Yunus Emre Aslında Ne Dedi? Tarihsel Bir Çerçeve

Yurtseverce olarak Kenan Göçer hocamızla Yunus Emre üzerine sohbet ettik ve Yunus Emre’nin “aslında” ne dediğini anlamaya çalıştık. Kenan Göçer,  Yunus Emre üzere yazdığı “Yunus Emre Aslında Ne Dedi: İzonomi Temelli Ekonomi-Politik Yaklaşım” başlıklı kitabında alternatif bir Yunus Emre ve tasavvuf okuması geliştiriyor. Bu okumayı Yunus’u tarihsel bir figür ve bilge olarak geçmişe kapatan muhafazakar okumalardan farklı kılan ekonomi-politik bir sorunsal var. Yunus’u Melami tasavvufi gelenekle iliştiren bir okuma içinde Kenan Göçer biriktirmemenin, “miskinliğin” Yunus’un hayat felsefesinin temelini oluşturduğu tezini ileri sürüyor. Böylelikle, biriktirmek için biriktiren, biriktirmenin kendi başına amaç olduğu kapitalizme karşı Yunus’u kapitalist modernite karşıtlarının bir çağdaşı olarak çağırıyor. Göçer, biriktirme biçimleri olarak devlet ve sermayenin eleştirisiyle motive olan bu Yunus Emre okumasında Yunus’u Marx’ın son dönem özgün yorumcularından Kojin Karatani ile de bir diyaloğa sokuyor.

Kenan Göçer ile olan sohbetimizi 3 bölüm halinde yayınlayacağız. Bu ilk bölümde daha ziyade bir tarihsel çerçeve üzerine konuşuyoruz. İkinci bölüm Yunus Emre’nin de içinde yer aldığı Melami tasavvufi geleneğin kurucu ilkeleri ve ayırt edici özellikleri üzerine olacak. Son bölümde ise tartışmanın devlet ve sermaye eleştirisi için ne gibi içerimleri olduğuna odaklanıyoruz.

Yurtseverce: Kenan Göçer hocamızı Yunus Emre üzerine yazmış olduğu makalesi ve kitabına dair konuşmak üzere sohbetimize davet ettik. Kitabında ileri sürmüş olduğu fikirleri biraz daha açar mı, ileri sürdüğü fikirlerin ne gibi varsayımları ve imaları var, bu soruları tartışmak istiyoruz kendisiyle. Şöyle bir sorumuz olacak: Yunus Emre’ye dair birtakım çok oturmuş algılayışlar ve kalıplar var. Devletin Türkçe öğretmek ve Türk kültürünü tanıtmak üzere kurmuş olduğu uluslararası teşkilatın adı Yunus Emre Enstitüsü.  2021 Yunus Emre yılı ilan edildi. Yunus Emre’ye dair geleneksel anlatılarımız, temsillerimiz var. Sizin bu temsiller karşısındaki konumunuz nedir?  Bu temsiller hakkında ne düşünüyorsunuz? Aslında sizin yazıyor olduğunuz Yunus Emre çok başka bir yere doğru gidiyor.  Öncelikle bu mesafe üzerinden bir açıklama yapar mısınız? Sanki sizinki bir hoşnutsuzluğun da ifadesi gibi.

Kenan Göçer: Evet, o rahatsızlık var. Rahatsızlık nedir? Yunus’u bugüne kadar nasıl biliyorsak, çocukluğumuzdan beri Yunus anlatısı aslında neyse, bugüne kadar biraz daha gelişerek devam etti. Uzun okumalardan ziyade, üzerinde çokça düşünmeler esnasında fark ettiğim resim ile yıllardır sunulan arasında hayli mesafe olduğunu hissetmeye başladım. Bunun olmaması gerektiğini, olamayacağını düşündüm. Bütün okumalarım o çerçeve içinde gelişti. Bu okumalarda beni ne heyecanlandırdı? Tasavvufa dair birtakım atomlar vardı, işte fizikte olduğu gibi. Ahmet Karamustafa’nın Tanrının Kuraltanımaz Kulları kitabı bu atomların parçalanmasını sağladı. Bu, Köprülü’nün kurduğu bir atomdu. Bu atom, tasavvufu, elit İslam’ın karşısına koyuyordu. Bir tarafta elit İslam, yüksek İslam, medrese İslam’ı, işte yüksek bilgili olanların İslam’ı ve diğer tarafta da halkın her türlü hurafesini de içeren, her türlü inancın, kültün içinde olduğu, İslam öncesi inançların falan harmanlanıp bir çuvala konulduğu bir yapı vardı. Köprülü Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar kitabında buna halk İslam’ı diyordu. Karamustafa bunun böyle olmayacağını, böyle olduğu takdirde Bağdat sûfîleri ile Haydarileri ve Kalenderileri aynı başlıkta incelemenin, ele almanın ele gelir bir tarafı olmadığını, bu iki tasavvuf ekolü arasında tıpkı halk İslam’ı ile yüksek İslam arasındaki fark kadar bir fark olduğunu, bunların ayrıştırılması gerektiğini söylüyordu. Burada Karamustafa’nın yaptığı şey, tasavvuf tarihini (1200-1550 arası) bir kronolojik tarihe tabi tutmak ve tasavvufu kendi içerisinde ikiye ayırmak oldu. Bu benim hoşuma gitti. Demek ki atom parçalanabiliyordu. Eğer parçalanıyorsa, benim kafamda zaten hep bir Yunus var, bu Yunus’u nereye koyabiliriz, hangi ayrıma tabi olabilir soruları daha da gelişmeye başladı. Bağdat’a mı girer yoksa Kalenderilere mi girer diye sorduğumda da tam olarak ikisine de giremeyeceği cevabını aldım. Yani baktığınızda elit, medrese İslam’ı içinde eğitim almış bir Yunus yok gibi görünüyor. Öyle olsaydı ona bir şekilde atıf yapan birileri olurdu. Kayıtlı olurdu, tekkesi olurdu, bir şeyler olurdu. Öte yandan Kalenderilerin içerisine de koyamayız. Yani onlar da uç bir noktada. Giyim kuşamından tutun yaşam tarzına kadar.

Yurtseverce: Hocam o ayrımlara girmeden önce… Makalenizin başında diyorsunuz ki ben Yunus Emre’nin ekonomik politik yanıyla ilgiliyim. Yunus Emre’nin ekonomik politik yanıyla ilgili olmak ne demek? Zira sizin tasavvuf ekolleri arasında yapmış olduğunuz ayrım da bu tema üzerinden şekilleniyor.

Kenan Göçer: Ekonomi politiklik şu: Ben burada bir tasavvuf tarihi anlatısı yapmayacağım. Dinler tarihi de yapmayacağım. Tarihçilik de yapmayacağım. Bir kronoloji oluşturmak derdinde de değilim. Bir mitoloji yaratmayacağım. Bir menkıbe de yaratmayacağım. Gündelik olarak, gündelik hayatta Yunus’u nasıl görebiliriz? Günümüzün insanı gibi ele alınabilir mi? Alınırsa nasıl olur, nasıl görünür? Üretimle, sermayeyle, iktidarla ilişkileri nasıl? Bunları anlamadığımız zaman biz de farklı bir menkıbe yaratmış oluruz. Ben bu menkıbe yaratılmasına artık belki de dur demek için böyle bir yaklaşım sergilemeye çalıştım. Yani o amaçla kullanıldı ekonomi politiklik.

Yurtseverce: O dönemki tasavvufi ayrımlara dair neler söylemek istersiniz?

Kenan Göçer: Neden o üçüncü ayrım, neden Anadolu Melamiliği ortaya çıkmak zorunda kaldı meselesi… Çünkü Yunus ne Bağdat sûfîliğine ne de Kalenderiliğe girmiyor, her ikisine de uzak ama her ikisinden de etkilenmiş olabilir. Yani kesişim kümesinde, orada bir kesişme halleri var. Net olarak ayrım koyamayız ama hiçbir şekilde buradadır da denilemez.

Yurtseverce: Babalar’ı da siz aynı melâmîlik içinde mi okuyorsunuz?

