun iç-dış sömürge siyaseti açık ideolojik-kurumsal referanslar sürdürülmekte ve temelde eşit statülü ve kendi kaderini tayin hakkına sahip bireylerden oluşan egemen ulus fikrinin gerektirdiği eşit vatandaşlık ilkesi çiğnenmektedir. Irkçı ulusçuluğun toplumsal cinsiyet faslındaki icrası kadınların toplumsal-siyasi-ekonomik yaşama eşit haklarla katılımını sayısız yolla engellemekle sınırlı kalmayan bir şekilde, kadınların bizatihi yaşam hakkını savunmaktan aciz, hatta buna isteksiz ve en son İstanbul sözleşmesinin askıya alınmasında görüldüğü üzere açık ideolojik ve kurumsal güvencelerle yürütülmektedir. Irkçı ulusçuluğun sonuçları açısından belki de en acımasız veçhesi sınıfsal tahakkümdür. Emekçi yaşamları değersizleştiren/tehdit eden sermayenin azami kar ve rekabet devinimi her yolla desteklenirken, tehdit altındaki bu yaşamları korumak üzere yapılması gereken denetlemeler yapılmamakta, alınması gereken önlemler alınmamakta, yatırımlardan kaçınılmakta, harcamalar azaltılmakta, işçi sınıfı ve halkın öz örgütleri üzerinde baskılar kurulmaktadır. İş cinayetlerinde, iş hastalıklarında, depremde çürük binaların enkazları altında, çeşit çeşit felaketlerde ölen ya da engelli kalan on binler ırkçı ulusçuluğun kurduğu sınıfsal tahakkümün kurbanlarıdır.

Radikal Cumhuriyetçi Yurtseverliğin Ulusu:

Bu noktada tartışmanın başında sorduğumuz soruya geri dönelim: Ulusu, sermaye-devletten bağımsız ve hatta ona karşı düşünmek mümkün müdür? Burada yürüttüğümüz tartışmanın terimleriyle bu soruyu yeniden ifade edecek olursak, ulusun milliyetçilikten ayrıştırılıp ayrıştırılamayacağı ve hatta sermaye-devlete karşı ileri sürülüp sürülemeyeceği sorusu, doğuştan gelen statü farklılaşmasına izin vermeyen ulus üyelerinin eşitliği ilkesinin sınıfların (kapitalizmin) ve ulusun kendi kaderini tayin etme ilkesinin dışsal bir dayatma olarak devletin yadsınması noktasına kadar radikalleştirilip radikalleştirilemeyeceği sorusudur. Bu radikalleştirme işleminin yapılabilmesi ancak bir süreklilik ve kesinti içinde mümkün olur. Süreklilik gerekir, zira kapitalist toplumsal düzenin çıplak hayat üzerinden genelleştirdiği “haysiyet sahibi insan” mevhumu, ki ulus fikrinin mümkünlüğünün zeminidir bu, korunmalıdır. Öte yandan kopuş da şarttır, zira söz konusu olan kapitalist toplumsal düzenin bir bütün olarak olumsuzlanmasıdır.

“Haysiyet sahibi insan” mevhumunu alıkoyarken kapitalist toplumsal düzeni bir bütün olarak aşmaya yönelen, ne ırkçı ulusçulukla ne de liberal ulusçuluk ile ilişkilendirilemeyecek, sermaye-devlet ve onun oligarşik kapitalist toplumsal düzeninin yapısal mantığından türemeyen bir ulus-çu siyasal biçim vardır: radikal cumhuriyetçi yurtseverlik (Viroli 1997). Radikal cumhuriyetçi yurtseverlik sermaye-devletin kapitalist toplumsal düzeninin eşitsiz “toplum”unun (Gesellschaft) ütopik ötekisi olarak cemaat (Gemeinschaft) üzerine kuruludur. Bu şu anlama gelir: Gemeinschaft tarihsel olarak kapitalizm öncesi bir toplumsallık tipi olarak anlaşılmamalıdır. Cemaate atfettiğimiz, onu tanımlayan sıfatların tamamı, örneğin eşitlikçiliği, kendi kendisini dışsal bir zora (devlet) ihtiyaç duymadan yönetebilir olması, yabancılaşma içermemesi, kapitalizm öncesinin baskın toplumsallık tipinin ifadeleri olmaktan çok kapitalist “toplumun” olumsuzlanmasının terimleridir. Demem o ki, cemaat ancak modern kapitalist düzenin “toplum”una kıyasla ve zıtlıkla tahayyül edilebilir, kendinde bir içeriği yoktur. Radikal cumhuriyetçi yurtseverliğin süreklilik ve kesinti diyalektiğinin görünürlük kazandığı yerdir burası: Kendinde, pozitif bir içeriği olmadığı, varlık sahasına ancak kapitalist toplumsal düzenin olumsuzlanması üzerinden çıkabildiği oranda radikal cumhuriyetçi yurtseverlik kapitalist toplumsal düzeni öngerektirir. Öte yandan, kapitalist toplumsal düzenin tam bir olumsuzlanması olarak ondan bir kopuştur da.  Kısaca cemaat (radikal cumhuriyetçi yurtseverliğin ulusu), kapitalizm öncesi  romantizmine ait değildir, kapitalizm sonrası bir ütopik toplumsallık arzusunun ufkudur.

Radikal cumhuriyetçi yurtseverliğin cemaat olarak ulusu, kapitalist toplumun ütopik olumsuzlanmasının sunduğu ufuktan geriye dönük olarak bugünde kurulan ve dolayısıyla kendini gerçekleştirmesinin yolu kapitalist toplumun şimdisindeki adaletsizliklere/şiddete/eşitsizliğe mücadeleden geçen bir toplumsal öznelliktir. Ulus-cemaat, gelecek yönelikliği ya da ütopik ufuktan geriye dönüklüğü içinde düşünülmediğinde bugünkü adaletsizliklere ve eşitsizliklere gözümüzü kapamayı mümkün kılan, ağrı kesici, telafi edici bir muhafazakar muhayyelliğe kaçış olarak anlaşılabilir ancak. Ulusun cemaat olarak tahayyül edilmesinin protest potansiyelini tanımasına rağmen ulusu son tahlilde, yine de, muhafazakar işlevli olarak teşhis ettiğinde Kojin Karatani’nin aşamadığı eşik tam da buydu (2014: 220). Şunun altını kalınca çizelim o halde: Radikal cumhuriyetçi yurtseverliğin ulusu salt “tahayyül edilen” değil, esasen “umut edilen” bir cemaattir; henüz yoktur, olması ihtimal dahilindedir.

Bu cemaatin umut edilmesini mümkün kılan karşılaşmanın en az 3 öğesi tanımlanabilir (Yurtseverce 2023). Birinci öğe, modern devletin fiziksel ve sembolik sınır inşasıyla içeriyi dışarıdan ayırt ederek oluşturduğu “toplum”dur/ “biz”dir/ortak kimlik çerçevesidir. İkinci öğe, kapitalist toplumsal düzenin toplumsal içeriği ve oligarşik biçimi arasındaki çelişkinin ürettiği yapısal meşruiyet krizidir. Bu meşruiyet krizi, tarihte hiç olmadığı kadar insanların hayatlarına müdahil olarak işleyen bir iktidar sisteminin müdahilliğinin toplumsal uzamıyla sistemin oligarşik karakteri nedeniyle bu müdahalenin bir azınlık dayatması biçimini almasının yarattığı demokratik açıktan kaynaklanmaktadır. Üçüncü öğe, sermaye-devletin parçaladığı, çözmeye çalıştığı, ama asla bütünüyle yok edemediği kapitalizm öncesi dönemin komünal gelenekleri, değerleri, ilişkileri, yapılarıdır. Radikal cumhuriyetçi yurtseverliğin ulus-cemaati; “biz”in,  kapitalist toplumsal düzen içinde süregiden komünal tarihsel ilişki ve değerlerden güç alarak ve kapitalist toplumsal düzenin toplumsal içeriği ve oligarşik biçimi arasındaki çelişkinin ürettiği yapısal meşruiyet krizinin daveti üzerine oluşturmuş olduğu devrimci öznenin adıdır. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin ([1965] 2012) mantığını takiple söyleyecek olursak, barbarların devrimci komün geleneği radikal cumhuriyetçi yurtseverlikte yeni bir bedene bürünmüştür (Cörüt 2021: 34).

Önümüzde duran görev bu bedeni güçlendirmektir.


BİBLİYOGRAFYA

Agamben, Giorgio. 2013.  Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, çev. İsmail Türkmen. İstanbul: Ayrıntı.

Cörüt, İlker. 2021. “Hikmet Kıvılcımlı’s History Thesis and the Nation-Form.” Beyond Nationalism and the Nation-State: Radical Approaches to Nation içinde, der. İlker Cörüt ve Joost Jongerden. London: Routledge.

Foucault, Michel. 2002. Toplumu Savunmak Gerekir, çev. Şehsuvar Aktaş. İstanbul: Yapı Kredi.

Greenfeld, Liah. 2016. Advanced Introduction to Nationalism. Cheltenham: Edward Elgar Publishing.

Greenfeld, Liah. 2017. Milliyetçilik: Moderniteye Giden 5 Yol, çev. Abdullah Yılmaz. İstanbul: Alfa.

Greenfeld, Liah. 2019. Nationalism: A Short History. Washington, D.C.: Brookings Institution Press.

Karatani, Kojin. 2014. The Structure of World History: From Modes of Production to Modes of Exchange. Durham and London: Duke University Press.

Kıvılcımlı, Hikmet. [1965] 2012. Tarih Devrim Sosyalizm. İstanbul: Derleniş Yayınları.

Taylor, Charles. 1994. “The Politics of Recognition.” Multiculturalism içinde, der. Amy Gutmann. Princeton, NJ: Princeton University Press.

Viroli, Maurizio. 1997. Vatan Aşkı, Yurtseverlik ve Milliyetçilik üzerine Bir Deneme, çev. Abdullah Yılmaz. İstanbul: Ayrıntı.

Yurtseverce. 2021. Yurtseverce Sözümüz. https://yurtseverce.com/yurtseverce-sozumuz/

Yurtseverce. 2023. Yurtseverce Sözümüz.  https://www.youtube.com/watch?v=22EhLA9bY9s

Yurtseverlik bir İman Meselesidir!

Yurtseverlik, ulusun cari gerçekliğine en sert ve keskin mesafeyi alabilirken, aynı anda ve bir başka düzeyde ulusla aşırı bir özdeşleşme gerektirir. Bunun pratik devrimci karşılığı şudur: ancak sermaye, devlet ve tahakküm yapıları tarafından yapılandırılmış aktüel…

İkinci Yüzyıla Girerken Kemalizm’e Bakışlar

Kemalizm’in buralara “düşmesi” aslında tarihsel bir sapma değil, mukadderat idi bana göre. Yola çıkışında onu bu hale mecbur eden bir küçük burjuva radikali damar vardı. Müdafaa-i hukuk’tan başlayan o sınıfsal dinamik, belli bir yerde uzun…

1 Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir