Sınıfımızın Deli Çocuğu: Yalçın Küçük’ün Ardından

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika


Yalçın Hoca’daki bir tenezzül meselesi de değildi. Ne yapıyorsa coşkuyla, şevkle, tutku ve hatta şehvetle yaptığını görürüz. Kendini ciddiye alma irade ve cüreti her satırında, her konuşmasında belirgindir. Belki de Hoca’yı bir “cüret abidesi” olarak tavsif etmek gerekir. Cüretten geldi ve cürete gitti.

Bu dünyaya geç doğanlardanım. Etrafımda olup biteni bir parça anlamaya başladığımda Yalçın Küçük, kendisine mahsus konuşma tarzı, teatral jestleri ve memlekette kimin Yahudi kökenli olup olmadığını isim ve soy isimler üzerinden tespit etmeye yönelik canhıraş çalışmaları sebebiyle meşhurdu. Onda bunlardan daha kıymetli bir şey olduğunu keşfedebilmem için yirmili yaşlarımın şafağına ermeden biraz önce, Aydın Üzerine Tezler’i -yalnızca bu ilginç figüre karşı duyduğum merakın kaşıntısıyla- karıştırmaya karar vermem gerekti. Bunu talihli bir tesadüf addediyorum.Talihli bir tesadüf çünkü onun Tezler’in ikinci cildinde yer alan birkaç sayfa o günlerde tarih lisansının erken aşamalarında olan beni, saklamaya ne hacet, enikonu büyülemeye yetmişti. II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart İsyanı’nın karmaşası sırasında öldürülen Beyrut mebusu Emir Arslan’dan söz ediyordu Küçük. Ve bu zatın isyancılar tarafından Hüseyin Cahit Yalçın’la karıştırılarak öldürüldüğü fikrine karşı çıkıyordu. Artık adi, neredeyse genel geçer bir bilgi hâlini almış olan bu iddiaya karşı çıkmasının gerekçesi ise “herkesin kendi adına öldürülebilme hakkı”nı önemsemesiydi. Kimsenin sahip çıkmadığına yazıklandığı bu hakkı, bir aydının ödev ahlâkıyla, üzerine alıyordu. Çubuğu tersine bükmeyi bir ibadet bilen Küçük, bu mevzudan bahseden hatıraları radikal bir yeniden-okumaya tabi tutuyor, usta bir zanaatkârı olduğu spekülatif sorgulama yöntemiyle Emir Arslan’ın “Emir Arslan olduğu için” öldürüldüğünü ispat çabasına girişiyordu.

Bu müdahalenin, bugün baktığımda, Yalçın Küçük’ün “nasıl” düşündüğünün birtakım temel kodlarını açığa çıkardığı kanısındayım: İnsanların kendileri oldukları için öldürülebilme haklarının derdini hissedebilecek kadar duyarlı bir zihin ve benzetilmekten o kadar keyif aldığı Lenin’in rahlesinde tedris ettiği, her şeyin göründüğü gibi olmayabileceği, hatta “çok büyük ihtimalle” öyle olmadığına yönelik ısrarlı bir ayak direyiş. Küçük, bu örnekten anlaşılabileceği üzere, Ferid Kam’ın kendisi için söylediği “seyyal zekâ”nın müşahhas bir örneğiydi. Katı, hareketsiz, köşeli bir zihinsel faaliyetin hayatının hemen hiçbir döneminde öne çıkmamasına şaşmamak lazım. İçinden yetiştiği akademinin insanın içine ufunet veren koridorlarına sığmayışına şaşmamak lazım geldiği gibi.

Yalçın Küçük’ün bilgiyi yalnızca kendi hayrına ve kendisine erişmenin zevki dolayısıyla sevenlerden olmadığı açık. İlim tekkesinin sabır ehli dervişlerinden biri değildi o. Uzun süren düşün kariyeri boyunca kendisini meselelere dayatmak, bir “müdahale”de bulunmak, bir pratik fayda sağlamak kaygısını gözetti. Aydınla, Türkiye’yle, Kürt meselesiyle, Kemalizm’le ve nihayetinde Yahudilik/Sabetayizmle ilgilenmesinin gerisinde hep yön verilmesi için en elverişli zamanın geldiğine inandığı meselelere müdahil olma arzusu yatıyordu. Denilebilir ki Yalçın Küçük, bünyesinde daha iyiye evrilmesi ve yontulması potansiyelini taşıdığına inanmadığı ya da önü alınması gerektiğini düşünmediği hiçbir meseleye sahici bir ilgi duymadı (ki bu, bir yönüyle, devrimci bilincin tarifi olarak kullanılsa yeridir). Enis Batur’a söylediği gibi edebiyat hakkında kalem oynatıyorsa bu, zararlı gördüğü figürleri “baltalamak” içindi. Batur’un ondan daha birçok rafine edebiyat incelemesi beklemesi tam da bu yüzden boşunaydı. İnsanın aklına, şiirden hazzetmediğini fakat Anadolu ahalisi kafiyeli söze pek düşkün olduğu için şiir söylemeye “tenezzül” ettiğini ifade eden Mevlânâ geliyor.

Fakat Yalçın Hoca’daki bir tenezzül meselesi de değildi. Ne yapıyorsa coşkuyla, şevkle, tutku ve hatta şehvetle yaptığını görürüz. Kendini ciddiye alma irade ve cüreti her satırında, her konuşmasında belirgindir. Belki de Hoca’yı bir “cüret abidesi” olarak tavsif etmek gerekir. Cüretten geldi ve cürete gitti.

Cüreti sebebiyledir ki birbiriyle tenakuz hâlinde gibi görünen pozisyonlarda konuşlanmaktan da geri durmadı Hoca. Çünkü doğru bildiğini her şart ve koşul altında söylemeyi en büyük erdem bellemiş burjuva entelektüel dünyasının zihin seti eşliğinde yürütmüyordu faaliyetlerini. Aydın cesaretinin, entelektüel ahlâkının ötesine geçtiği durumlara sık rastlıyoruz. Türkiye’de radikal enerjinin toplumdaki karşılığının yüksek olduğu yıllardaki çalışmalarının devrimci kalitesiyle 2000’lerin sonrasında benimsediği pozisyonun arasındaki fark bunu gösteriyor. Bu dönüşümde söz konusu olanın yalnızca kendi düşünsel serüveninin bir çıktısı olduğunu varsaymak isabetsiz olur. Küçük’ün Tezler’in ilk cildinden 90’ların sonuna kadarki süreçte sıkı bir eleştirmeni olduğu Kemalizm’in 2000’ler itibarıyla bayraktarı gibi görünmesinin arkasında fildişi kulesinde kendi entelektüel macerasının zevkini süren bir münzevi olmaya karşı sergilediği inadın etkisi vardır. Mann’ın tespitini bir parça değiştirirsek, çöküntü zamanlarıdır çünkü ve “gerçekte bayağı olan bazı şeyler, bize bir değer ifade ediyormuş gibi görünür.” Kemalizm’den ileri atılma iradesinin yerini Kemalizm’den geriye düşmemek kaygısı almıştır.

Yalçın Küçük’ün siyasî ve entelektüel pozisyonunu kendi bireysel yolculuğundan ziyade toplumu yankılamak ve şekillendirmek isteğiyle seçmiş olması hem yaşamı sırasında hem de vefatından sonra talihi ve talihsizliği oldu. Talihi, çünkü beş benzemez diye nitelenebilecek pek çok insanın cenazesinde toplanmasını sağlayan tam da bu akışkanlığıydı. Başka hangi sol-sosyalist figür İmamoğlu’ndan bir meyhane işletmecisine, Spotify’da 500 saat Grup Yorum dinlemiş gençten bunaldığı zamanlar Harbiye Marşı dinleyen silahlı kuvvetler emeklisine değin geniş bir kitleye temas edebilmiştir? Ve talihsizliği, çünkü farklı insanlara temas ettiği ölçüde onlara, icap ettiğinde, kendisini yerden yere vurmaları için kullanabilecekleri malzeme de sağlamıştı. Nâzım’dan Doktor Hikmet’e sol panteonun çoktan kaideleri üzerine yerleşmiş figürlerine karşı geliştirdiği kritik tavır, Öcalan’la Kürt Sorunu’ndan kadınlara ve aşka değin uzanan geniş bir yelpazede yaptığı muhabbetlerin dökümünü kitaplaştırması, Atatürk’ü “ufku dar” bir figür olarak kodlayan satırları, Atatürk’ü başına “Gazi” ve sonuna “hazretleri” getirmeksizin anmadığı satırları… Bütün bunların ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildiği bir durumla sonuçlanması gerekiyordu gibi duruyor. Fakat hem İsa’ya hem Musa’ya yaranabildi. Emir Arslan’ın “kendisi olduğu için öldürülme hakkı” var idiyse Yalçın Küçük’ün de -kimileri için rahatsız edici- bir “görmezden gelinememe” hakkı, belki de imtiyazı vardı.

Refik Hâlid, sayısı yalnızca “Yüce Gök”ün ilmince malum köşe yazılarının birinde, çok hoş bir tabir kullanır: Fikir değiştirmek marifeti. Bu marifetten nasibine en ziyade pay düşenlerdendi Yalçın Küçük. Seyyal zekâsına bu marifetin getirilerini elinin tersiyle itmek suretiyle nankörlük göstermedi. Dolayısıyla, kendisinin tutarsızlığına ilişkin eleştirilere bir kulağının sağır olduğu bir hayat sürdü ve söz konusu marifetini, tüm boyutlarıyla, sergileme işine coşkuyla devam etti. Pek sık rastlayamayacağımız, “yazmaktan okumaya zaman bulamamış” bir profil vardır karşımızda. Ahmed Midhat Efendi’nin “bütün ömrü boyunca öğrenmek için öğretmiş” olduğunu söyler Tanpınar.

Yalçın Küçük’ten öğreneceğimiz ve öğrenmeyeceğimiz çok şey var. Devasa, pek çok örneğinde epeyce doldurma, kendisinin de itiraf ettiği üzere ince işçilik noktasında çoğu zaman aceleci fakat her birinde özgür ve özgün bir düşünme pratiğinin önümüze serildiği bir külliyat bıraktı arkasında. Aydın Üzerine Tezler’de okuruna “Yenilgi Öğretmen”i tanıtan Yalçın Küçük bu eserlerle ve ne yapılmasıyla yapılmaması gerektiğinin örneklerini içeren çalkantılı hayatıyla devrimci kitlelerin bir öğretmeni. “Sınıfımızın” deli dolu, bir parça heyheyli, fakat her daim muhabbet ve hürmetimizi celbetmeyi başarabilmiş bir öğretmeni. Şayet vefat haberini bir teessüf ve teessürle karşıladıysak bu, Hoca’nın “o büyük gün” gelmeden aramızdan ayrılanlar kervanına katılmasından. Yoksa dolu dolu bir yaşamdı onunki ve yaşanmaya değer.

Ne diyelim? Deli çocuğumuza hürmet ve rahmet.

Tarımda Sorun Liyakat ve Uzmanlık mı? Bir Küçük Üreticinin Gözlemleri

Solakoğlu ilk defa siyasi bir kimlik ile sahaya çıktığı için belki daha çok kendini test etmek istiyor gibiydi. Neticede çok önemli bir görevi vardı ve bunu ciddiye aldığı belliydi. Fakat atadan çiftçi olan ve artık topraktan kopmak zorunda bırakılan benim gibi küçük üreticilerin derdine bir derman yoktu anlattıklarında.

Kemalizm: Emperyalizmin Dar Ceketi

Yalçın Küçük’ü kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyiz… Klasik emperyalizm teorilerinin incelikli bir eleştirel yeniden okuması üzerinden Türkiye hâkim sınıflarının emperyal yönelimini erkenden teşhis ettiği eseri Emperyalist Türkiye‘den (Başak Yayınları, 1992) iktibas ettiğimiz yazısını dikkatlerinize sunuyoruz….

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.