Ulus kurmak mı? Ulus olmak mı?

Tahmini Okunma Süresi: 11 dakika

Cumhuriyet 1923 yılından itibaren bir Türk Ulusu oluşturmak için gayret sarf etti fakat bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki bırakın bir ulus oluşturmayı, zaten çok değişik etnik gruplardan, dini ve mezhebi çeşitliliklerden oluşan halkı iyice atomize ederek birbirinden ayrıştırdı. Bir de buna politikacılarımızın günlük kısır çekişmeleri ve menfaat çatışmaları eklenince sorun daha da katmerleşmiş hale geldi. Türklüğün bir üst kimlik olarak inşa edilmesi ve toplumun bütün kesimlerini kapsaması gerekirken, uygulanan politikalar sonucunda Türklük kimliği dar etnisite tartışmaları içine hapsedilmiş bulunmaktadır.

Benim düşünceme göre bunun sebebi ise ulus oluşturma bahsinde tarihi iyi okuyamamak, sığ analizler yapmak ve Türklüğü daha çok hamasi söylemlerin içine hapsetmektir. Bütün tarihi ve medeniyeti Türklerin kurduğu ve tarihte kurulan birçok devletin Türk olduğu söyleminin olduğu ‘Türk Tarih Teziyle ’aslında Türklerin Müslüman olduktan sonra medeniyeti Avrupa’ya götüren ve Tanrı’nın kılıcı ve adalet dağıtıcısı olduğunu söyleyen ‘Türk İslam Sentezi’, bol slogan içeren, fakat içinde doğru dürüst tarihi ve sosyolojik analizler ve tespitler bulundurmayan politikalar olarak devletin Milli Eğitim Politikasını belirledi. Üstelik bu politikalar süreklilik açısından çok da birbirini beslemeyen söylemlerle doluydu.

Dünyada ilk defa ulus söylemleri İngiltere ve Fransa’da ortaya çıktı. Daha sonra bunu Almanya ve Rusya takip etti. İngilizler ile Fransızlar arasında gerek kuruluş bakımından gerekse uygulamalar bakımından birçok farklılıklar görmekteyiz. İngilizler ulusu her bir bireyin tekilliği ve öznelliği üzerinden kurarken, Fransızlar kolektif bir ulus oluşturma yoluna girdiler. İngilizlerin Magna Carta’da anlaşma ve sözleşme ile başlayan uluslaşma süreci, Fransa’da 1789 devrimiyle gerçekleşti. İngilizlerde millet kavramı organik bir şekilde oluşurken, Fransa’da bu kavram aydınlar tarafından oluşturuldu[1]. Almanya’da ulus olma çabaları çok daha sonraki tarihlerde ortaya çıkan bir olgu olmasına rağmen akademinin öncülüğünde ortaya çıktığı için daha romantik bir hareket olarak başlamıştı. Rus Çarlığı ve Osmanlı ise bu konuya imparatorluğu büyütmek, ayakta tutmak ve Batı’nın teknik ilerlemesi ile rekabet edebilmek üzerinden katıldılar.[2] İş buraya geldiğinde şunu da rahatlıkla ifade etmek gerekir ki, bizdeki millet olma çabası aslında Tanzimat Fermanı’na giden süreci tetiklemiştir.[3]

Türkiye’de, milliyetçilik akımının öncüsü hep askerler olmuşlardır. Aydınlar içinde ise Balkanlar ve Kafkasya’dan yani Rusya’dan göçen aydınlar öncelikle etkin olmuşlardır( Ziya Gökalp’i bu tanımlamanın dışında kabul etmek gerekiyor). İttihat ve Terakki hareketi işin hem teorik hem de pratik yüzü olmuştur. Türkler bu konuyu kendi devletlerini ayakta tutabilmek babında öncelikle ele almışlardı. Yusuf Akçura’nın Kahire’de bir gazetede yazmış olduğu bir makaleden hareketle -ki sonradan bu makale bir kitap haline dönüştürülmüştür- Üç Tarz-ı Siyaset düşüncesi Türk siyasetini oluşturan ana gövde olmuştur. Kısaca Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık olarak formüle ettiği bu düşünce ekollerinden, Cumhuriyetle birlikte Osmanlıcılık düşüncesi yerini Batıcılık düşüncesine bırakmıştır. Bugün dahi Türk siyasetinin söylemini ve ana hatlarını belirleyen akımlar bu minval üzere devam etmektedir. Aslında galiba tam da burada bir hata yapılarak başlanmıştır. Bu üç düşünce ekolü aslında birbirinden ayrılan değil birbirini besleyen ekoller olarak ele alınabilseydi, bugün daha farklı bir durumda olurduk diye düşünüyorum. Bu tartışma çok daha uzun bir şekilde yapılabilir ama ben teşhisteki hatanın ana kaynağından devam etmek istiyorum. Cumhuriyetin yaptığı esas hatanın tarih okumalarından geldiğini düşünüyorum. Türk Tarih Tezine göre,

“M.Ö. 3000 ile M.Ö. 1200 yılları arasında Orta Asya’dan yurtlarını terk edip Akdeniz havzasına yayılan brakisefaller Türklerin atalarıdır. Dünya medeniyetinin başlangıcını Yunan medeniyetine bağlamak yanlıştır. Hititler Anadolu’da yaşamış Yunan medeniyetinden daha eski bir medeniyettir. Etrüskler’in İtalya’ya Anadolu’dan gitmiş oldukları kesindir. Orta Asya’dan yayılan göç dalgaları Avrupa’ya da yayılmış ve vahşet ortamı süren kıtaya sırasıyla cilalı taş, bakır, tunç ve demir çağı sanatlarını götürmüşlerdi.” [4]

Ya da Türk İslam Sentezine göre ise “Devlet kuruculuk ve teşkilatçılıkta kabiliyetli, bu itibarla da toleranslı, nizamperver, fütûhata yatkın fakat sömürücü değil, hakikatlere açık, gerçekçi bir millet olarak tanınan Türklerin bu özellikleri düşünce sistemlerinde temellenmektedir. Türk ne her şeyi, insana sağladığı fayda derecesinde değerlendiren maddeci eski Grek gibi, ne de kâinatı meçhuller âlemi sayıp çözemediği hadiseleri hemen “mucize”ye bağlayan Sâmî-İranlı-Hindli gibi düşünmektedir. Türk’ün mevcut düşünce tarzları arasındaki yeri, mutedil ölçüde akılcı-maneviyatçı olmaktır. Bu hususiyet İslâm felsefî tefekküründe mühim rol oynamış, dolayısıyla Türk kültür çevresine mensup şahsiyetler müspet düşünce ve ilim sahasında büyük hizmetler ifa etmişlerdir.”[5]

Görüldüğü gibi iki tezinde aslında ayakları yere basmamaktadır. Daha çok hamaset ve sloganla bezenmiştir.

Tarihte ilk defa Türkiye ve Türk kavramlarına Latin kroniklerinde rastlıyoruz. Anadolu’ya göç eden Oğuzlar buraya Diyar-ı Rum derken, Batı’da Türkiye diye telaffuz edilmeye başlanmıştı. Oğuz boylarının bu topraklara göçü, İran Selçuklularının Oğuz’dan kurtulmak için sürgün etmesiyle başlamış, Selçuklu devletinin yıkılması ve Moğol istilasıyla birlikte yoğunlaşarak devam etmiştir. Sultan Sencer’in Oğuz İsyanı sonucu esir alınmasıyla yıkılan Selçuklular sonrası, Oğuz boyları adeta bu topraklara akmışlardır. İşte tam da o tarihlerden itibaren Türk’ü ve Türklüğü konuşmak gerekiyor.[6]

Üstelik de Türklüğü fetihler yapan, medeniyet kurucusu, dünyaya nizam veren olarak değil, Anadolu coğrafyasını kendine vatan yapan, bu coğrafyadaki diğerleriyle birlikte bin yıl iç içe yaşamayı beceren, kendisini ötekine, ötekini kendisine benzeten bir kavmin hikâyesi olarak okuyup yazmalıyız. Biz bu tarihi devletle birlikte değil, devlete rağmen okuyabilirsek Türk’ün tarihi ortaya çıkacaktır.

Claude Cahen, Türklerin ilk Anadolu’ya geldiklerinde bu yerleşik olmayan göçebe kavmin yaşama sevincini, diğer halkların şaşkınlıkla karşıladığını anlatır.[7] Çok uzun bir yolu modern zamanlara kadar kullandıkları kağnılarla ve koyunlarıyla birlikte kat ederek Anadolu’ya gelmişler ve burayı Diyar-ı Rum’dan Anadolu’ya çevirmişlerdir. Kendilerine yurt edindikleri bu toprakları şenlendirmişlerdir. Yani yetmiş iki milleti bir görerek kurdukları yurtlarda ötekilerle bir arada yaşamayı becermişlerdir.[8]

Nerede sarp sapa bir yer varsa oralara giden Babalar, Dervişler, kırsalı şenlendirirken, Ahiler şehirlerde başka bir medeniyet ortaya çıkarmışlardı. Bu ele avuca sığmaz, zaptı raptı ve otoriteyi sevmeyen Oğuzlar, ilk darbeyi 2. Gıyaseddin Keyhüsrev’den yemişler ve sonucunda ayaklanmışlardı. Babailer İsyanı, devleti uzun süre meşgul ettikten ve sarstıktan sonra, Malya ovasında büyük bir katliamla bitmiştir. Türkmenler ve onlarla beraber isyan eden Hristiyanlar, kadın ihtiyar çoluk çocuk demeden herkes, Yunus’un dediği üzere adeta Göğ ekini biçilmiş gibi[9] Malya ovasında katledilmişlerdi. İşte bu katliamdan kurtulanlar ve Moğol istilasından kaçanlar, Osmanlı Devletini kurmuşlardı.[10]

Uzun süre ‘Orta Barbarlık Konağını’ yaşayan Osmanlılar, o kendilerinde var olan İlkel komünal hayatı yaşatmışlar, beyler Sultan olmamış, eşitler arasından seçilerek bey olmuşlardır.[11]

Bu yönetim tarzı Yıldırım Beyazıt dönemine kadar böyle devam etmiş, Yıldırım, Oğuz beylerini hor görmüş, kendini sultan ilan etmiş, bunun sonucunda Ankara Savaşı’nda beyler Timur’u desteklemişlerdir. Timur’un Yıldırım’ı yenmesi sonucu Osmanlı’nın birinci dönemi sona ermiştir.

11 yıl süren karışıklık dönemi Çelebi Mehmet’in galibiyeti ile son bulmuş, aslında Şeyh Bedrettin ve Musa Çelebi’nin yenilgisiyle birlikte Oğuz artık bu toprağın sahibi değil reayası olmuştur ve Osmanlı, Bizans’ı aldıktan sonra saraya yerleşmiş, beyler gitmiş, yerlerine sultanlar gelmiştir. Oğuz reaya olunca yerini kapı kulları doldurmuştur.

Hikmet Kıvılcımlı, bütün Osmanlı Tarihi iktisadi hayatının bir toprak ve tarım rejimi olduğunu söylüyor.[12]Öncelikle Bizans’ta büyük toprak beyleri vardı ve bunların sömürüsü altında yaşayan köylüler mevcuttu. Osmanlı toprak rejiminde ise Osmanlı’nın İslam inancı ve gelenekleri doğrultusunda hiç kimseye toprağın mülkiyeti bırakılmıyordu. Ancak bu toprakların işlenmesi sonucunda elde edilen hasıladan tasarruf etme imkânı veriliyordu. Bu sistem ise Has, Tımar ve Zeamet şeklinde üç ana biçimde değerlendiriliyordu. Arazinin büyüklüğüne ve elde edilen gelir düzeyine göre, Has, Zeamet ve Tımar biçiminde sıralanıyordu. Bu toprakların tasarrufunda bulunan sipahiler, kendileri kazanç sağladığı gibi devlete aynî biçimde vergi veriyorlar ve bu toprakları işleyen köylülerde geçimlik mahsullerini kazanıyorlardı. Bu sipahiler savaş zamanı ise gelirlerine karşılık devlete asker sağlama yükümlülüğünde bulunuyorlardı.

“‘Fetret devrinden Kanuni Süleyman’a kadar en yüksek mertebesini bulan Osmanlılık, Kanuni zamanında en büyük deri değiştirme altüstlüğüne uğradı. Geniş Osmanlı toprakları üzerinde o zamana kadar şeriatın kutsal parmağı ile çizilen Dirlik Düzeni, ansızın ve sessizce, yukarıdan bir ihtilal geçirdi. Kesim Düzeni denilen “MUKATAALAR” devrine atladı. Yani, imparatorluğun iktisadi temeli olan Toprak rejimi, Ürün İradı şeklinden çıktı, Para İradı kılığına girdi. Ondan sonraki Osmanlı tarihinin bütün sırrı, nedense üzerinde hiç durulmayan, müthiş laik, hatta tam din düşmanı (çünkü bütün şeriat prensiplerini hiçe sayan), sözde kitaba uydurulmuş devrimde gizlidir. Bu devrimi anlamadan Osmanlı tarihini anlamaya kalkışmak, dünyanın döndüğünü bilmeden, geceyle gündüzü izaha çalışmaktan farksızdır. Batı Avrupa’da Para İradı şekline giren toprak münasebetleri, Sermaye sözde birikişi adı verilen gidişle, batıyı modern düzene kadar ilerletti. Osmanlı İmparatorluğu, bu ilerlemeye ulaşamadı. Aynı Para İradı yüzünden battı.”[13]

Kesimcilik, düzeninde artık toprakların kullanım hakkı nakdi kiralama şekline dönüşmüştü. Toprağın kira bedeli nakit olarak kiralayan kişiden peşin olarak tahsil ediliyordu. Sipahilere verilen öncelik artık parası olan ve saraya yakın olan herkesi kapsamaya başlamıştı. Burayı kiralayan kişiler tefecilerden gerekli parayı bularak alıyorlar. Sonra bu ödedikleri paradan daha büyük bir meblağa başkalarına kiralıyorlardı. Toprakları kiralayan bu taşeronlar yanlarına silahlı güçleri alarak bu arazileri köylülere işletiyorlar ve giderek çıkan mahsul miktarını daha da fazla arttırarak tahsil ediyorlardı. Bu duruma itiraz eden köylüleri yanlarındaki silahlı kişilerle susturuyorlardı.[14]

Bu kesimcilik düzeni o kadar kârlı bir hale gelmiştir ki, devlette görevli herkesin bu konuda ağzının suyu akar olmuştu. Devlet yönetiminin üst katı olan Kalemiye ve Mülkiye sınıfı kesimci olabilmek için büyük miktarda rüşvetler ödüyorlar ve özellikle Enderun sınıfı bu rüşvet ve irtikap sonucunda son derece dejenere bir sınıf haline geliyordu. Öyle ki artık her yerde karşımıza bir vezir çıkmaktaydı. Vezirde aranan özellik, getireceği rüşvetle ölçülüyordu. [15]

Bu durum Anadolu’da toprağını terk ederek çiftçiliği bırakan köylü sayısını giderek arttırıyordu. Bir yandan da yüksek fiyata buğday ihracatı fazlalaşınca 1500’lü yılların ortasında Anadolu’da büyük bir ekmek ve gıda sıkıntısı baş göstermişti. Çiftçiliğin karın doyurmaması nedeniyle köylüler erkek çocuklarının bir kısmını giderek daha fazla oranda medreselere göndermeye başlamışlardı. Bu medreselerde okuyarak hocalık, müftülük gibi devlet görevlerini yapacaklarını düşünen çocuklar, medreseleri bitirmelerine rağmen herhangi bir devlet görevinde istihdam edilmedikleri için şehirlerde başıbozuk şekilde yaşıyorlar. Halk arasında dehşet saçıyorlar, soygun, taciz, tecavüz ve kabadayılık yapıyorlardı. Tarihe “Suhte İsyanı”[16] olarak geçen bu olaylar sonucu eşrafın yardım istemesi neticesinde devletin bu olayları bastırmak için gönderdiği güçlere karşı köylüler kendi çocuklarını destekliyorlar ve bunun için de kadılardan yardım alıyorlardı. Bunun neticesinde İlmiye sınıfı ile Seyfiye sınıfı birbirlerine karşı mücadele içine giriyorlardı. İş öyle bir hale gelmişti ki bütün gelen silahlı güçler zaman içinde halka zulüm eden güçler haline dönüşmeye başlamışlardı. Saltanata sürekli şikâyetler gidiyordu. Bu isyanları bastırmak üzere gelen güçler de birer zulüm aracına dönüşüyorlardı.[17]

İşte bu mücadeleler sonucunda Celali İsyanları meydana gelmiş ve köylü topraklarını ya korkudan ya baskıdan bırakıp kaçmak zorunda kalmıştı. Bu toprakları ele geçiren derebeyleri ise Batılı anlamda bir aristokrat ya da burjuva sınıfını ortaya çıkarmak bir yana, tam anlamıyla bir tefeci bezirgân sınıf olarak ortaya çıkmıştı. Bu sınıfın üretmek gibi bir derdi yoktu. Bunlar var olan zenginliği sonuna kadar sömürmeye çalışan bir sınıf olarak ortaya çıkmıştı. Kesimcilik düzenini nakitleriyle besleyen tefecilerin yanında, köylünün toprağına el koyan yeniçeriler artık eşrafa dönüşmüştü.[18]

Beri yandan Osmanlı toprak rejimine göre bazı bölgeler özellikle Müslüman nüfusun yoğun olduğu Arabistan, Suriye ve Kuzey Afrika gibi bölgelerde özerk uygulamalar vardı. İşte bunun gibi Kürdistan’da da Yavuz Sultan Selim’le, İdris-i Bitlisi arasında yapılan anlaşma sonucu özerklik uygulanıyordu. Yani Dirlik ya da Kesimcilik gibi bir düzen yoktu. Bölgede ki feodal güçler buraları kontrol ediyorlardı. Vergilerini Osmanlı’ya ödüyorlardı. Cumhuriyet kurulana kadar bu düzen devam etmişti. Kürtler bu bölgede çok uzun bir tarih boyunca yaşamışlardı. Kendi kimliklerini yazılı bir şekilde olmasa da korumuşlardı. Osmanlı ile yaptıkları anlaşmaya sadık kalmışlardı. Osmanlı da hiçbir şekilde bu özerkliği bozmamıştı.[19]

Bir diğer konuda, Osmanlı toprak kaybına başladıktan sonra kendi hâkimiyetinden çıkan yerlerden Müslüman nüfus yurtlarından ediliyorlar, Anadolu’ya göç etmeye başlıyorlardı. Kafkasya’da Büyük Çerkez kıyımı ve sürgünü, Kırım’ın işgali ile Tatarların topraklarına ve mallarına el konulması sonucu buraların halkı Osmanlı topraklarına göç ediyorlardı. Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Irak, Suriye, Arabistan’dan milyonlarca insan kıyıma uğruyor ve göçe zorlanıyorlardı.

Yüzyıllar boyu devletin ve eşkıyanın el birliği ile fakirleşmiş, savaşlarda nüfusu azalmış ve Reayalaşmış Müslüman Türk nüfus; Osmanlı topraklarında kendi özerk yaşamını sürdürebilmiş Kürt ve az sayıda Arap nüfus; çeşitli coğrafyalardan göç etmiş Çerkes, Boşnak, Arnavutlar;  daha çok Kürt ve Arap bölgelerinde bulunan Süryaniler, Keldaniler vb. gibi kadim halkların yanında ciddi bir Ermeni ve Rum nüfus vardı. 1908 yılına, yani 2. Meşrutiyetin ilan edildiği tarihe, geldiğimizde demografimiz ve sosyolojik ve sosyoekonomik yapımız bu durumdaydı.

Balkan Savaşı sonrası bu bölgelerde yaşayan Müslüman nüfusun çoğunluğu Anadolu’ya gelmek zorunda kalmıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni Sürgünü ve Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrası, Rum ve Türk nüfusun mübadelesi sonucu Hristiyan nüfus giderek azalmış, kalanlar da Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları ve Kıbrıs Sorunu nedeniyle kendi topraklarını terk etmek zorunda kalmıştı. Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu artık Müslüman nüfustu ve Lozan anlaşmasında azınlık olarak sadece Hristiyanlar tanınmıştı.

Tam da burada rejim kimlikleri tanıyarak, buna mezhepsel farklılıklar da dâhil Türklüğü bir üst kimlik şeklinde inşa edip sarıp sarmalayan, birlikte yaşamak için herkesi anayasal vatandaşlık çerçevesi içinde eşit yurttaşlar olarak kabul edip,  kendi kültürel yaşamlarını koruyup kollamalarına müsaade edebilseydi, bugün Türklük tartışılan bir şey değil, birleşilen ve birleştiren bir üst kimlik olacaktı, tıpkı yüzyıllardır olduğu gibi…

Biz bunu başaramadık fakat şimdi önümüzde başka bir fırsat var. Bu kimliği ortak vatan sevgisi ve birlikte yaşamak arzusu üzerinden kurabiliriz. Ortak vatan, ortak bayrak, anayasal yurttaşlık bizi tekrar birleştirebilir.


[1] “Böylelikle beş yüz yıl önce yaşayan İngilizlerin bilincinin, gerçekliği gözünde canlandırma ve deneyimleme biçimindeki milli bilinç olduğunu söyleyebiliriz. Bu bilinç demokratikti, spesifik olarak da Liberal demokratik yani bireyselciydi. Bu uğruna canlarını feda edecek kadar milletlerine tutkuyla bağlı olmaktan hiçbir biçimde alıkoymuyordu onları. İlkesel bireycilikleri milliyetçiliklerinin ürünüydü, kesinlikle doğal bencilliklerinin ya da kendileriyle iştigal etmelerinin bir ifadesi değildi.” Liah Greenfeld, Milliyetçilik, Bir Kısa Tarih, s.27

“Fransız devrimi öncesi Fransız seçkinlerinin put kırıcı eğilimleri, özellikle şiddetli ruhban düşmanlığı, bu zorunluluktan kaynaklanmış olabilir. İngiltere’den ithal edilen millet kavramı bu yüzden dönüşüme uğrayacaktı. Politik olarak yüklü bir metafor, özgür ve rasyonel bireylere verilen ad, insanüstü bir kolektif kişiye dönüşüyordu. Fransa’da ‘millet’ engellenemez bir soyutlama ve maddeleştirme eğilimi içine girmişti. Bir yere kadar bu eğilim Fransız milli bilincinin gelişme aşamaları sonucu ortaya çıkmıştı. Eğer İngiltere’de millet terimi bir hikayenin başlığıysa, Fransa’da bu başlık hikaye yazılmadan çok önce konulmuştu.” Liah Greenfeld, Milliyetçilik, Bir Kısa Tarih, s.55-56

[2] “Rus milliyetçiliği 1698 yılında ana rahmine düştü. Bunu, kesinlikle söyleyebiliyoruz. Çünkü babanın kim olduğu konusunda hiçbir şüphemiz yok; Baba Büyük Petro’ydu. Ayrıca döllenme anını da biliyoruz, Çar’ın Batı Avrupa ziyareti. Çar bu ziyaret sırasında Londra’da 3. William’la şahsen tanışmış; ülkesine dönüşte de gelenekçi kız kardeşi Sofia adına kendisine karşı çıkan elit askeri isyancılardan bir kaçının kellesini uçurtmuş ve hiç vakit geçirmeden tebaasını Avrupalılara dönüştürme sürecini başlatmıştı.” Liah Greenfeld, Milliyetçilik, Bir Kısa Tarih, s.79-80

[3] “İngiliz, Fransız ya da Rus milliyetçiliğinden farklı olarak Alman milliyetçiliği doğuşunu aristokrasiden çok orta sınıf entelektüellere borçluydu. Birçok nedenden dolayı Alman devletindeki mevcut aristokrasi halinden memnundu. Onları toplumsal konumlarını yeniden tanımlamaya ve yeni bir kimlik arayışına iten anomiyi yaşayanlar orta sınıf entelektüellerdi. Alman üniversitelerinin ürünü olan bu grup içindeki birçok kişi alt sınıflardan geliyordu ama bir bütün olarak, grubun burjuvazinin eğitimsiz üyelerinden daha yüksek bir statüye sahip olduğu farz ediliyordu.” Liah Greenfeld, Milliyetçilik, Bir Kısa Tarih, s.107“Tanzimat Dönemi’nde yetişen aydınlarda görülen bir diğer kayda değer düşünce değişikliği Türkistan Türklerini de içine alan Türk milliyetçiliği fikrinin ortaya çıkmasıyla kendisini göstermiştir. Zira Tanzimat Dönemi’ne kadar Osmanlı devletinin sınırları dışında yaşayan Türklerin pek farkına varılmamıştır. Gerçi 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Çağatay edebiyatı, Alî Şîr Nevâî’nin eserleri başta olmak üzere, bazı Osmanlı şair ve yazarlarca takip edilmiştir; ancak Tanzimat’tan önceki devirlerde Türk denince akla umumiyetle Osmanlı ülkesinde yaşayan insanlar gelmiştir.” Prof. Dr. Mesut Şen, Tanzimat Aydınlarının Çağatay Türkçesine bakışı ve Şemseddin Sami’nin Tesiri, Türkoloji Makaleleri,

[4] Türk Tarihinin Ana Hatları: Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (1931-1941 yılları arasında liselerde okutulan temel eser), İstanbul, Kaynak Yayınları

[5] İbrahim Kafesoğlu, Türk İslam Sentezi, Ötüken Yayınevi

[6] Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklular imparatorluğunda Oğuz isyanı,

[7] “Her ne kadar Müslüman yazarların Anadolu’dan, Selçuklular orada devlet kurduktan sonra bile, hiçbir siyasal anlamı kalmamasına rağmen ‘Rum/Roma’ diye söz etmeye devam ettikleri biliniyorsa da Friederich Barbarossa’nın Haçlılarından itibaren batılı yazarlar bu ülkeden, Türk egemenliği altına giren hiçbir ülkeye vermedikleri adla ‘Turchia’ Türkiye diye söz etmeye başlamışlardır.” Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, s.104

[8] Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri

[9] “Şu dünyada bir tek şeye yanar içim göynür özüm, Yiğit iken ölenlere Gök ekini biçmiş gibi” Yunus Emre

[10] “Bu isyana katılan Türkmenlere artık Babailer deniyordu. Bunların kurtulabilenlerinin, Anadolu’nun, özellikle de Beylikler döneminde Orta, Batı ve Kuzey Batı Anadolu’nun muhtelif yerlerine gittiklerini biliyoruz. Ancak bunların yalnız kırsal kesimde değil, kasabalara bile yerleştiklerini, Irene Beldiceanu bir makalesinde ortaya koydu. 1487 tarihli Hüdavendigar Livası tahrir defterindeki Göynük’le ilgili kayıtlara dayanarak gerçekleştirilen bu ilginç makalede, adı geçen kasabadaki toplam yedi mahalleden ikisinin “Mahalle-i Babailer”adını taşıdığı görülüyor. Yazar, aynı kasabada Şeyh Bedreddin kıyamından arta kalanların da iskân edildiklerini, böylece iki isyanın birbirine bağlandığını da kaydediyor.” Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı, s.201

[11] Hikmet Kıvılcımlı, Tarih, Devrim, Sosyalizm, s.129

[12] Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, s.28

[13] Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, s.30

[14] “Gerçekte kesimci ile dirlikçi arasında, memur ile tüccar arasındaki kadar derin bir sosyal sınıf ayrılığı vardır. Dirlikçi “sahip’ül arz ” adını alır. Ama toprağın ne mülkiyetine ve ne de tasarrufuna sahiptir. Sipahi, mülkiyet ile tasarruf sahipleri arasında bir idareciden ibarettir. Kesimci ise, bilakis toprağın tam tasarrufunu elinde tutar. Bu tasarruf çiftçininkinden çok daha tam ve mutlaktır. Çiftçinin tasarrufu dirlikçinin kontrolündedir. Mukataacı için böyle, her şeye burnunu sokan bir efendi yoktur. Kesimci parasını sayıp toprağı devletten kiraladı mı, artık ona karışan görüşen bulunamaz”, Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, s.446

[15] “Vezirler bollaşınca ve hele vezirlik liyakatle hak edilmiş değil, rüşvetle satın alınmış bir unvan haline gelince, bundan ilk zararı gene saltanat kadar bizzat vezirlerin kendileri gördüler. Vezirliğin kadri, itibarı düştü: Kıymetli madeni çalınan züyuf akçe gibi, değersiz vezirler kalp akçeye döndüler. Eskiden vezir “kubbe-i nişiyn” (sarayın kubbeli salonunda oturur) kişi idi. Kubbe vezirinin sayısı üçü, beşi geçmezdi. Lakin sonra, köpek piresi kadar vezir çoğalınca bu imtiyazlar geri alındı. İmparatorluğun mukadderatı, profesyonel mülkiye teşkilatının elinden çıktı. Küçük saray hizbiyle bir kısım kalemiye mensubunun tekeline geçti. Buna “Meclisi Has Devri” denildi. Kesim düzeni toplumda ve orduda asayişi sıfıra indirdikten sonra, vezir de bilgisine, tecrübesine, zekâsına göre seçilmezdi. Psikopat saldırıcılığı ve hoyrat ayıcılığı, baskın çıkan yalancı pehlivan gösterişli manyaklar sivriltiliyordu.” Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, s.553

[16] “Halbuki, suhteler her fırsatta anlatmışlardı ki, ayaklanmanın baş sebebi, kendilerine görev verilmemesiydi. Hakikaten uzun yıllar medreselerde tahsil görerek ancak ilmiye mesleğinde çalışmak üzere yetişen ve kol işi kudretlerini kaybetmiş olan insanlara rençberliğe dönmelerini tavsiye etmek boşuna idi.” Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası (Celali İsyanları), s.269

[17] “Halk üzerinde bunların hepsinden çok etkisi olan şey, suhteler hakkında uygulanan işkence ve baskı idi. Hususiyle suhte akrabaları lüzumundan fazla hakarete uğruyorlardı. Bu sıralarda, İstanbul’dan reaya ve suhtelerin silahlarını toplamak üzere, her tarafa yollanan emirler büyük bir gürültü koparmış, bazı yerlerde silah toplamaya memur olanların işlerini tımarlı sipahiler de zorlaştırmışlar, ahalinin silahlarını gizlemelerine yardım etmişlerdi.

Artık, 1582’de manzara değişmiş görünmekte idi. Evvelce her taraftan suhte zulmü ve cinayetleri hakkında kalabalık şikayetler gelip dururken, şimdi baş şikayet konusu ehl-i örfün, suhte teftişi veya başka bahanelerle reayaya ettiği zulümler olmuştu.” Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası (Celali İsyanları), s.271

[18] “Hem devleti, hem çalışan tabakayı, hem köylüleri iflas ettirerek; bezirgân kapital; bütün zenginliklerin üstüne konar. Fakat bunlar tam arazi sahibi olsalar, hiç olmazsa bir müddet sonra, Avrupa’daki yollardan yerlerini kapitalistlere bırakıp memlekete yeni bir ilerleyiş vesilesi olurlardı. Halbuki toprağın mülkiyeti daima devlette kaldığı için, bu yeni sınıf, ebediyen devlet koltuğu altında garantilenmiş bir iratçı zümre haline girerler. Toprağa yeni bir düzen, bir ziraat devrimi olamaz. Kapitalist inkişafı yerine, Osmanlılığı çürüten, leş kokan bir bezirgân soysuzlaşması görülür. “ Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, s.541

[19] Kürdistan diye anılan yerler, hâlâ aşiret biçimli ilkel komuna kalıntıları içinde yaşar. Osmanlı, vaktiyle bu Kürt aşiretlerinden yararlanarak fetihler yaptığı için ve kendi aşiret geleneklerinden sezinlenerek, onlara imparatorluk içinde ayrı özerk hükümet olarak tanır. 16. yüzyıl ortasında o çeşit aşiret-hükümetler, Saliyane’ler gibi 9 tanedir.  Bunlar Cizre, Ergil, Genç, Palu, Zdarro, Ekrad, Mihruvana, Oşti, İmadiye’dir.

Aşiret hükümetlerinin komutanları da, erleri de aşiret uşağı olur. Belki de ilkel komuna yapılarının içine işlenmezliği yüzünden birer dokunulmazlık kazanmışlar ve bunu antlaşmalarla Osmanlı’ya kabul ettirmişlerdir.” Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, s.231

Saltanattan Sonra

Mustafa Suphi alıntılarına bu kez Saltanattan Sonra Kemalizm’in burjuva karakterine dikkat çeken bir yazıyla devam ediyoruz. Suphi bizleri saltanattan kurtuluşa götüren işçi, çiftçi ve askerlerin yeni cumhuriyette de egemen sınıfların pençesine düşürülme riskine karşı önceden…

UKKTH ve Tam Bağımsız Ukrayna

Ukrayna’nın, bir ulus olarak varlığını ve siyasal bağımsızlığını tanımadığını deklare eden Rus sömürgeciliğine karşı siyasal bağımsızlık mücadelesi sonuna kadar meşrudur. Öte yanda, bir başka düzeyde, Ukrayna’nın Rus devlet oligarşisine karşı Nato adına bir vekalet savaşı…

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.