Ulus Fikrinin Önemi Üzerine

Thompson’ın akıl yürütmesini sonuna kadar takip ederek söyleyecek olursak, nasıl ki sınıflar sınıf mücadelesine öngelmiyorsa ve aksine sınıf mücadelesinin sonucu olarak ortaya çıkıyorlarsa, sınıf-mücadelesi de ulusa öngelmez ve hatta cemaatçi/eşitlikçi bir ulusal tahayyülün sonucudur demek gerekecektir. Sınıfsız, ortak çıkarları olan bir biz tahayyülünün ölçeğinin neden ulus-altı ya da ulus-üstü olamayacağı sorusu sorulabilir tabi. Burada cevabı emekçi sınıfların karşılaştırma kabiliyetinin maddiliği ve belirlenmişliği düzeyinde, yani devletin ve siyasalın teritoryal bağlamında aramak doğru olacaktır.

Sınıf mücadelesini esas alan Marksist sosyalist perspektif için ulus, sınıfsal eşitliksizliklerin ve mücadelenin üstünü örten, nerede durulduğuna bağlı olarak ilk ya da son tahlilde yanlış bir bilincin ürünüdür. Sınıflar-üstü bir aidiyet yanılsaması yaratan ulus çatışan sınıf çıkarlarının üstünü örter, kafa karıştırır ve dolayısıyla burjuvazinin sınıfsal hakimiyetini yeniden üretmesini kolaylaştırır. Buraya kadar bilinmedik, şaşırtıcı bir şey yok. Şaşırtıcı olan, Marksist sosyalizmin ön kapıdan bir yanılsama ve yanlış bilinç biçimi olduğu gerekçesiyle hışımla kovaladığı ulusu arka kapıdan, adeta bir telaş ve el çabukluğuyla, ama aslında politik bir pragmatizmle, içeriye kabul buyuruyor olmasıdır. Bu telaşın ve el çabukluğunun üzerine gidelim:

Komünist Parti Manifestosu’nda şöyle diyor Marx ve Engels ( [1847] 2011:33): “Öz olarak olmasa bile, biçim olarak, proletaryanın burjuvaziyle savaşımı ilkin ulusal bir savaşımdır. Her ülkenin proletaryası, elbette, her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmalıdır.” “Öz olarak olmasa bile, biçim olarak…” dediklerinde, özsel olandan biçimsel olana yöneldiklerinde Marx ve Engels adeta bir düzlem değişikliği yaparlar ve teorinin alanından politikanın alanına geçerler. Böylece aslında evrensel bir çelişkinin nasıl olup da ulusal bir çelişki haline geldiği, aslında vatansız olan proletaryanın nasıl “kendi burjuvazisi” olan bir “ülkenin proletaryası” haline gelebildiği izah edilebilir olur; teori evrenselin alanında, pratik ve politik olan ise ulusalın alanında mukimdir.

Mesele böyle vaz edildiğinde biçim ve öz esasen aralarındaki mertebe farkı ile ayırt edilmiş olur. Biçim özün daha bayağı bir halidir, daha alt düzeyde bir soyutlama evreninde var olur. Oysa “öz olarak olmasa bile, biçim olarak…” bir başka şekilde daha okunabilir. Özü, biçimin arkasındaki hakikat olarak değil de, biçimin kendini kapatmasının, kendisiyle özdeşliğinin imkansızlığının mümkün kıldığı bir “ötesini görme” arzusunun nesnesi olarak düşünelim: Bu durumda, “öz olarak olmasa bile, biçim olarak…” demenin, öz ve biçimi karşı karşıya koymanın bir söylemsel manevra olduğu anlaşılabilir. Peki, neye yönelik bir söylemsel manevra? Analizin kavramlarıyla açıklanamayan ama görmezden gelmenin de mümkün olmadığı bir gerçekliğin analizin kavramsal tutarlılığına yönelttiği tehdidi, bu gerçekliği teorik bir analizin nesnesi yapılmaya değmez bir bayağı gerçeklik ve aşikarlıkmış gibi sunmak suretiyle etkisizleştirmeye yönelik bir söylemsel manevra. “Her ülkenin proletaryası”nın “elbette, her şeyden önce” “kendi burjuvazisiyle hesaplaşma”sı gerektiği söylenirken sanki o ana kadar çoktan kanıtlanmış bir argüman ileri sürülüyormuş gibi yapılmasının sırrı belki böylece biraz anlaşılabilir.

Marksizmin, sınıf mücadelesini merkeze koyan analizinin saflığını ve tutarlılığını bozmadan ulus gerçekliğiyle uzlaşma çabasının bir diğer ifadesi de hegemonya teorisi oldu. Hegemonya teorisiyle birlikte, Marksistler sınıf mücadelesinin, dar sınıf çıkarlarının ileri sürülüp çarpıştırılmasıyla değil de, “bütün toplum”u ya da toplumun kahir ekseriyetini ve onun “genel çıkar”ını temsil iddiası etrafında sürdürülüyor olduğuna dair bir açıklama geliştirmeye başladılar. Bir açıklamaya göre, zor aygıtlarını elinde tutanların üretim araçlarını ellerinde tutanlardan farklı olması, dolayısıyla devletin göreli özerkliğinin olması, siyasal iktidar mücadelesinin sınıflar-üstü bir ulusal temsiliyet iddiasıyla yapılmasına yol açar. Fakat sınıflar ve onların çatışan çıkarları orada daha derin bir maddilik olarak durduğu için sınıflar üstü bir ulusal temsiliyet iddiasıyla yapılan siyaset, sınıfların kendi tikel çıkarlarını bu çıkarlar sanki tüm toplumun çıkarlarıymış gibi sunma çabalarına dönüşür.

Hegemonya teorisi ulus gerçeğini hem tanır hem de inkar eder. Tanır, zira sınıf çıkarlarının tikelci dünyalarını kesen bir gerçeklik alanının varlığını zımnen kabul eder; inkar eder, zira bu gerçeklik alanını tanır tanımaz bu alanın kendi bağımsız dinamikleri ve hakikati olmadığını, bu alanın sınıf mücadelesinin bağımlı bir değişkeni olduğunu ilan eder. Böylece ulus sınıf mücadelesine tabi kılınarak teorinin tutarlılığı korunmuş olur.

Tam da bu noktada Kapital’den bir paragrafı hatırlamakta fayda var (Marx [1867] 2011:89-90): “Ekonomi politik ne denli eksik olursa olsun değer ve değer büyüklüğünü gerçekten tahlil etmiş ve bu biçimlerin altında yatan şeyi açığa çıkarmıştır. Ama bir kez olsun emeğin niçin onun ürün değeri ile ve emek-zamanının bu değerin büyüklüğü ile temsil edildiği sorusunu sormamıştır.” O halde sormamız gereken soru, ulusu temsil iddiası üzerinden sınıf mücadelesinin nasıl, hangi söylem, kurum ve araçlarla vuku bulduğuna indirgenemez; sınıf mücadelesinin, bu evrensel çelişkinin, neden ulusal bir biçim aldığı, neden ulusu temsil iddiası üzerinden yürüdüğü sorulmalıdır her şeyden önce. Maddeci bir analizin analize başlamak için biçim dışında elinde bir şey yoktur.

Ulusu bu biçimde sınıf mücadelesine tabi kılarak ikincilleştirmeyi mümkün kılan varsayımın, sermayenin devletten, sınıfın ulustan daha gerçek ve maddi olduğu varsayımı olduğunu unutmayalım. Dolayısıyla devletin sermaye, ulusun sınıf karşısında ancak göreli bir özerkliği olabiliyor. Peki bir an için ulusu kendi hakikati olan bir bağımsız değişken olarak ele alsak ve hegemonya teorisinin temel kabulleri üzerine yeniden düşünmeyi denesek ulusun sınıf mücadelesi ile bağını nasıl yeniden tanımlamamız gerekir?

1-Toplumun bütününden ya da genel çıkarından bahsettiğimizde dünya toplumlarının bütününden ya da ne idüğü belirsiz herhangi bir toplumdan değil, açık ki “bizim”, “kendi” toplumumuzdan bahsediyoruz.

2-Toplumun ortak, genel çıkarından bahsettiğimizde aynı zamanda “bizim”, “kendi” toplumumuzun ortak, genel çıkarı olduğu, olabileceği ya da olması gerektiği dair bir inancı veri alıyoruz, bu inancı ileri sürüyoruz.

Dolayısıyla ulus fikrini ciddiye alarak yeniden ulus ve sınıf mücadelesi bağını düşünmek “ortak çıkarları olan/olması gereken ‘bizim’ toplumumuz” fikrini ciddiye almak, bu fikrin başka bir faktörün, sürecin sonucu, etkisi, yansıması, dolayımı değil kurucu bir bağımsız değişken olabileceği ihtimalini de ciddiye alarak sınıf mücadelesini yeniden ele almak demektir.

O halde Slavoj Zizek’in travma üzerine söylediklerini hatırlayalım: Zizek’e (2011:42 ) göre hiç bir şey kendinde travmatik değildir; ancak sembolik düzen içinde kavranması, bir yere oturtulması mümkün olmayan bir şey travmaya dönüşür. Sınıf mücadelesini böyle bir travma kavramı üzerinden düşünmeyi deneyebiliriz. “Ortak çıkarları olan/olması gereken ‘bizim’ toplumumuz” olarak ulus fikrinin belirleyici olmadığı bir bağlamda yoksulluk, şiddet ve dışlanma kurbanlar için tabi ki halen kaçınmaya çalıştıkları ama sermaye-devletin gündelik sosyal darwinist mantığı içerisinde gayet anlaşılır olarak kalmaya devam eden süreçler olacaktır. Kurban bu durumda oyunu kurallarına göre oynamaya çalışacak, alttan üste çıkmaya çalışacak ama sınıf mücadelesinin öznesi olamayacaktır. Yoksulluk, şiddet ve dışlanmanın kurbanlar için salt kaçınmaya çalıştıkları değil aynı zamanda anlaşılır da olamadığı bir anlamlandırma çerçevesi içinde sınıf mücadelesi ortaya çıkıp gelişebilir.

Dolayısıyla E. P. Thompson’ın sınıf mücadelesini tanımlarken söylediklerini hatırlayalım ve bir de küçük ek yapalım: Althusser ile olan meşhur polemiğinde  “sınıf mücadelesi sınıfa öngelen bir kavramdır; sınıf…mücadeleden doğar”, der Thompson (1994:184). Bu ifade şayet bir mantık hatasıyla malul değilse ancak şu şekilde anlaşılabilir: sınıf mücadelesi sınıflaştırılmaya karşı bir mücadeledir; yoksa sınıf mücadelesi halihazırda birbirinden bağımsız süreçler içinde oluşmuş sınıfların karşı karşıya gelmeleri hadisesi değildir. Eğer sınıf mücadelesi sınıflaştırılmaya karşı mücadele ise, o halde sınıf mücadelesi sınıfsız, ortak çıkarları olan bir biz tahayyülünü (cemaat), bu tahayyüle yapılan bir duygusal, ideolojik yatırımı öngerektirir. Dolayısıyla, Thompson’ın akıl yürütmesini sonuna kadar takip ederek söyleyecek olursak, nasıl ki sınıflar sınıf mücadelesine öngelmiyorsa ve aksine sınıf mücadelesinin sonucu olarak ortaya çıkıyorlarsa, sınıf-mücadelesi de ulusa öngelmez ve hatta cemaatçi/eşitlikçi bir ulusal tahayyülün sonucudur demek gerekecektir. Sınıfsız, ortak çıkarları olan bir biz tahayyülünün ölçeğinin neden ulus-altı ya da ulus-üstü olamayacağı sorusu sorulabilir tabi. Burada cevabı emekçi sınıfların karşılaştırma kabiliyetinin maddiliği ve belirlenmişliği düzeyinde, yani devletin ve siyasalın teritoryal bağlamında aramak doğru olacaktır.

Kaynakça

Marx, K. ([1867] 2011) Kapital, çev. Alaattin Bilgi. Ankara: Sol Yayınları.

Marx, K and Engels, F. ([1847] 2011) Komünist Parti Manifestosu ve Komünizmin Temel İlkeleri, çev. Muzaffer Erdost. Ankara: Sol Yayınları.

Thompson, E. P. (1994) Teorinin Sefaleti, çev. A. Fethi Yıldırım. İstanbul: Alan Yayıncılık.

Zizek, S. (2011) Kırılgan Temas, çev. Tuncay Birkan. İstanbul: İletişim Yayınları.

Yıkıntılar Üzerinde Durmuş Ufka Bakarken

Son on yılımız, büyük toplumsal depremler, ağır ideolojik heyelanlar ve yönetsel yangınlarla geçti. Neticede yangınlar daha fazla yakacak bir şey kalmayana kadar sürdü, heyelanlarla insanlar, evler, mahalleler başka başka yerlere taşındı ve depremlerde bir toplum…

Milli Demokratik Devrimden Radikal Demokratik Devrime: Ulus Belasından Kurtulmak

Bu yazı daha önce Teori ve Politika dergisinin “Bahar-Yaz 2021” sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır. Geçmişi tarihsel olarak kurmak “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir. Tarihsel maddeciliğin meselesi,…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir