“Dünyanın Artık Nüfusu Mülteciler” Üzerinden “Yeni Bağımlılık” İlişkisi: Bir Reddiye Denemesi

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika

Avrupalıların, yarı-çevre Türkiye’yi “küresel artık nüfus mültecileri” tutmak için istasyon olarak kullanmak isteyeceklerini söylemek mümkündür. İhtimal o ki önümüzdeki on yıllarda Avrupalılar dünyanın artık nüfusunu “barındırmamız” karşılığında bize daha fazla ödeme teklif edecekler. Neoliberal kapitalizmin küreselleşme oyununun kurallarını değiştirmek şimdilik mümkün değil; ilerleyen yıllarda ekolojik krizi de hesaba kattığımızda, Türkiye’nin yolgeçen hanı olmasına karşı çıkmak, Türkiye işçi sınıfını evinde/yurdunda sükûnetle yaşamaya yönelik taleplerini desteklemek, piyasanın taarruzuna karşı kendi halkını koruyup kollamaya çalışmak makul bir sosyalist ve anti-emperyalist strateji olarak değerlendirilebilir.

Bilindiği gibi 2010’ların başında Suriye’de cereyan eden kapitalist paylaşım savaşının ardından Türkiye yoğun bir göçmen akınına uğradı[1] . Resmi verilere göre, Nisan 2022 itibariyle Türkiye’de en az 3,7 milyon Suriyeli göçmenin “geçici koruma” statüsünde yaşadığı tahmin ediliyor.[2] Bunun yanında, on yıllar süren emperyalist müdahaleler sonucunda “azgelişmişlik” ile malul olan Afganistan’dan Türkiye’ye “yasadışı” yollarla göç akımının son yıllarda hızlandığını biliyoruz. İyimser tahminlere göre şu an Türkiye’de yaklaşık olarak 500 bin Afgan mülteci olduğu söyleniyor.[3] Üstelik, Afganistan’da iktidarı radikal İslamcı Taliban rejimi ele geçirdiği için yakın gelecekte Türkiye’ye sığınan Afgan mülteci sayısının artması bekleniyor. Bunun yanı sıra, son zamanlarda Küresel Güney’deki (örneğin, Pakistan ve Afrika ülkeleri gibi) “azgelişmiş” ülkelerden Türkiye’ye hatırı sayılır miktarda göçmenin geldiği düşünülüyor. Mevcut durumda Türkiye’nin 4 milyon üzerinde mülteciye/göçmene[4] ev sahipliği yaparak dünyanın en önemli göç ülkelerinden biri olduğunu söylemek mümkün. Peki, bağımlılık teorisine yaslanarak, Türkiye’deki mültecilerin/göçmenlerin durumunu politik-ekonomik açıdan nasıl yorumlayabiliriz? Bu yazının amacı, Türkiye’nin göçmen meselesini, merkez-çevre kapitalist ilişkileri üzerinden okumak ve olası bir sosyalist stratejiyi tartışmaya açmak.

En başta, Türkiye’de göçmen meselesini tartışırken emperyalist-kapitalist bağlamı hatırda tutmak gerek: Türkiye’nin aracılık ettiği göç esasında “azgelişmiş” coğrafyaların yüzlerce yıllık sömürüsünün sonucudur. Suriye Savaşı’nın Avrupa’nın emperyalist kırkırtmaları ve Türkiye’nin yeni-Osmanlıcı idealleri sonucunda çıktığını, Afganistan’ın on yıllardır Amerikalılar tarafından işgal edildiğini, Doğu-Güney coğrafyasının doğal ve beşerî kaynaklarının Batılılar tarafından amansızca sömürüldüğü ve talan edildiği unutmamalıdır. Bunun yanında, bağımlılık teorisi “eşitsiz mübadeleler” diye nitelendirse de küresel kapitalizmin esas dayanağının şiddet ve ilkel birikim olduğunun altını çizmek gerekir. Hasılı, Doğu/Güney coğrafyasının kan gölüne dönmesinin ve “azgelişmesinin” müsebbibi doğrudan Batı kapitalizmidir.

Son yıllarda, Avrupa’nın yarı-çevre statüdeki Türkiye’ye göçmenlere/mültecilere ev sahipliği yapması karşılığında çeşitli bağışlar yaptığı ve tavizler verdiği bilinmektedir. Türkiye bu bağışlardan sonuna kadar istifade etse de anlaşmanın ardında gizli bir zorlama söz konusudur. Benzer bir zorlama yakınlarda İngiltere tarafından dillendirilmişti; İngiltere ülkeye ayak basan “yasa dışı” göçmenleri Ruanda’ya göndereceğini ilan etti.[5] Doğu/Güney coğrafyalarını şiddetle sömüren Batılıların mesele “yasa dışı” göç olunca pek “titiz” davrandıklarını söylemek mümkündür. Sözde “çokkültürcü” Batılı liberallerin bir yandan “serbest ticaret” ve “sermaye hareketliliği” ezberini tekrarlarken, emekçileri kürenin “geri kalmış” “çöküntü” alanlarına sabitlemeye çalışması manidardır. Batılılar bu yolla mevcut refah kurumlarını ve steril demografi politikalarını devam ettirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda, her ne kadar taraflar zaman zaman ihtilafa düşse de Türkiye’nin Doğudan ve Güneyden gelen göçmenlere ev sahipliğinin, kapitalist merkez Avrupa ile yarı-çevre Türkiye arasında bir “kazan-kazan” ilişkisi yarattığını söyleyebiliriz. Nitekim, Avrupa burjuvazisini son derece memnun eden Türkiye kapitalistleri göçmenlerin ucuz emek gücünü sınırsızca sömürmekteler.

Türkiyeli patronlar Suriyeli ve Afgan işçileri özellikle enformel sektörde çok düşük ücretlerle çalıştırmaktadır. Tekstil atölyelerinde, inşaatlarda, tersanelerde, hizmet sektörünün alt kademelerinde düşük ücretle çalışmak istemeyen yerli işçiler yerine göçmenler/mülteciler tercih edilmektedir. Patronların istekleri doğrultusunda Türkiye’nin doğu kapısı güdümlü şekilde açık tutulurken, kaçak göçek göçmenlik teşvik edilmektedir. Özetle, patronlar, ucuz emek gücü bulmak için memleketin yolgeçen hanı olmasını istemektedir. Bu bağlamda, Türkiye işçi sınıfının kaybetme korkusunu ve geçim kaygılarını anlamak gereklidir. Evrensel işçi sınıfı dayanışması, neoliberal küreselleşme oyunun kuralları gereği “hükmen mağlup” durumda iken (ırkçılık, şovenizm ya da linçten beri olduğumuzu kesinkes belirtilerek), Türkiye işçi sınıfının kendini korumaya yönelik taleplerinin desteklenmesi gerekir. Türkiye kapitalist rejimi bir yandan emlak satışları üzerinden vatandaşlık satmaya çalışırken, diğer yandan kapitalist-emperyalizmin kirini Avrupa’nın çöpünü satın alarak temizlemeye çalışırken, işçi sınıfının evinde yurdunda huzur içinde yaşama talebini görmezden gelmek haksızlıktır. Dahası, Türkiye halklarının kendi evinde/yurdunda sükûnetle yaşama talebini sosyalistlerin evrensellik adına görmezden gelmesi işçi sınıfı ile bağlarının kopması haline gelebilir.

Mevcut haliyle Türkiye, Batılıların kapitalist-emperyalist amaçlarını icra ederken mültecilerle temas etmemek adına seçtikleri bir “kalıcılaşmış” ara istasyon haline gelmiştir. Öte yandan, göçmenleri/mültecilerin son tercihlerinin Türkiye olmadığunu, ellerinde imkân olanların önemli bir kısmının Avrupa’ya gitmek istediği görülmektedir. Ege’de derdest edilerek batırılan mülteci botları ve Yunan sınırında gazaba uğrayan mülteciler bu hikâyenin karanlık yüzleridir. Sosyalist bir perspektifle, mültecilerin Batıya göçünün meşru bir karşı hareket olduğunun altını çizmek gerekir. Küresel kapitalizmin tarihsel sınıf dinamiklerini hesaba kattığımızda, Doğudan/Güneyden harekete geçen “barbarların” (şimdiye kadar gördükleri eziyetin, sömürülen kaynaklarının ve el konulan artık değerlerinin hesabını görmek için) haklı olarak yolla düştüklerini söylemek mümkündür. Küreselci sermaye hareketliliği söylemine  karşı, göçmen emekçilerin hareketliliğini, yani Batı’ya serbest göçünü sosyalist bir perspektifle savunmak mümkündür. Cihan Tuğal bu sosyalist perspektifi yakın zamanda dillendirmişti:

Mülteciler aslında bir ülkeyle onun dışında kalanların ayrımının giderek ortadan kalkmasının bir dışavurumu. Artan sayıları, dünya çapında gücü elinde tutanların, bazı bölgeleri yaşanmaz hale getirmesinin bir sonucu. [Türkiye için] tek çözüm var. Geri göndermek değil. “İleri” göndermek. Yani sorunların kaynağına. Bu insanların ülkelerini savaşa, kıtlığa, susuzluğa mahkûm eden merkez kapitalist ülkelere. “Göndermek” de yanlış ifade aslında. Koliden, paketten bahsetmiyoruz. Senin, benim gibi insan bu. Gitmek istedikleri yer de “ileri”si zaten. Çoğu için durum budur. Yapmamız gereken kapıları açmak. Bu insanları Türkiye’de tutmak da kapitalist merkezlerin cehenneme çevirdiği coğrafyalara göndermek de emperyalizme hizmet etmektir. Elbette salmakta olduğu kökler yüzünden, Türkiye’yi bırakmak istemeyen bir azınlık da olacaktır. Onlar da kapitalist merkezlere maşalık ederken sağladığımız rantın bedeli olsun. Bedelin çoğunu da Avrupa’nın bekçiliğimiz karşılığında verdiği kaynakları alanlar ödesin. Başını ABD-AB’nin çektiği dünya kapitalizmi sayısız ülkeyi harap etti. Buralardan kaçanların ciddi bir kısmı, AB ve AKP rejiminin yaptığı kirli pazarlıklar sonucu Türkiye’ye hapsedildi. Ucuz/güvencesiz emek istihdam edenler de buradan rant sağladı.[6]

Öte yandan, yakın gelecekte karşımıza daha ciddi bir problemin çıkacağını belirtmek gerekli. Eğer hemen harekete geçilmezse, küresel ısınma sonucunda gelecek on yıllarda Güney yarımkürede ciddi kuraklık ve ekolojik kırım meydana gelecek. Doğal ekosistemin çöküşü ile Güneydeki ekonomilerin ciddi anlamda daralacağını ve Güneyden Kuzeye doğru göç akımının hızlanacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. Bu durumda, merkez kapitalist ülkelerin, bizim örneğimizde Avrupalıların, yarı-çevre Türkiye’yi “küresel artık nüfus mültecileri” tutmak için istasyon olarak kullanmak isteyeceklerini söylemek mümkündür. İhtimal o ki önümüzdeki on yıllarda Avrupalılar dünyanın artık nüfusunu “barındırmamız” karşılığında bize daha fazla ödeme teklif edecekler. Neoliberal kapitalizmin küreselleşme oyununun kurallarını değiştirmek şimdilik mümkün değil; ilerleyen yıllarda ekolojik krizi de hesaba kattığımızda, Türkiye’nin yolgeçen hanı olmasına karşı çıkmak, Türkiye işçi sınıfını evinde/yurdunda sükûnetle yaşamaya yönelik taleplerini desteklemek, piyasanın taarruzuna karşı kendi halkını koruyup kollamaya çalışmak makul bir sosyalist ve anti-emperyalist strateji olarak değerlendirilebilir.


[1] Başlık Prem Kumar Rajaram’ın (2018) “Refugees as Surplus Population: Race, Migration and Capitalist Value Regimes” makalesinden ilhamla konulmuştur. Marx’a göre, “[a]rtık nüfus, sermayenin değişen değerlenme ihtiyaçları için gerçek nüfus artışının sınırlarından bağımsız olarak, her an sömürülmeye hazır insan malzemesi yaratır.”

[2] “Türkiye’deli mülteci sayısı,” Mülteciler Derneği, 21 Nisan 2022, https://multeciler.org.tr/turkiyedeki-suriyeli-sayisi/#:~:text=T%C3%BCrkiye’de%20kay%C4%B1t%20alt%C4%B1na%20al%C4%B1nm%C4%B1%C5%9F,25%20bin%2016%20ki%C5%9Fi%20artt%C4%B1.

[3] “Türkiye Afgan Göçünün Hedef Ülkesi Mi Olacak?,” Amerika’nın Sesi, 17 Temmuz 2021, https://www.amerikaninsesi.com/a/taleban-egemenligi-turkiye-yi-hedef-ulke-mi-yapacak/5969560.html

[4] Kaçak, kaçak-olmayan, yasal, yasal-olmayan vb. kategorik ayrımların ve iticilik-çekicilik faktörleri ezberinin ötesine geçmek için, daha önemlisi her göç ihtimalinin kapitalizme içkin olduğunu belirtmek için, mülteci ve göçmen terimlerini geçişli kullanmayı öneriyorum.

[5] “İngiltere’nin Yeni Göç Planı Devrede…,” Euronews, 10 Mayıs 2022, https://tr.euronews.com/2022/05/10/ingiltere-nin-yeni-goc-plan-devrede-duzensiz-gocmenler-ruanda-ya-gonderilecek

[6] https://twitter.com/CihanTugal/status/1522627960578080770

Türklük Sözleşmesi mi? Devlet Sözleşmesi mi?

Bir Türk Türk olarak Türklük Sözleşmesi’ne muhalefet edebilir mi?* Ya da Türklüğün, Türklük halleri ve pratiklerinin Türk devleti ve Türk milliyetçiliğini yeniden üretmeyen biçimleri olabilir mi? Bu soru Barış Ünlü’nün haklı olarak çokça tartışılan Türklük…

Prekaryalaşan Türkiye

Ülkemiz iş cinayetleri/kazaları konusunda Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada, dünyada ise ikinci sırada. Bu yıl yani 2022 yılı ilk dokuz ayı itibarıyla 1359 insanımızı iş cinayetleri sonucu kaybettik. Yani ayda ortalama 151 işçimiz, iş cinayetleri…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir