Sincan Neden Bir İç Yerleşimci Kolonisidir?

Tahmini Okunma Süresi: 12 dakika

2000’li yılların ortalarına gelindiğinde, Güney Sincan’daki birçok ilçede, tarıma elverişli arazilerin büyük bir kısmının hakları yerel parti kurumları içindeki birkaç nüfuzlu kişiye aitti. Bu da aslında bu ilçelerdeki Uygurların çoğunun maraba olarak yaşadığı anlamına gelmektedir: toprakları ve işleri büyük ölçüde yerel otoritelere aitti. Pek çok Uygur çiftçi, yahut da onların çocukları, civar beldelerde, zaman zaman da büyük Urumçi kentinde, ya göçmen tarım işçiliği ya da küçük ölçekli ticaret yapmaları için baskıya maruz kalmışlardı. Sistem önce toprak etrafında -özellikle Uygur ve Kazakların topraktan çıkarılması- ardından geriye kalan toplumsal kurumlar ─bankacılık, eğitim, dini sistem, sağlık sistemleri ve nihayetinde aile ve hane yapısı─ üzerinde yoğunlaştıkça; mülksüzleştirme, maddi dünyalarının ellerinden alınması, insanların bir halk olarak kendini yeniden üretme yeteneklerini tehdit eden bir tahakküm ilişkisi ile birleşti. İstikballerini sorgulatan şey, tam da kendi geleneklerini uygulamaya dökmelerine ve nesilden nesle aktarmalarına yönelik bu tehdittir.

Çeviren: Pınar İçer

Redakte eden: Bartu Şanlı

Bu makale Darren Byler‘ın Terror Capitalism: Uyghur Dispossession and Masculinity in a Chinese City kitabından (Terör Kapitalizmi: Bir Çin Şehrinde Uygur Mülksüzleştirilmesi ve Erkekliği, Duke Üniversitesi Yayınları, 2021) uyarlanarak yazılmıştır.*

Güney Sincan’da Altı Şehir[1] diye bilinen ve Uygurların çoğunlukta olduğu bölgelerin dönüşümü, önce 1950’lerde Uygur ve Kazak toplumsal yaşamındaki sistematik politik değişikliklerin başlamasıyla, ardından 1990’larda kaynak çıkarma altyapısı, sınai tarım, Han yerleşimcileri ve Çin pazarının Uygur yaşamının tüm çehresini değiştirmesiyle dalgalar halinde gerçekleşti.

Hotan’da 2015 yılında, görüştüğüm yaşlıca bir Uygur çiftçi, mevzubahis süreci ağaçların yaşamı üzerinden örneklendirmektedir. Ona göre, Uygur anavatanında üç nesil ağaç varmış.

İlk olarak, 1949’da Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan önce geriye kalan ağaçlar vardı. Bu ağaçlar oldukça nadirdi ve kutsal olarak görülüyordu.

İkinci nesil, 1950’lerin sonlarında, Büyük İleri Atılım dönemi boyunca çalışma tugayı (大队 dàduì) olarak organize edilmiş köylere dikilen ağaçlardan oluşuyordu. Bu dönemde, Uygur çiftlikleri komünler halinde bir araya getirildi ve çiftçiler müstakil çiftlik evlerinden, evlerin çoğunlukla aynı yükseklikte olduğu ve zaman zaman hasılatlarını paylaştıkları köylere taşındılar. 2015’e gelindiğinde, bu yeni çiftliklere dikilen ağaçlar oldukça uzamıştı, lakin bu ikinci nesil ağaçların birçoğu üçüncü nesil ağaçlarla değiştirilmişti.

1990’lar ve 2000’lerde dikilen bu yeni ağaçlar “Kuzeybatı (西北大开发 xīběi dà kāifā) ve Batı’ya açılım (西部大开发 xībù dà kāifā)” ağaçları idi. Görüştüğüm insanlar bu ağaçları aynı zamanda “yatırım”[1] ağaçları olarak da nitelemektedir. Pek çok durumda Sincan’da, taşra yönetiminin en yaygın biçimi olan çalışma tugayları bu genç ağaçların işlenmesine yönelik hakları köylülere satmıştır. Bundan yıllar sonra, belli bir noktada ağaçları kesmelerine ve kerestelerin kârından faydalanmalarına müsaade edilecektir.

Yaşlı adam bu noktada iç geçirmektedir. “Ağaç alıp satan bu insanların unuttuğu şey, ağaçların içinde atalarımızın ruhlarının barındığıdır. Evlerimizin eşiklerini inşa etmek için her zaman ahşap kullandık ama bunu ağaçlara duyduğumuz saygıdan ve evimizi kötü ruhlardan korumanın bir yolu olarak yaptık. Bugün ise bu saygı kayboldu.” Uygurlar, kutsal topraklarına (Uygurların “yatırım ağaçlarını” tanımlamak için kullandıkları asıl sözcük olan) sermaye kaynağı gibi davranmaya başladıklarında, toprağın derin tarihiyle olan ilişkileri parçalanır.

Ağaçların değerine dair Uygur çiftçilerinin zihinlerinde ortaya çıkan bu maddi dönüşüm, Uygur toplumsal yeniden üretiminde meydana gelen daha geniş yapısal düzenleme ve dönüşümlerin bir örneğiydi. 1950’ler ve 60’larda çiftlik evlerinin komünal köylere dönüştürülmesi ve ardından 1990’lar ve 2000’lerde Sincan’ın güney kesimleri boyunca otoyol ve demiryollarının gelişi, bu geniş ölçekli dönüşümün ilk habercileriydi. Bu fizikî altyapı dönüşümlerinin ikinci dalgası, Doğu Çin’de büyüyen endüstriyel ekonomiyi beslemek amacıyla petrol ve doğalgaz rezervlerini hedef almaktaydı.

Sincan gibi bir sınır bölgesinde gerçekleştirilen kamulaştırma faaliyetlerinin – yasal hale getirilmiş arazi gaspları, banka ve okulların ele geçirilmesi ve cebirle çalıştırma gibi – ekonomiye hizmet eden devlet sermayesinin tarafsız müdahalelerinden ibaret olmadığını vurgulamak önemlidir. Bu kamulaştırma faaliyetleri, esasen toplumsal eşitsizlik ve kar maksimizasyonu ile birlikte düşünülmesi gereken devletin ülkenin geri kalan bölgelerinde yaşayan çiftçilerin topraklarına el koyması durumu ile pek de aynı değildir. Bu kamulaştırma süreci, Uygur ve Kazakların atadan yadigâr topraklarında gerçekleşmesinden ötürü, dilleri, inançları ve etno-ırksal fenotipleri nedeniyle farklı olarak işaretlenmiş insanlar üzerinde tahakküm ilişkisi kurmaktadır.

Sincan’da kamulaştırma, salt zarar tazminatlarının ödenmemesi değil geleneklerin gayrimeşru hâle getirilmesi ve kutsal toprakların mülkiyete dönüştürülmesi sürecidir. Petrol ve doğalgaz boru hatları, demiryolları ve sanayi çiftlikleri, Çin’in diğer bölgelerinden gelen yerleşimci nüfusları yerel politika ve ekonominin merkezine oturtan yeni bir hizmet sektörü ve pazarı harekete geçirdi.

Sincan’ı Çin devletinin içinde modern bir yerleşimci sömürgesi haline getiren tam da bu üç unsurdur: maddi mülksüzleştirme, kurumsal tahakküm ve yerleşimci işgali.

KUZEYBATIYA AÇILIM

1990’larda Uygur ve Kazakların yaşam tarzlarına yapılan müdahale daha da vahim bir hal aldı. Birçok Uygur, 1980’lerden önceki on yılı imkanların olabildiğince açık olduğu bir Altın Çağ olarak değerlendiriyor. O zamanlar, Reform ve Açılım dönemiyle kol kola gelişen göreli ekonomik, dini ve siyasi özgürlükler daha parlak bir gelecek vaat ediyor gibidir. Stalin’in Liú Shǎoqí’ye Çinli yerleşimcilerin Sincan’ı “işgal etmesi”[2] ve Müslümanların “aktifleşmesini” önlemek gerektiğine yönelik tavsiyelerine uygun olarak ve Maocu kampanyalar neticesinde bölgenin [Sincan’ın] kuzey kesimlerine göç eden pek çok Han yerleşimcisi Çin’in doğusundaki memleketlerine geri dönmüşlerdi. Ne var ki, Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de çöküşü ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile Çin’in devlet otoriteleri, Uygurların kendi kaderlerini tayin etme isteklerine dair artan gerginliklerle karşı karşıya kaldı. Aynı zamanda, Çin’in uzun zamandır kolonyal hasmı olan Sovyetler Birliği’nin parçalanması, Çin’in nüfuz alanını genişletmek için yeni alanlar sundu. Daha da önemlisi, enerji kaynaklarına ulaşmak adına yeni fırsatlar ortaya çıkmış oldu.

Uygur bölgesindeki devlet otoriteleri arasındaki başat endişe, Uygurların 1980’lerde elde ettikleri özgürlüklerin dört başı mamur bir kendi kaderini tayin hareketine dönüşme tehlikesiydi. Uygurların, Kırgızistan ve Kazakistan’da su yüzüne çıkan pazarlarla ticari ilişkilerinin artması ve Özbekistan ile dinsel ve kültürel etkileşiminin karşılıklı bir şekilde canlandırılması, Çin devlet otoritelerinin Uygurların 1950’li yıllarda kendilerine vaat edilen özerkliği talep etmeye başlayacaklarına dair daha fazla endişe duymaya başlamasına sebep olmuştur. Nihayetinde, Çin devletinin Orta Asya pazarlarını kontrol etme ve bölgedeki doğal kaynaklara erişimi satın alma girişimlerinin altında yatan amaç, Uygurları sınır-ötesindeki Türkik halklardan kasıtlı olarak izole etmeye yönelikti. Bu sırada (Haziran 1992), Çinli liderler Uygurların anavatanını ulusal ekonominin ihtiyaçlarına daha fazla hizmet edebilecek bir ticaret, kapitalist altyapı ve tarımsal kalkınma merkezine dönüştüreceklerine dair yeni bir politika programı duyurdular.[3]

Bu yeni tasarının temel vurgularından birisi, Sincan’ın Çin’in önde gelen pamuk üretim bölgelerinden biri hâline getirilmesine yönelik ihtiyaçtı. 1980’li yıllarda Doğu Çin’deki ticarî giysi üretimindeki üstel büyüme göz önüne alındığında, devlet otoriteleri ve piyasa güdümlü kamu iktisadi tekstil kurumları, dünya çapında artan Çin menşeli tişört ve pantolon talebini karşılamak adına ucuz bir yerli pamuk kaynağı bulmak konusunda kararlıydı. Çin’in Orta Asya’daki altyapı yatırımları 1991’de sadece 7.3 milyar yuan iken 1994’te 16.5 milyara ulaşmıştı.[3] Aynı dönem içerisinde bölgenin gayrisafi yurtiçi hasılası 15.5 milyar yuan ile yeni bir rekor elde ederek neredeyse ikiye katlanmıştı.

Bu yatırımların büyük çoğu Uygur anavatanını Çinin kuzey şehirlerine bağlayan altyapı projelerine harcanıyordu. Qiang Ren ve Yuan Xin’in belirttiği üzere bu süre zarfında Sincan, inşaat işçileri söz konusu olduğunda Pekin, Şangay ve Guangdong’dan hemen sonra Han yerleşimcilerinin dördüncü gözde yeri haline gelmişti.[5] 1995 yılına gelindiğinde çöl boyunca uzanan Taklamakan Otoyolu tamamlanmış, bu yol sayesinde vaha kenti Hotan ve Urumçi arasında bir bağlantı kurularak seyahat süresi yarıya indirilmiştir. 1999 yılına gelindiğinde demiryolu, Korla’dan Aksu ve Kaşgar’a kadar genişletilerek Uygur anavatanının en merkezî bölgesi doğrudan Han göçüne ve Çin ticaretine açık hale geldi. Bu süre zarfı boyunca, Urumçi’den Doğu Çin’e giden demiryollarının kapasitesi iki katına çıktı ve Uygur bölgesinden Doğu Çin’deki fabrikalara yapılan doğal kaynak ve tarım ihracatında çarpıcı bir artış yaşandı.

Altyapı inşa edilirken, yeni yerleşim politikaları da uygulamaya konuldu. Tıpkı sosyalist dönemin yerleşimci politikaları gibi, bu yeni projeler de hem Doğu Çin’deki aşırı kalabalığı hafifletmeyi hem de politik     sınırlar üzerindeki kontrolü merkezîleştirmeyi amaçlıyordu. Lakin daha evvelki nüfus transferlerinden farklı olarak, bu yeni yerleşimci hareketi aynı zamanda kapitalist genişleme tarafından yönlendirildi.

İlk defa olmak üzere, Sincan’daki Han yerleşimcilerine kazançlı doğal kaynak ekonomisi ve sermaye yatırımı yoluyla yukarı doğru hareketlilik vaat ediliyordu. İlk etapta bu teşebbüs ─ki resmî ismi “Kuzey Batıya Açılım”dır─[6] endüstriyel ölçekte pamuk üretimine odaklanmış idi. Devlet yetkili mercileri, bozkır ve çöl alanlarının hem Uygur çiftçiler hem de sayıları giderek artan Han yerleşimciler tarafından su yoğun pamuk ekimi için kullanılması üzere mali teşvikleri uygulamaya koydu.[7] Bu doğrultuda, Han çiftçilerinin Çin fabrikalarında kullanılmak üzere pamuk yetiştirmek ve işlemek üzere Sincan’a taşınmaları için teşvik programları başlatıldı.

1997 yılına gelindiğinde Sincan’daki pamuk üretim alanı 1990’larda kullanılan alan ile kıyaslandığında ikiye katlanmıştı. Bu genişlemenin büyük çoğunluğu Aksu ve Kaşgar arasındaki Uygur topraklarında[8] meydana geldi. On yıldan kısa bir süre içinde Çin’in Orta Asya bölgesi, ülkede tüketilen pamuğun yüzde 25’ini üreterek Çin’in en büyük yerli pamuk kaynağı haline geldi ve bu oran sonraki on yıllarda daha da arttı. 2020 yılına gelindiğinde Çin pamuğunun %85’i Uygur bölgesinde üretiliyordu.[.9]

İSTİMLAK VE TAHAKKÜM

Görünürdeki bu başarıya karşın, önemli birtakım endişeler baş göstermeye başladı. Bunların başında, üretim ve yerleşimdeki yeni değişimin Uygur nüfusunu etkileme tarzı geliyordu.

Pek çok Han yerleşimcisi, Sincan pamuk endüstrisindeki çalışmalarından nispeten yüksek ücretler alan kısa dönemli mevsimlik işçiler, sübvansiyonlu konut ile arazi verilen yerleşimciler ve daha büyük ölçekteki çiftliklerin yöneticileri olarak kâr elde etti. Ama birçok Uygur üretimdeki değişiklikten etkilenmekle birlikte aynı derecede faydalanmadı.

Yerel otoriteler, bir tür kitabına uydurulmuş hırsızlık ya da “kamulaştırma” olarak adlandırılabilecek el koyma ve tutuklama tehditlerini kullanmak suretiyle, alıcıların belirlediği ürün miktarlarını karşılamaları amacıyla çiftçileri, sahip oldukları ve birden fazla ürün ürettikleri çiftliklerini pamuk tarlalarına dönüştürmeye zorladı. Keza, yerel otoriteler çiftçiler ile kamu teşekkülleri arasında aracı sıfatına bürünerek, çiftçilerin ürettikleri pamuğu yalnızca bu alıcılara satmaları hususunda baskı yaptılar. Diğer yandan bu teşekküller de satın aldıkları pamuğu piyasa fiyatı ile Doğu Çin’deki fabrikalara satıyordu.

Birçok Uygur çiftçi yoksulluk ve bağımlılık sarmalına sürüklenirken, birçok Han yerleşimci (hepsi olmasa da) değişen ekonomik dengelerden faydalanmaya devam etti (Hanların bu konudaki deneyimlerine dair ayrıntılı bilgi için Tom Cliff’in çalışmasına bakınız.[10]). Doğu Çin’in hızla gelişen şehirlerinde ucuz enerji ve hammadde kaynaklarına duyulan ihtiyaç arttıkça; toprak gasplarıyla birleşen emek sömürüsü, şiddetlenen bir devlet tahakkümü ve istila ilişkisine yol açtı.

Tarihçi James Milward’ın da belirttiği üzere, Çin genelinde ekonomi katlanarak büyümüş olsa da, Uygurların kırsal gelirleri, insanlar kiracı-çiftçi konumuna itildikçe azalan oranlar nispetinde büyümüştür.[11] Uygur ekonomist Ilham Tohti’nin[12] öncü çalışmalarını temel alan Millward, Uygurların kredi, iş kurma ve hareket özgürlüğünün sistematik olarak engellenmesinin –diğer yandan da Han yerleşiminin ve sermaye birikiminin teşvik edilmesinin─ bölgedeki ekonomik kalkınmanın etnik mensubiyet etrafında şekillenmesine neden olduğuna işaret ediyor. Bu durum, bölgenin sömürge tarihinin geniş kapsamı içinde önemli bir dönüm noktası olan ve antropolog Ildikó Bellér-Hann ve Chris Hann’ın Uygurların “Büyük Mülksüzleştirilme”si[13] olarak adlandırdıkları bir süreçle sonuçlandı.

Tohti’ye göre Uygur mülksüzleştirilmelerine ilişkin en önemli etmenler “işe alımlarda bariz etnik ayrımcılık, kırsal işgücü fazlası, ekonomik kaynakların Han Çinlilerinin hâkim olduğu kentsel alanlarda aşırı yoğunlaşması, nüfus hareketliliğini kısıtlayan ve kırsal işsizliği artıran ‘istikrarı koruma politikaları’ ve temel eğitime yapılan yatırımların ciddi ölçüdeki yetersizliğidir.”[14] Millward, Tothi’nin tanımladığı durumun ─mülksüzleştirme kelimesini kullanmaksızın─ Sincan’daki sömürgeci iskan ve tahliye sistemi olduğunu ileri sürüyor.

Bu süreç, bölgede milyarlarca yuanı dolaşıma sokarak doğal kaynak ve sınai tarım sektörlerinin gelişimini sübvanse eden devlet sermayesi tarafından desteklendi. Sosyolog Ching Kwan Lee’nin de gösterdiği üzere, Çin devlet sermayesi kısa dönemde kar getirmeyecek dahi olsa, uzun dönemli ekonomik çıkarlarını güvence altına almak adına bir sübvansiyon işlevi göstermektedir[16]. Çin devleti, Sincan’daki Han yerleşimlerine yatırım yaparak, yerleşimcileri doğal kaynakların çıkarılmasında ve endüstriyel tarım plantasyonlarında gözetmen pozisyonlarında çalıştırarak ve bu gelişmeyi destekleyen bir hizmet sektörünü teşvik ederek, ekonomik büyüme için gerekli olan kalıcı bir yerli enerji ve hammadde rezervine sahip oldu.

2000’lerin başlarında, Uygur anavatanı bir çevre kolonisinin klasik bir örneği haline gelmişti. Bir ulusun bütünü bağlamında bölgenin başlıca işlevi Pekin, Şangay ve doğudaki İnci Nehri Deltası gibi merkezî bölgelere hammadde ve sınai malzeme tedarik etmekti. Pamuk üretimi 1990’larda olduğu gibi devam etmiş, ancak 2000’lerin başında endüstriyel domates üretimi de başlamıştı. Bölge 2020 itibariyle dünya domates ihracatının yaklaşık yüzde 35’ini gerçekleştiriyordu.[17]

Aynı zamanda, çevre müstemlekelerin çoğunda olduğu gibi, Sincan’da tüketilen mamul ürünlerin genişçe bir bölümü Doğu Çin’deki fabrikalardan geliyordu. Sincan pamuğu kullanılarak üretilen kıyafetler Doğu Çin’deki tüketiciler tarafından fahiş fiyatlarla satın alındı. Aynı durum, 2000’li yılların başında boru hattı altyapı çalışmalarının tamamlanmasının ardından doğalgaz ve petrolün Sincan’dan Doğu Çin’e taşınmaya başlaması için de geçerliydi. 2014 yılında, Batı’dan Doğu’ya servet transferinin bariz biçimlerine karşı Uygur protestoları, köktendinciliğin veya şiddet içeren terörizmin 75 belirtisinden biri olarak resmen yasaklandı.[18]

2000’li yıllarda, 1990’ların ortalarından sonlarına kadar devam eden yeni kara ve demiryolları projelerini takip eden doğal kaynak çıkarmaya dönük altyapı çalışmaları, Sincan ekonomisinin merkezini yeniden şekillendirmeye başladı. Birkaç yıl içinde, petrol ve doğalgaz satışları neredeyse bölge gelirlerinin yarısını oluşturmaya başlamıştı.[19] Aynı zamanda, ülkenin yabancı pamuk, petrol ve gaza olan bağımlılığını azaltmaya –ve Uygur anavatanını bir yerleşimci sömürge haline getirmeyi hızlandırmaya─ dönük gayreti doğrultusunda merkezî hükümet, bölge bütçesinin neredeyse üçte ikisini devlet sermayesi yatırımlarından karşılamaya devam etti.

BATIYA AÇILIM

2000’li yılların başında, Hú Jǐntāo hükümeti, “Kuzey Batıya Açılım” projesini farklı bir boyuta taşıyarak “Batıya Açılım” olarak yeniden isimlendirdi. Böylelikle İç Moğolistan ve Tibet de dahil olmak üzere tüm çevre Çin yerleşimci akınının ve kalkınma projelerinin odağı haline gelmiş olsa dahi, Çin’in Orta Asya’da kalan kesimleri diğer bölgelere kıyasla gittikçe daha fazla sayıda yerleşimci almaya başladı.

“Kuzey Batıya Açılım” projesi 1992’den bu yana yıllık %10’un üzerinde hızlı ve istikrarlı bir ekonomik büyüme ile sonuçlanmıştı, bu nedenle devlet otoriteleri kalkınma projelerini bir adım öteye götürmek ve yeni pazar ve endüstriyel üretim için yeni yerleşkeler bulmak adına hevesliydiler. 2000’li yılların başına gelindiğinde Uygur anavatanı, yılda 20 milyon tonluk kapasitesiyle ülkenin dördüncü büyük petrol üretim bölgesi haline gelmişti. Bölgenin 2.5 milyar tonun üzerinde petrol ve 700 milyar metreküp doğalgaz rezervine sahip olduğu göz önünde bulundurulursa, Sincan petrollerini çıkarmanın lojistik olarak zor olduğu aşikar olsa da, bölgenin Çin’in gelecekteki başlıca enerji kaynaklarından biri olarak düşünüldüğüne şüphe yoktur. Yine de, 2016 yılı itibariyle bölgedeki petrolün ortalama maliyeti varil başına yaklaşık 45 dolardı ve Kanada’nın katran kumlarında üretilen petrolden oldukça ucuzdu.[20]

1990 ve 2000 yılları arasında, Han yerleşimcilerin nüfusu Uygurların iki katı oranında artmıştır. 2000’li yılların sonlarına gelindiğinde ise, Güney Sincan’daki birçok bölgede hâlâ Uygur Türkleri çoğunlukta olsa da, Han yerleşimcileri Uygurlar ile aynı nüfus büyüklüğüne ulaşmışlardı. Tom Cliff ve Emily Yeh’in de işaret ettiği üzere, “Batıya Açılım” propagandasına eşlik eden devlet sermaye yatırımlarının ve sınai tarım ihracat üretiminin gelişmesi, Uygur ve Tibet bölgelerinde Han yerleşim oranının hızla artmasına sebebiyet vermiştir.[21] Yeni altyapı ─demiryolları, boru hatları ve emlak– milyonlarca yeni Han yerleşimcisine orantısız bir şekilde fayda sağlarken, bu yaşam maliyetlerinin katlanarak artmasına, Uygurların arazi ve konuttan yaygın bir şekilde mahrum bırakılmasına sebebiyet vermiştir.[22]

Şehre göç eden Uygurlar bana bu süre zarfında pirinç, un, yağ ve et gibi temel gıda maddelerinin fiyatlarının iki kattan fazla arttığını söyledi. Uygur kırsalını kentleştirmeye yönelik projeler, Uygurları, merkezî ısı ve elektrik için düzenli ödemelere bağımlı olan yeni konut komplekslerine yerleşmeye iterken, diğer bir yanda kentsel konut fiyatları iki veya üç katına çıktı. Uygurların karma mahsul tarımında kullandıkları ufak çaplı üretim araçları ve küçük koyun sürülerine el konulurken, bahçe arazileri çitlerle çevrelendi; bu araziler kolektif çiftliklere dönüştürüldü. İşsizlik sorunu, Uygur topraklarının sanayi çiftliklerine dönüştürülmesinin yaygınlaşması ve son zamanlarda işgücü göçüne getirilen kısıtlamalarla birlikte daha da pekişti. Tüm bu kamusal ve özel ekonomik müdahaleler yeni bir Uygur çiftçi tipolojisi üretti.

Devletin kalkınma politikalarının başlıca hedeflerinden biri, kolza tohumu, domates, pamuk ve diğer meta ürünlerinin üretimini endüstriyel ölçekte artırmaktı. Çiftçiler ve yakınlarıyla  yaptığım görüşmelerden öğrendiğime göre, sadece birkaç yıl içinde birçok Uygur çiftçi, temel yaşam giderlerini ya da tohum ve tarım ekipman masraflarını karşılamayan borçlandırıcı sözleşmeler imzalamaya zorlanmıştı. Merkezî sınai çiftçiliğin topraklarda hâkim hale gelmesinin sonucu olarak çiftçilik, çiftçilerin ne yetiştireceklerine kendilerinin karar veremediği bir nevi ısmarlama  [tenant] bir hal aldı. Millward şöyle diyor: “‘Beş birleşik’ sistemi altında, çift sürme, ekim, yönetim, sulama ve hasat, ilçe ve kasabaların denetimi altında merkezîleştirildi. Uygur çiftçiler tohum, gübre, böcek ilacı ve plastik film (su tasarrufu için) satın almak zorundaydı ve hem bu girdilerin hem de satın aldığı mahsulün fiyatını yerel idare belirliyordu.”

Sincan Üniversitesi’nde sosyal bilimler alanında çalışan Uygur akademisyen Bakhtiyar Tursun’un, Uygur ülkesinin merkezî bölgeleri olan Hotan, Kaşgar ve Aksu’da tarım ekonomisi üzerine yaptığı sistematik bir çalışmada işaret ettiği üzere, kırsal kesimlerdeki çiftçiler neredeyse her zaman, kamu ve özel alıcılar ile sözleşme imzalayan çalışma tugaylarına kazançlarının belli bir yüzdesini ödemek zorunda bırakılıyordu. Hotan vilayetinde yerel bir yetkilinin ona anlattığına göre, “bir çiftçi 10 dönüm buğday yetiştirdiği takdirde, hasat verimi ve tahıl satış fiyatına göre 4500-5000 yuan arasında bir gelir elde etmelidir. Oysa ki, tarım arazisi, ekim, su, gübreleme, yönetim, arazi vergisi, belde ile köy fonu ve kamu refahı ödemelerinin yanında diğer harcamaların toplamı yaklaşık 4000 yuan olacaktır. Bu masraflar düşüldükten sonra çiftçinin eline sadece 500-1000 yuan civarında bir para geçecektir.”

Sonuç olarak, 2000’li yılların ortalarına gelindiğinde, Güney Sincan’daki birçok ilçede, tarıma elverişli arazilerin büyük bir kısmının hakları yerel parti kurumları içindeki birkaç nüfuzlu kişiye aitti. Bu da aslında bu ilçelerdeki Uygurların çoğunun maraba olarak yaşadığı anlamına gelmektedir: toprakları ve işleri büyük ölçüde yerel otoritelere aitti. Pek çok Uygur çiftçi, yahut da onların çocukları, civar beldelerde, zaman zaman da büyük Urumçi kentinde, ya göçmen tarım işçiliği ya da küçük ölçekli ticaret yapmaları için baskıya maruz kalmışlardı.

YENİDEN EĞİTİME GEÇİŞ

Kırsal mülksüzleştirmeden kaçmak isteyen göçmen Uygurlar, kendilerini kapana kısılmış halde buldular. Coğrafya bilimci Sam Tynen’in yakında çıkacak makalesinde de belirttiği üzere, 2013 gibi erken bir tarihte “Sincan otoriteleri, bu bölgedeki etnik azınlık göçmenlerinin hedef alınması ve bir dizi yasal eğitim ve öğretim tedbiri kullanmak suretiyle ‘dönüştürülmesi’ gerektiğine inanıyorlardı.” Bir devlet raporuna binaen, “şehirdeki Uygur göçmenlerin, şehrin ve Han nüfusunun güvenliği ile emniyeti için bir tehdit yarattığını[23] ileri sürüyorlar ve bu nedenle aşırılıkçı inançları nedeniyle gözaltına alınmaları ve yeniden-eğitilmelerini” öneriyorlardı.

Sistem önce toprak etrafında -özellikle Uygur ve Kazakların topraktan çıkarılması- ardından geriye kalan toplumsal kurumlar ─bankacılık, eğitim, dini sistem, sağlık sistemleri ve nihayetinde aile ve hane yapısı─ üzerinde yoğunlaştıkça; mülksüzleştirme, maddi dünyalarının ellerinden alınması, insanların bir halk olarak kendini yeniden üretme yeteneklerini tehdit eden bir tahakküm ilişkisi ile birleşti. İstikballerini sorgulatan şey, tam da kendi geleneklerini uygulamaya dökmelerine ve nesilden nesle aktarmalarına yönelik bu tehdittir.

Ağaçlar dahi yerleşimci topluluğun mülkü haline gelmiş gibi görünüyordu.

Sincan’da Uygur vahalarındaki kadim kavak ağaçlarına ilişkin yaygın bir deyiş vardır. Kabaca şöyle der: “Bin yıl boyunca dik dururlar, eğildikten sonra bin yıl yaşarlar ve öldükten sonra bin yıl daha canlı kalırlar.” Bu ifadeler Çinli turizm şirketleri tarafından bölgenin dört bir yanındaki tabelalara ve reklam panolarına yapıştırıldığı için, bunun Batı’ya Yolculuk‘tan ya da başka bir tarihi Çin metninden bir atasözü olması gerektiğini düşündüm. Ancak bunu bir Uygur arkadaşıma söylediğimde güldü.

“Bu en kutsal ağaçlarımızla ilgili bir Uygur atasözü” dedi “Bu yalnızca, bizden çaldıkları bir diğer şey.”


* Yazı ilk olarak 1 Eylül 2021’de The China Project’in web sitesinde yayınlanmıştır: https://thechinaproject.com/2021/09/01/why-xinjiang-is-an-internal-settler-colony/

KAYNAKÇA

  1. Atwood, C. (2017). THE UYGHURS FROM MODULAR COMMUNITY TO PARTISAN NATION. Journal of Chinese History 中國歷史學刊,1(2), 353-363. doi:10.1017/jch.2016.37
  2. “Memorandum of Conversation between Stalin and CCP Delegation”, June 27, 1949, Wilson Center Digital Archive, APRF: F. 45, Op. 1, D. 329, Ll. 1-7. Reprinted in Andrei Ledovskii, Raisa Mirovitskaia and Vladimir Miasnikov, Sovetsko-Kitaiskie Otnosheniia, Vol. 5, Book 2, 1946-February 1950 (Moscow: Pamiatniki Istoricheskoi Mysli, 2005), pp. 148-151. Translated by Sergey Radchenko. https://digitalarchive.wilsoncenter.org/document/113380
  3. Becquelin, N. (2000). Xinjiang in the Nineties. The China Journal, 44, 65–90. https://doi.org/10.2307/2667477
  4. g.e
  5. Iredale, R., Bilik, N., & Fei, G. (2003). China’s Minorities on the Move: Selected Case Studies (1st ed.). Routledge. https://doi.org/10.4324/9781315705781
  6. Becquelin, a.g.e
  7. Hsieh, C.-M.”. (2004). Changing China: A Geographic Appraisal (1st ed.). Routledge. https://doi.org/10.4324/9780429501760
  8. Becquelin, a.g.e
  9. Goodman, P. S., Wang, V., & Paton, E. (2021, July 3). H&M and Other Brands Face Backlash From Chinese Consumers. The New York Times
  10. Cliff, T. (2016). Oil and Water: Being Han in Xinjiang. Amsterdam University Press.
  11. Millward, J. (2021). Eurasian Crossroads: A History of Xinjiang, Revised and Updated (Revised and Updated). Columbia University Press.
  12. Byler, D. (2020, June 12). Ilham Tohti’s Sakharov Prize and the desecration of Uyghur society. The China Project. https://thechinaproject.com/2019/11/06/ilham-tohtis-sakharov-prize-and-the-desecration-of-uyghur-society/
  13. Bellér-Hann, C., & Hann, C. (2020). The Great Dispossession: Uyghurs between Civilizations. Beltz Verlag.
  14. Present-Day Ethnic Problems in Xinjiang Uighur Autonomous Region: Overview and Recommendations (downloadable). (2015, October 1). China Change. https://chinachange.org/2015/05/19/present-day-ethnic-problems-in-xinjiang-uighur-autonomous-region-overview-and-recommendations-for-download/
  15. Millward, J. (2021). Eurasian Crossroads: A History of Xinjiang, Revised and Updated (Revised and Updated). Columbia University Press.
  16. Lee, C. K. (2018). The Specter of Global China: Politics, Labor, and Foreign Investment in Africa. Amsterdam University Press.
  17. Xinjiang tomato farms dismiss Japanese firm’s ban as publicity stunt with no impact. (n.d.). Global Times. https://www.globaltimes.cn/page/202104/1221200.shtml
  18. Identifying Religious Extremism. (2021, June 7). Xinjiang Documentation Project. https://xinjiang.sppga.ubc.ca/chinese-sources/online-sources/identifying-religious-extremism/
  19. Becquelin, N. (2004). Staged Development in Xinjiang. The China Quarterly,178, 358-378. doi:10.1017/S0305741004000219
  20. Mikulka, J. (2018, October 25). Why Canadian Tar Sands Oil May Be Doomed. DeSmog. https://www.desmog.com/2018/10/25/canadian-tar-sands-oil-financial-losses/
  21. Yeh, E. (2013). Taming Tibet: Landscape Transformation and the Gift of Chinese Development. Amsterdam University Press.
  22. Fischer, A. M. (2014). The Disempowered Development of Tibet in China: A Study in the Economics of Marginalization. Adfo Books.
  23. Tursun, B. (2001). The Existing Problems and their Countermeasures during the Course of Social and Economic Development in Southern Xinjiang. China Academic Journal Electronic Publishing House. https://xinjiangdocumentation.sites.olt.ubc.ca/files/2020/12/The-Existing-Pro_%E7%9C%81%E7%95%A5_outhern-Xinjiang_Baihatiyar_Tursun.pdf

[1] Uygurca ‘sermaye’ anlamına gelmektedir. (y.h.n.)

Mehmet Türkmen: “Bölgedeki işçi sınıfının birikimini bağrımızda taşıyoruz”

BİRTEK-SEN genel başkanı Mehmet Türkmen ile son dönem işçi direnişleri, sendikalarına yönelik son dönemde yükselen baskılar bağlamında sınıf mücadelesi ve ötesine dair bir söyleşi gerçekleştirdik. Söz konusu söyleşinin bugün yayınladığımız ikinci kısımında Türkmen, Güneydoğu’da işçi…

Mehmet Türkmen ile BİRTEK-SEN, İşçi Hareketi ve Sosyalist Siyaset Üzerine

BİRTEK-SEN genel başkanı Mehmet Türkmen ile son dönem işçi direnişleri, sendikalarına yönelik son dönemde yükselen baskılar bağlamında sınıf mücadelesi ve ötesine dair bir söyleşi gerçekleştirdik. Söz konusu söyleşinin ilk kısmını yayınlıyoruz. Yurtseverce: Mehmet Bey, en…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir