Kemalizm: Emperyalizmin Dar Ceketi

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika

Yalçın Küçük’ü kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyiz…
Klasik emperyalizm teorilerinin incelikli bir eleştirel yeniden okuması üzerinden Türkiye hâkim sınıflarının emperyal yönelimini erkenden teşhis ettiği eseri Emperyalist Türkiye‘den (Başak Yayınları, 1992) iktibas ettiğimiz yazısını dikkatlerinize sunuyoruz. Anısına saygıyla.

Kültür Bakanlığı, temel ekseni Atatürk olan bir film yaptırmak için on ayrı senaryo sipariş etmiş bulunuyor ve bunlardan ikisinin, Halit Refiğ ve Refik Erduran‘ın senaryolarını kabul etmiştir. Diğerlerini çekim için ertelediğini bildirmiştir. Kabul edilmeyen senaryolar iki grupta toplanıyor. Birincisi, tümüyle resmi tarihe uyum gösteriyor. Bunlar resmi görüşlere tam uyuyorlar. Diğer grupta ise köklü bir biçimde olmasa bile bazı tabuları yıkma niyetleri gözleniyor. Bunlar kabul edilmiyor.

Halit Refiğ, kişisel bir yaklaşım savunuyor. Kişi veya birey olarak Atatürk’ü çekeceğini ileri sürüyor. Erduran ise filmde Atatürk’ü göstermeyecek, Atatürk’ü bir kameranın objektifi yaparak devrimleri anlatmayı deneyecek.

Buna bakarak, Kültür Bakanlığı’nın Atatürk olgusunu tartışmayı göze aldığı söylenebilir mi, eğer söylenebilirse bunun, içinden geçtiğimiz tarihsel dönemde anlamı ne oluyor?

Kültür Bakanlığı’nın Atatürk olgusunu tartışmaya açtığını sanmıyorum. Bunu yapabilecek bir konumda değildir. Seçimleri de, Kültür Bakanlığı’nın AP-ANAP Kültür Bakanlıkları çizgisini sürdürdüğünü gösteriyor.

Diğer senaryoları bilmiyorum. Bu iki seçimden, Bakanlığın, senaryoları değil senaristleri seçtiği sonucunu çıkarıyorum. Halit Refiğ ile Refik Erduran, Kültür Bakanlığı açısından ve işin özünde estetikleri ve felsefeleri itibariyle bir ve aynıdır.

Bugün Kültür Bakanlığı, Atatürk’ü tartışmak değil, Atatürk imajına ve ideolojisine taze kan vermek durumundadır.

Taze kan, hep kenardan gelir. Şimdiye kadar dışlanmışlardan gelir. Kemalizm, sıkıştığı her aşamada kendisini tazelemek için reddettiklerinin kanını almaya çalışır.

Şimdi başlayan budur. Bunun devam edeceğini, kemalizmin ve Kültür Bakanlığı’nın repertuvarına yakın zamanda Ruhi Su veya Nazım Hikmet isimlerini de ekleyebileceğini tahmin ediyorum.

Kemalist ideoloji ve estetik, temelinde, Batı tekniklerini, yerli malzemeye uygulamak demektir. Türkiye’de Cumhuriyet Gazetesi ile Tercüman Gazetesi’nin temsil ettikleri yaklaşımlar, bu iki unsurun dozajıyla ilgilidir. Tercüman yerli malzemeye, Cumhuriyet Batı tekniklerine, usullerine, biraz daha ağırlık veriyorlar.

AP-ANAP Kültür Bakanlıkları da yerli malzemeye fazla vurgu yüklerler.

Halit Refiğ ve Refik Erduran, görünüşte Cumhuriyet Gazetesi ekolüne bağlı olmakla birlikte özünde Tercüman zihniyetindedirler. Refiğ’in, bütün ideolojisi, Kemal Tahir’e dayanıyor ve Kemal Tahir’i ise en iyi “Devlet Ana” romanı anlatıyor. Özü şudur: Türkiye, nevi şahsına mahsustur. Türkiye sui-generistir. Bu açıdan Erduran ile çok yakın düşüyorlar. Erduran’ın ilk tiyatrolarından birisinin Cengiz Han’ın Bisikleti olduğu unutulmamalıdır. Erduran, burada, yüzeysel bir Batı düşmanlığı ile Türkiye’nin özgünlüğü ve yerelliğini savunur.

Bu açıdan baktığımızda, Kültür Bakanlığı kendisine uygun iki senarist seçmiş oluyor. Üstelik bu iki senarist de görünüşte tutucu veya dindar değiller. Halbuki ikisi de nativist, diğer sözlerle yerelcidirler. Bakanlık, yerel bir Mustafa Kemal peşinde olmalıdır. Mustafa Kemal’in karnıyarık sevgisini veya halk türküsü tutkusunu ön plana çıkarır. Türkiye’nin islamik kalıntılarını perdeye getirir. Bunların yapılacağını tahmin edebiliyorum.

“İnsan Atatürk”, yani zaafları, hatalarıyla bir birey olarak Atatürk kavramından ne anlaşılır? Diğer taraftan, bir devletin ideolojisinin kendi adı etrafında tanımlanmış bir lider olarak Atatürk kavramı toplumda ne işlev görür, bu işleve günümüz Türkiye’sinde hala gerek var mıdır? Yoksa yerine ne konur?

Atatürk’ün insan olarak sunulması kemalizmin ideoloji olarak yıkılması için yeterli midir? Ya da yıkılması ne etki yapar ya da tam tersi bir etki doğurarak, sevecen bir ilgiye neden olabilir mi?

“İnsan” Atatürk filmi olmaz. Olursa ya bu bir başkasının filmidir ya da kahramanı sevecen değildir. Eğer bir kimse Mustafa Kemal’i sevecen gösterirse, bir başkasının filmini yapmış olur.

Mustafa Kemal, çok vesveseli, hep kıstırılmışlık kompleksi içinde yaşayan, sevgisiz bir insandır. Annesini sevmez; Mütareke’de İstanbul’da annesiyle değil Pera Palas’ta kalmayı tercih ediyor. Annesinin cenazesine gitmiyor. Latife’yi de sevdiğini gösteren hiçbir işaret yok. Üstelik kendisinin Latife’yi seçtiğini sanmıyorum. İzmir’in komprador burjuvazisi olan Uşakizadeler, İsviçre’de okuyup yaşayan kızlarını Mustafa Kemal’e vererek, Kemal’i burjuvaziye damat alıyorlar. Kemal de hep “sosyete” kadınlarına yatkınlık sergiliyor. Sofya’da, Şam’da, İstanbul’da hep zengin ve güzel hanımların salonlarına girmeye çalışıyor. Çeşitli kaynaklar bu alanda çok başarısız kaldığını saptıyor. Yabancı kaynaklar, Kemal’in asker yürüyüşüyle dans ettiğini kaydediyorlar. Sevimli olmaz.

Sevgisiz ve acımasızdır. Maliye Nazırı Mehmet Cavit’i astırdığı akşam, bir balo düzenlemeye dikkat ediyor.

Mustafa Kemal, geç kalmış ve bu nedenle fazla gelişememiş bir Müthiş İvan veya Sekizinci Henry’dir. İkincisini Shakespeare yazdı ve birincisini Eisenstein filme aldı. Müthiş İvan boyarları ve Mustafa Kemal da beraber yola çıktığı, ya da kendisinden önce yola çıkan bütün liderleri temizledi.

Atatürk’ü insan olarak canlandırmak kemalizmi yıkmak anlamına gelmiyor. Yapılabilirse, yapılabileceğini sanmıyorum, geniş kitlelerde biraz daha yaşatabilir; buna katkıda bulunur. Buna ihtiyaç var. Eylülist günlerde hapishanelerde coplarla Atatürk sevgisi aşılanmak istendi. Olmadı. Şimdi “herkes gibi” bir Atatürk, düşünülüyor. Ancak sevgiyi bilmeyen, acımayı bilmeyen, kimseye güvenmeyen, herkesi kendine karşı komplo hazırlayıcısı olarak gören, bir aydınlanmacı despot olan Mustafa Kemal’i hiçbir romancı ya da yönetmenin sevimli yapabileceğine ihtimal vermiyorum. En gerçekçi film, Müthiş İvan’ın başarısız bir kopyası olabilir.

Bunun dışında kendisi ideoloji olan Atatürk’e gelince; her devlet düzeninin ideolojiye ihtiyacı vardır. İdeoloji birikmiş şiddettir ve yöneten ideoloji geçerli olduğu sürece, çıplak şiddete ihtiyaç azalıyor. Toplumda politik şiddetin artması, yöneten ideoloji olan kemalizmin etkisini yitirmesiyle başlıyor; bu, 1960 yıllarının sonlarıdır. 1960 yıllarının sonlarında, kemalist ideolojinin şemsiyesi altına girmiş olan komünizm, İslamcılık ve Kürt hareketi, kemalizmden kopmaya başladı. Bu şiddeti artırdı. Şiddetle kemalizm, kütlelere kakılmak istendi.

Bu arada şunu da söylemek gereğini duyuyorum; kemalizmin, Kemal Paşa’nın kişiliğiyle ilgisi her zaman zayıf olmuştur. En büyük kemalistler, resmi konuşmalarında “atamız” diyerek gözyaşı akıtmış ve özel toplantılarında Kemal Paşa’nın özel yaşamıyla ilgili akla sığmaz öyküler anlatmıştır. Kemalizm, bunlardan geçiyor; çünkü yöneten ideolojidir.

Fakat bugün kemalizm, yönetenlerin kemirmesine de uğruyor. Bugün Türkiye’yi yönetenler kemalizm konusunda ciddi bir sorunla karşılaşıyorlar. Artık Türkiye sınırları, Türkiye’nin büyük işletmelerine yetmiyor. Türkiye dışarıda iş alıyor ve sürekli ihracat yapmak zorunda kalıyor. Bu, “yurtta sulh cihanda sulh” diyerek olmaz. Bu Misak-ı Milli diyerek olmuyor. Türkiye’nin emperyalist planlar yapması dönemi başlamış görünüyor. Böyle bir dönemde, ufku Abdülhamit’ten de Enver’den de daha sınırlı bir Mustafa Kemal yetersiz kalıyor.

Şimdi sorun burada yatıyor. Fakat MHP’den transfer bir politikacının yönetimindeki Kültür Bakanlığı’nın bu sorunların farkında olduğunu sanmıyorum. Bakanlığın seçimi, daha içine kapanık bir Türkiye ve Atatürk yönündedir. Halbuki bugün Türkiye ekonomisinin en üst noktaları, daha dışa dönük, daha atılgan, hatta agresif bir Atatürk’e ihtiyaç duyuyor. Bunun ise Mustafa Kemal’den çıkarılmasına ihtimal vermiyorum.

Sınıfımızın Deli Çocuğu: Yalçın Küçük’ün Ardından

Yalçın Hoca’daki bir tenezzül meselesi de değildi. Ne yapıyorsa coşkuyla, şevkle, tutku ve hatta şehvetle yaptığını görürüz. Kendini ciddiye alma irade ve cüreti her satırında, her konuşmasında belirgindir. Belki de Hoca’yı bir “cüret abidesi” olarak tavsif etmek gerekir. Cüretten geldi ve cürete gitti.

Samandağ Alevi Soykırım Anmasından Notlar

Bütün konuşmalarda, ama bütün konuşmalarda ağıt değil politikaydı ağızlarından dökülen herkesin. Samandağ’ın halkların kardeşliğini öğrenmeye ihtiyacı var mıydı ki bu gelen kişiler durmaksızın kafamıza vuruyorlardı? Yoksa herkesin aklına daha çok, siyaset denen lezzet karmaşasında Alevilerin pek güzel bir garnitür olacağı fikri mi gelmişti?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.