Kenan Göçer: Biraz. Yunus kadar net değil ama ivmelenmesi o şekilde. Varacakları yer burasıymış gibi görünüyor ama. Tarihsel olarak 50-100 yıl sonra varacakları yer öyleymiş gibi geliyor. Çünkü Haydariler de var Babaların içerisinde. Baba İlyas’ın Haydarî olduğu, Haydarîlerin de Kalenderiliğe yakınlığı malum. Şunu ima ediyorum, yani belki bu ima ilk defa yapılıyor: Yunus’un babasının Babailer olayında ya da isyanında öldürülmüş olabileceğini düşünmemiz lazım. Yunus’un babası belki genç yaşta öldüğü için hani ne diyor o meşhur şiir…

Yurtseverce: “Şu dünyada bir nesneye/ Yanar içim, göynür özüm/ Yiğit iken ölenlere /gök ekini biçmiş gibi.”

Kenan Göçer: Evet, belki de Yunus’un en akılda kalan, en belirgin şiirlerinden bir tanesi bu. Gök ekin üzerine çok şiirler yazıldı, çok edebiyat siteleri kuruldu, çok canlı bir figür, Gök ekinler böyle bir mesele zannımca.

Yurtseverce: Hocam o zaman tekrar bu tasavvuf ekolleri arasındaki ayrımın üzerine gidelim. Üç tasavvuf ekolü arasında yapmış olduğunuz ayrım… Burada sanki normatif olarak da üçüncüsünü tercih eder gibisiniz. Sanki betimsel bir tasnif gibi değil de aynı zamanda normatif kabulleri olan bir sınıflandırma gibi. Melâmîliği üstlenen bir tutumunuz var. Orayla bir samimiyet kuran, duygudaşlık kuran bir yaklaşımınız var ve tasavvufun içinde sanki tutunacak dal arama gibi bir çabayla üçüncü kategorinin altını özenle çiziyor gibisiniz. Ne dersiniz?

Kenan Göçer: Ülgener okuduğumuzdan beri, onun zihniyet ve din okumalarından beri, Melâmîlik özel olarak Anadolu tasavvuf tarihinde önemli bir mesele olarak göründü bana. Melâmîler tarih içinde bir hayat damarı gibi geliyor. Üretimi önemsiyorlar. Ekonomi politik açıdan, tekkeyi bir sığınma yeri, bir sığıntı yeri olarak görmeyip hem üretim hem de birlikte tüketim alanı olarak görüyorlar. Yani dayanışmanın, o cemaat anlayışının ayaklarını ancak bu şekilde yere sağlam basabileceğini düşünmemden dolayı ister istemez bu normatiflikten kaçınamıyor olabilirim. Ama Melâmîliğin farkını biraz daha belirgin bir biçimde ortaya koymak için de diğer anlatılara girmek durumundaydım. Diğer anlatılar da biraz malumat bolluğu ile malul. Ama bundan da kaçınamazdım.  Anadolu Melâmîliğinin diğerlerinden farkını ortaya koymak için Bağdat sûfîliği ile Kalenderî ve Haydarîliğin kökenlerini, özelliklerini de açmak gerekiyordu. Oralar biraz fazla oldu ama bu kaçınılmazdı.

Yurtseverce: Oğuzlarla/Türkmenlerle Selçuklu elitleri arasında sürekli bir mücadele görüyoruz. Büyük Selçuklu Devleti, Nizamiye Medreseleri eliyle dinsel alanı kontrol ediyor. Anadolu Selçukluları’nda ise şeyh, derviş ve babaların kısmi bir özgürlük alanı var. Fakat Anadolu Selçuklu Devleti’nin İrani bürokrasiye teslim olması, Türkmenler ve onlarla beraber olan şeyh, derviş ve babalar ile devlet arasında bir gerilime sebep oluyor. Devlet ile Türkmenler arasındaki bu gerilimli ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kenan Göçer: Kojin Karatani’nin tarihsel dönemlendirmesi çerçevesinde bakmak gerekiyor.  O da şu; Türkler Anadolu’ya göç ederken, yani 10. yüzyıldan başlayıp 14. yüzyıllara kadar peyderpey gelinen noktada Türklerin Anadolu’da Büyük Selçuklu ile başlayan, daha Ortadoğu merkezli, sonra Anadolu Selçuklu ile Anadolu’ya kayan bir devletleşme süreci var. Orta Asya’da yok mu diyeceksiniz, var ama burada kurumsallaşmaya başlayan, organlarının oluştuğu, vergilerin ortaya çıktığı bir yapı var. Osmanlı nasıl Bizans ile, kurumsallaşmış bir devlet ile İstanbul’da karşılaşıyorsa, Selçuklu da Sasani ile yani onun geriye bıraktığı bürokratik kültürle karşılaştı ve tabi ki bu karşılaşma son derece şok edici bir karşılaşma. Pek çok şeyi kurumsallaşma anlamında onlardan öğrendiler. Yani Anadolu Selçuklu’nun neredeyse Türk veziri yok. Farisî memurlar bürokrasiye tamamen egemendi. Ancak Büyük Selçuklu, yöneten olarak kurumsallaşmak istiyor, kalıcı hale gelebilmek için “kurumsallaşmamız lazım, bu süreçte temel dayanaklar ne olabilir” diyorlar. İşte yazılı kültür ve yazılı kültürde de tabi daha çok Farisî bürokrasi ile Sünni hukuk anlayışı, Nizamiye medreseleri bu anlamda önemli. Böyle bir arzu var. Bu dönem, Karatani’nin B dönemi dediği hakimiyet himaye dönemi. Yani devlet, ben halkı himaye ediyorum, hakimim, onlar da bana itaat etmek zorunda diyor. Fakat Orta Asya’daki Türk devletlerindeki bu yine yöneten yönetilen ilişkisi, orada ortak rızaya dayalı bir ilişki gibi görünüyor. Yani karar alınmadan herkesin fikirleri soruluyor. Kararda da herkesin oybirliği ile karar alınıp herkesin o şekilde karara uyması bekleniyor. Hunların temel gücünü herhalde bunlar oluşturuyordu. Fakat Selçuklu dönemine gelindiğinde bu karar bürokrasi tarafından alınıyor ve yönetilenlere emrivaki şeklinde yansıyor. Yöneten ve yönetilen arasına çoğunluğu yabancı ve yerleşik bir sınıf giriyor. Yönetilenler veya Türkmenler bu kararda benim katkım ne diyor. Burada muhtemelen kendilerinin hiçe sayıldığını düşünüyorlar ve şiddetli psikolojik bir harp oluşuyor.

Yurtseverce: Babai isyanı patlıyor.

Kenan Göçer: Tabi tabi, ama doğrudan Babailerle bir çatışma yok gibi görünüyor, sanki Konya’da Ahi Evran üzerinden bir hikâye dönüyor. Bu hikâyede işte genel olarak ahilerin, yönetenlerin isteklerine tamamen uymaması durumu oluşuyor, yani Ahiler yönetimi halkla paylaşıyor. Selçuklu yöneticileri ise yönetim tamamen bende olsun diyor, çünkü tek bir patron olsun istiyorlar. Tek patron olduğunda yönetmek daha kolay olur. Diğer türlü çarşıya sormak, herkesi çağırmak falan maliyetli işler. Yönetim daima az maliyetli, verimlilik temelli ekonomik ilkeyi takip ediyor. Zaman tasarrufu, çabuk sonuç alma, vesaire; gerisinde ekonomik bir ilke söz konusu.

Yurtseverce: Hocam Hikmet Kıvılcımlı’nın meşhur tarih tezinde Türklerin barbarlıktan medeniyete geçişlerinde, Anadolu’ya gelmek, devletin içine girmek, devletlenmek, dolayısıyla onun medeniyetinin kavramlarıyla, onun üst yapısı ile tanışıp onları almak aslında  bahsettiğiniz o gerilim içinde de düşünülebilir. Kıvılcımlı’nın terimleriyle konuşacak olursak, ilkel sosyalizm ya da barbar gelenekleri dediği ve aslında pozitif anlam atfettiği o gelenek, daha devletçi daha bezirgân diyebileceğimiz bir yapının karşısında yer alıyor, o aradaki gerilimin ve çelişkinin izleri, sizin anlattığınız bütün o ayrışmanın arkasında değil mi?

Kenan Göçer: Öyle görünüyor… Bütün Türkler olmasa da Anadolu’ya gelen Türkler, A dönemi mübadelesini sürdürüyorlar gibi. Yani olanın olmayana verdiği dönem, her birikim olduğunda bunun tekrar dağıtıldığı dönem. Fakat Türklerin bulduğu Anadolu, B dönemi içinde uzun yıllar… Yerleşiklik ve bürokrasinin hâkim olduğu, devlete vergi vermek zorunda olunan bir zaman… Devlet ise “ben alacağım, çünkü ben diğer uluslara karşı sizi koruyorum, canınızı kurtarıyorum, siz de bana vermek zorundasınız” diyor. Halbuki A döneminde devlet toplayıp tekrar dağıtıyordu. Dolayısıyla Anadolu’ya gelen Türklerde eskiye, yani A dönemine bir özlem var. Bu durum Osmanlı Beyliği kuruluş döneminde de var olan bir durum. Devlet ise Bizans ile karşılaştığında B döneminin kalıcılaşmasını istiyor, yani yerleşikliği, bürokrasiyi ve vergiyi. Vergiyi bile hiç duymamış gibi Osman Gazi; pazardakilerden vergi toplaması gerektiğini yanında gezen Bizans’tan tecrübeli birisinden öğreniyor. Peki, Selçuklu’da vergi yok muydu ki Osman Gazi bunu bilmiyor olsun? Vardı ama Osmanlı Selçuklu’nun devamı gibi değil de onun etrafından dolanmış gelmiş gibi duruyor. Onlar hala devleti içselleştirmemiş Babailer gibi farklı bir boy, Anadolu da o kavganın uzağında olduğu için farklı ama tabii ki etkisi var. Şeyh Edebali’ye baktığımız zaman görüyoruz ki Babailer ile ilişkisi var.

Yurtseverce: Kıvılcımlı sizin Karatani’ye referansla A dönemi dediğiniz armağanlaşma dönemine İlkel Sosyalizm ya da Kan topluluğu diyor. Orta Asya Türklüğü’nün o aşamada olduğunu, yani sınıflaşma, ayrışma, hiyerarşi olmadığı için toplumda güçlü bir asabiye meydana geldiğini iddia ediyor. O ruh güçlüydü, o yüzden fetihler yapılabildi fakat ne zaman Bizans’ın içine girdi o zaman onların devletini yani üst yapısını almış oldu. Çünkü onu ikame edebilecek genişlikte bir medeniyet tasavvurları ve deneyimleri yok. Aslında gücü de tam öyle bir medeniyet tasavvuru ve deneyimi olmamasından kaynaklanıyor.

(devamı gelecek…)

Milli Demokratik Devrimden Radikal Demokratik Devrime: Ulus Belasından Kurtulmak

Bu yazı daha önce Teori ve Politika dergisinin “Bahar-Yaz 2021” sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır. Geçmişi tarihsel olarak kurmak “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir. Tarihsel maddeciliğin meselesi,…

Sosyalist solda Türkofobi

Doksanlı yıllardan önce Türkiye solunun Türklük ile çok daha yapıcı ve zenginleştirici ilişkilere sahip olduğunu belirten Hamza Yalçın’ın Odak* dergisinde yayınlanan bu yazısını dikkatlerinize sunuyoruz. Yalçın’ın özellikle sol için ulus imgesinin ötekileşmesi sürecinin yeni olduğuna…

1 Yorum

    Melamîlik, bugünkü modern tarzda tüm dünyada yaşanan dini anlayışı asırlar öncesinde savunan düşünce akımıdır, aynı zamanda bir duruş, felsefe ve anlayıştır. Melamîlik günümüzdeki lâik anlayışta olan dini tavrı bünyesinde bulundurmaktaydı. Melamîlik dini ritüelleri veya kendine özgü ibadet biçimleri barındırmaz. Kenan hocam bu tür araştırmalar da gayet başarılısınız, güzel bir yazı olmuş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir