Tarımda Sorun Liyakat ve Uzmanlık mı? Bir Küçük Üreticinin Gözlemleri

Tahmini Okunma Süresi: 5 dakika


Solakoğlu ilk defa siyasi bir kimlik ile sahaya çıktığı için belki daha çok kendini test etmek istiyor gibiydi. Neticede çok önemli bir görevi vardı ve bunu ciddiye aldığı belliydi. Fakat atadan çiftçi olan ve artık topraktan kopmak zorunda bırakılan benim gibi küçük üreticilerin derdine bir derman yoktu anlattıklarında.

“80’lerin ortasında Avrupa ve Ortadoğu çevresinde yalnızca bir köylü kalesi kaldı, o da Türkiye.”

Eric Hobsbawm (Kısa 20. Yüzyıl)

Nisan ayının ilk günü CHP’nin Gölge Kabinesi’nde Tarım ve Orman Politika Kurulu Başkanlığı görevi verilen Sencer Solakoğlu Yozgat’ta idi. Belirlenen bölgeleri dolaşıp üretici köylüler ile bir araya gelen Solakoğlu yaşadığım ilçeye bağlı Paşaköy’e de geldi. Paşaköy yakın zamana kadar belediyelikti, sonra köy statüsüne düşürüldü. Tarımsal üretimde Yozgat’ın Çukurova’sı olarak bilinen bir köy. Yaklaşık 80 bin dönüm arazi var. Buğday, nohut ve özellikle pancar üretiminde öne çıkar, fakat geçen yıl 12 bin dönüm olan pancar ekimi bu yıl çeşitli sebeplerden 4 bin dönüme kadar düşmüş durumda.

Pancar üretimi emek yoğun bir iş ve maliyeti öteki ürünlere göre çok fazla. Ayrıca hastalık da pancar üretiminin düşmesinde etkili olmuş. Aile başına ekim 100 dönüm ile1000 dönüm arası değişiyor. Köyde ayrıca 1000 baş civarı hayvan var. Konuştuğum köylüler çiftçilikten hayvancılığa doğru bir geçiş yaşanmaya başladığını söyledi. Devletin hayvan hibesinden yararlanmaya başlayanların sayısı artıyormuş. “Ne yapacağımızı şaşırdık, bir de bunu deneyelim dedik” şeklinde açıklıyorlardı bu tercihin nedenlerini. İşletme şartı ve çoban sertifikası karşılığında 100 baş koyun alanlar var. Köyde DSİ’nin kayyum atadığı Sulama Birliği var. Ayrıca Tarımsal Kalkınma Kooperatifi bulunuyor.

Toplantıya ilgi yoğundu. Açıkçası Solakoğlu’nun bizim buralarda epey tanınmış olmasını görmek beni şaşırttı. Genç çiftçiler arasında daha popülerdi. Köy dışından ayrıca civar köy muhtarları ve ilçe ziraat odası başkanı gelmişti. Yozgat yerel basınından Seyfi ağabey önceki toplantıları da izlemiş ve haberleştirmek için buraya da gelmişti. Farklı siyasi görüşlerden çiftçiler vardı. Çoğunluk orta ölçekli üretim yapanlardı. Kısa bir tanıtım ardından söz alan Solakoğlu konuşmasına “meslektaşlarım” hitabıyla başladı. Açıkçası köylüler karşılarında “kendileri gibi” bir üreticinin olmasından ve onların ayağına gelmesinden hoşnuttu. Chp’nin bu görevi bir üreticiye vermesi köylülerin hanesine artı olarak geçmişti. Çiftçilerin itibarının düştüğünü söyleyen Solakoğlu “bunu düzeltmek istiyorum”, “kot pantolonumu montumu giydim ve aranıza geldim” diyerek “yitirilen itibarın” geri kazanılmasında dış görüntüyü şart olarak görüyordu belli ki. Resmi kıyafetli ve zaten hiçbir derde deva olmayan siyasetçilerden bunalan halk bu durumu memnuniyetle karşıladı. Kendisine açılan davalardan bahseden Solakoğlu geçmiş dönem bakanlıklardaki çalışmalarından da bahsetti. Aslında önceki ziyarete gelen muhalif vekillerden çok farklı bir şey söylemedi, ama tarımsal üretimle uğraşması ve bu yüzden işin tekniğine hakim olması dinleyicileri etkiledi. Geçmişte yaşadığım ilçede Chp ilçe sekreteri olarak uzun zaman görev aldığım ve çiftçi olduğum için çok yabancı değildim bu tür toplantılara. “Tarım sahada tasarlanıp teoriye gitmeli” diyen Solakoğlu kendi yaptıkları üzerinden örnekler verdi. Çiftçiler de daha çok işin teknik boyutu ile ilgili sorular sordu.

Solakoğlu tarım yönetiminde ihtisas olmalı derken bütünlüklü ve detaylı bir program sunmadı. Liyakat sorununu tarımsal üretimdeki sorunların temeli olarak açıklarken somut olarak sunduğu çözüm çiftçinin ürünü toprağa ekmeden kaça satacağını bileceğiydi. Piyasadaki her şeyin tersine sadece tarımda fiyatı alıcının belirlediğine vurgu yaptı. Bunu değiştirmek için ticaret borsasında düzenleme olması gerektiği ve yönetmeliğin değişmesi gerektiğini söyledi. Köylerde azalan nüfus, kapatılan okullar ve sağlık ocaklarından bahsetti ve bu durumun taşrada tutuculuk ve gericiliği yarattığını belirtti. 3 dönem tarım bakanları ile çalışma imkanı bulmuş, biraz bunlardan bahsetti. Tarımı siyaset üstü gördüğünü, bu ne demekse, defalarca belirten Solakoğlu tarımsal üretimden sorumlu siyasetçilerin esasen kötü niyetli olmadığını, sadece liyakatsiz olduklarını örnekler üzerinden belirtti. “Tarımın T’sinden haberleri yok” dedi.

“Neyi istiyorsak onu ekmeliyiz” diyerek dünyadan tarımsal üretime dair örnekler verdi. Yıllardır hayvan sayımı dahi yapılmadığını söyleyerek iktidarın bunun üzerinden manipülasyon yaptığını belirtti. Hayvansal ithalatta dünya ikincisi olduğumuzu söyledi ve “iktidarın iddiaları doğru olsaydı dünyada ABD’den sonra en çok et tüketen ülke olmamız gerekirdi” dedi. Ayrıca destekleme modelinin değişmesi gerektiğini belirterek yardımların aynî olması gerektiğini, üretimde planlama olmadığını ve sektör dışından insanların tarıma yöneltildiğini söyledi. “6700 dekar üretimim var ama ne ekeceğimi bilmiyorum” dedi. Toprak ıslahı ve tohum ıslahı yapan ülkelerin tarımda ihracatçı olduğunu belirtti.

Ben bu yazıyı yazmaya başlarken sosyal medyada Solakoğlu’nun ata tohumu hedef alan açıklamaları tartışılıyordu. En iyi TİGEM’lerin özelleştirildiğini ve ihraç ettiklerimizin kendi ürettiklerimiz olmadığını söylese de Solakoğlu’nun sınırlı konular etrafında yaptığı konuşmasında vurguladığı kimi sözcükler tarımda şirketleşmeyi arzusunu belli ediyordu. Esasen zaten Türkiye’de yıllardır bunun altyapısının oluşturulduğu ve ilerleme kaydedildiğinin farkındaydı, ama bu işin liyakatli kişilerce kitabına uygun olarak yapılmadığını düşünüyordu belli ki. Verimlilik, standardizasyon, markalaşma gibi konular üzerinden yaptığı vurgular bunu gösteriyordu.

Ben açıkçası Solakoğlu’nu ilk defa dinledim ve tarıma dair görüşlerine hakim değildim. Bu konuşmasında da toplam görüşlerini ifade etmedi zaten. Liyakatçılık ve teknik konular üzerinden tarımın konuşulduğu bir toplantıydı. Toplantıdan sonra internet üzerinden videolarını izledim ve izlenimimde yanılmadığımı gördüm. Bu yayınlarda Türkiye’nin tarımda dünya oyuncusu olmasının 2 unsura dayandığını söylüyordu mesela: Çiftçi eğitimi ve sözleşmeli tarım. Sözleşmeli tarım; tarımsal üretimin liberalleşmesi, şirketleşmesi için en önemli ayağı oluşturuyor ülkemizde. Ayrıca tohumu sadece verimlilik üzerinden ele alarak sık sık bahsettiği gıda egemenliğini de bir kenara bırakıveriyordu. Tohumu sadece verimlilik üzerinden değerlendirirseniz biyolojik çeşitlilik ve üreticinin bağımsızlığından vazgeçmiş olursunuz çünkü. Geriye yabancı ve yerli şirketlerin sertifikalı tohum üzerinden tarımsal üretimi şekillendirmesi kalır. Tohum toprağın hafızasıdır, çiftçi aldığı üründen en iyilerini seçer ve seneye onları eker. Üstelik sertifikalı tohumda her yıl yeniden tohumu almak gerekiyor. Bugün tohum desteği dahi sertifikalı tohum şartına bağlı. Sadece tohumu da almazsınız, yanında gübreyi ve ilacı da almak gerekiyor. Dünya üzerinde tohum üreticisi tekeller ayrıca ilaç üreticisi. Hatta insanlar için tıbbi ilaç da üretiyor Bayer gibi tekeller. Daha yüksek verim alabilirsiniz bu tohumlardan, ama bedeli büyüktür. İhraç edilen ve sonra geri dönen zehirli gıdaları düşünün. Daha çok su, daha çok ilaç, daha çok gübre atmanız gerekir. Yerli tohum üretimi yapan şirketler ise çoğunlukla yabancı tekellerin uzantısı. Tohumu tartışırken verim değil kontrol üzerinden tartışmak gerekir, çünkü şirketler tohumu ve tarımsal üretimi ellerimizden alıyor. Kimle konuşsanız ağzımızın tadı kalmadı diyor; domates domatese benzemiyor, salatalık salatalığa. Ağzımızın tadını çalanlar tarımı tamamen kontrol etmek istiyor.

Sonucu ise el kapılarına göç, yıllarca oraya uyum sağlama çabası, ucuz işçi ordusuna katılmak. Dedesinin hasat sonrası mutluluğuna dair anılar, hasattan sonra alınan ilk bisiklet, köylülerin işi aksayana yardıma koşup imeceyi yaşatması artık geride kalmıştır. Gece vardiyasında işyerinin soğuk duvarlarına gömülmüştür. Kalan ise Ramazanda iki büklüm dışarıdan gelecek gıda kolisini bekler. Gıdaya egemen olma hikayesi böyledir artık. Bu hikayenin çiftçiye de, ülkeye de verdikleri ortadadır.

Söylediğim gibi toplantı konuşmasında sık sık gıda egemenliği vurgulayan Solakoğlu fındıkta pazar payımızın yüzde 55’e düştüğünü belirtip ulusal gıda egemenliğinin tesis edilmesi gerektiğini söylerken bu önemli konunun da altını pek doldurmadı. Yani nasıl tesis edileceğinin yöntemini yolunu belirtmedi, ama konu fındıktan açılmışken, Ferrero tekeline laf geldiğinde, bu büyük tekellere tamamen kapıyı kapatmamamız gerektiğini, ama fazla taviz de verilmemesi gerektiğini söyledi. Parti içinde tarım komisyonları oluşturulmuş. Her kalem için bir komisyon olduğunu, örneğin fındık komisyonu-pancar komisyonu gibi, buralarda eğitimli uzman yüzlerce ismin görev aldığını belirterek “yakın zamanda bu komisyonların çıkardığı raporları alıp tekrar yanınıza geleceğim ve çözüm önerilerini sizinle tartışacağım” dedi. Uygun olmayanın üzeri çizilecek diyerek toplantının başında bahsettiği tarımın sahada tasarlanıp teoriye gitmesi gerektiği fikrinin yöntemini de belirtmiş oldu.

Sonra sorular kısmına geçildi, ama katılımcılar daha çok kişisel konular üzerinde durdu. Zaten buraya geleceği haberlerini paylaşırken herkes sürekli Solakoğlu’nun “büyük çiftçi” oluşunu özellikle vurguluyordu. Kişisel kanaatim bu toplantının kişisel gelişim seminerlerinden pek bir farkı yoktu. Katılımcılar büyük çiftçi olarak Solakoğlu’nu rol model alıyor, kendisi de zaten bunu böyle sunuyordu. O yüzden tarımda bugünlere nasıl gelindi, yahut çözüm önerisi için nedenler tartışılmak yerine katılımcılar mesleki bilgisinden istifade edecek sorular sordu. Tabi görünür sorunlardan yakınanlar da vardı. Her gelen siyasetçiye aynı şeyleri anlatmaktan sıkılmıştı belki de köylüler, zaten toplumsal çözüm yoktu kişisel çözümler daha cazip gelmeye başlamıştı artık belki de. İlçe Ziraat odası başkanı ile diyaloğu sonrası Türkiye Ziraat Odası Başkanı Şemsi Bayraktarı eleştiren Solakoğlu, Bayraktarın siyasete alet olduğunu söyleyerek yine tarımın siyaset üstü olması gerektiği vurgusunu yaptı.

Yerel sorunlardan bahsedilirken ziraat odalarında laboratuvarların kapatıldığı, yeterli destek verilmediği, sulamada kapalı sisteme geçilmediği, odalar borsalar gibi çiftçi örgütlerinin para toplamaktan başka bir şey yapmadığı anlatıldı katılımcılar tarafından. “Yetkisi olanın bilgisi yok, bilgisi olanın yetkisi yok. Eğitimli kültürlü ailelerin evlatları yurtdışında, küçük ve orta ölçekli işletmeler büyütülmeli” diyerek sözlerinin sonuna gelen Solakoğlu tek kelime ile de kooperatifleşmeden bahsetti. Katılımcılar dağılırken “zehir gibi kafa var adamda” yorumları ile bu kişisel gelişim seminerinden memnun ayrılıyordu. Küçük çiftçi olarak beklentilerimi karşılayan bir toplantı olmadı benim için. Solakoğlu ilk defa siyasi bir kimlik ile sahaya çıktığı için belki daha çok kendini test etmek istiyor gibiydi. Neticede çok önemli bir görevi vardı ve bunu ciddiye aldığı belliydi. Fakat atadan çiftçi olan ve artık topraktan kopmak zorunda bırakılan benim gibi küçük üreticilerin derdine bir derman yoktu anlattıklarında. Köyleri boşaltan ve tarımsal üretimi daraltan DTÖ kararları, AB uyum yasaları, tohum ve tütün yasası, sözleşmeli üretim yoktu onun tarımsal sorunlara dair algısında. Yazıma başlarken paylaştığım alıntıda Eric Hobsbawm’ın tabiriyle “80’lerin ortasında köylü kalesi olan Türkiye’nin” nereye kaybolduğunu problematize etmiyordu. Sık sık Avrupa ve ABD’den örnekler vermesi onların tarımda şirketleşmeyi bizden önce hayata geçirmesindendi belki de.

Sınıfımızın Deli Çocuğu: Yalçın Küçük’ün Ardından

Yalçın Hoca’daki bir tenezzül meselesi de değildi. Ne yapıyorsa coşkuyla, şevkle, tutku ve hatta şehvetle yaptığını görürüz. Kendini ciddiye alma irade ve cüreti her satırında, her konuşmasında belirgindir. Belki de Hoca’yı bir “cüret abidesi” olarak tavsif etmek gerekir. Cüretten geldi ve cürete gitti.

Kemalizm: Emperyalizmin Dar Ceketi

Yalçın Küçük’ü kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyiz… Klasik emperyalizm teorilerinin incelikli bir eleştirel yeniden okuması üzerinden Türkiye hâkim sınıflarının emperyal yönelimini erkenden teşhis ettiği eseri Emperyalist Türkiye‘den (Başak Yayınları, 1992) iktibas ettiğimiz yazısını dikkatlerinize sunuyoruz….

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.