Türkiye Halkının En Büyük Gücü Eşsiz Yurtseverliğidir, En Büyük Düşmanı Türk Milliyetçiliğidir

Tahmini Okunma Süresi: 3 dakika

Depremin üzerinden 150 saat geçti; onbinlerce insanımızı kaybettik, aileler dağıldı, çocuklar yetim ve öksüz kaldı, hala onbinler enkaz altında. Hayatta kalanlar ise kayıplarının acısıyla belki bir ömür boyu sürecek bir travmayı yaşıyorlar. Türkiye Halkının ve Suriyeli göçmen kardeşlerimizin başı sağolsun, ölenlerimize Allah’tan rahmet, geride kalanlara da sabır diliyoruz.

En çok içimizi yakan, bütün bu olup bitenin aslında çok büyük oranda önlenebilir olduğunu bilmemiz; adını koyalım, yaşadığımız şey bir doğal afet değil. Doğanın yıkıcı güçlerinin bilgisine sahip olmadığımız zamanlarda yaşamıyoruz. Bu bilgiye gözünü kapayan, bu bilinçli cahillikte çıkarı olan bir topluluğun ürettiği bir katliamın sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Peki kim bu topluluk? Ulusun esenlik içinde yaşam hakkını kar hırsına feda edenler, sadece gözünü para bürümüş müteahhitler değil. Bu çürük inşaatlara onay veren yapı denetim şirketleri, kamu görevlileri, düzen partilerinin belediyeleri, imar barışı siyasetiyle siyasi rant devşirenler…

Bu liste tek tek sorumluları hukuki hesap sorma mekanizmasının önüne çıkartmak üzere detaylandırılmalı. Ama tek tek bütün bu sorumluların parçası olduğu bir büyük ve çirkin hikayenin varlığını teşhis ve bu hikayenin yazarının adını açıkça telaffuz etmek gerekir. Uluslararası sermaye oligarşisi ve devlet merkezli yağmacı-rantçı sermayenin oligarşik diktatörlüğü, bu diktatörlüğün siyasi örgütü AKP, AKP’nin mutlak lideri Erdoğan bir numaralı sorumludur. Bu ülkeyi 20 yıldır tek başına yönetenlerden, tek karar alma merci olanlardan, merkezde ve yerelde mutlak iktidar kuranlardan hesap sormayacağız da kimden hesap soracağız?

Rant üretimine dayanan, inşaat merkezli bir neo-liberal yarı-çevre kapitalizmin, bilime düşman gerici siyasal İslamcılığın, kurumsal özerkliğin ve etkinliğin içini boşaltan, liyakati öldüren, eş dost ahbap tarikat cemaat bağlantılarına devleti teslim eden bir siyasal merkezciliğin bütün olumsuz sonuçlarının üst üste çakıştığı bir yerde ortaya çıktı bu katliam.

Deprem katliamının gösterdiği bir başka önemli gerçek, Türkiye halkının sahip olduğu eşsiz yurtseverliktir. Sahip olduğumuz en büyük güç budur. Üniversite öğrencileri, maden ve inşaat işçileri, devrimci gruplar, sivil toplum dernekleri, genci yaşlısı, Türk’ü Kürt’ü halkımız afet bölgesine her yerden yardıma koştu, sırtındaki paltoya kadar sıyırıp ihtiyaç sahiplerine ulaştırdı, elleriyle enkazları kazdı, devlet kurumlarının etkisizliğinin yarattığı koca boşluğu doldurmaya gayret etti. Dünyanın 4 yanından halkımız dayanışmasını iletmek üzere kampanyalara girişti, bağışlarda bulundu.

Deprem katliamı, bir yandan Türkiye Halkının en büyük gücünün yurtsever adanmışlığı olduğunu gösterirken, öte yandan en büyük düşmanının kim olduğunu da teşhir etti. Başta Zafer Partisi olmak üzere tüm varlığını göçmen karşıtlığı üzerine kurmuş Türk milliyetçisi çevreler alışıldık “Suriyeli tehditi” söylemlerini bu kere de “yağmacılık” üzerinden dolaşıma soktular, ulusumuzun bu en acı gününü alçak provakasyonlarına malzeme toplama sahasına çevirmeye çalışıyorlar. Üretmiş oldukları söylem, yıkımdan yıkıma sürüklenen Suriyeli göçmenlerin çaresizliğini yeniden ve yeniden kriminalize ediyor, onları zaten öfkeli ve çaresiz kalabalıkların önüne atıyor.

Güvenliğin de tıpkı barınma gibi esas bir ihtiyaç olduğunu, çöken herşey gibi güvenlik hizmetinin de çöktüğünü, nüfusun en korunaksız kesimleri olan kadınların, çocukların, yaşlıların bir dizi tehditle yüzyüze kaldıklarını görüyoruz. Bu tehdit tabi ki derhal bertaraf edilmelidir. Ancak tehditin kaynağı ne sadece Suriyeliler olarak tanımlanabilir, ne de güvenliğin yeniden tesisi başka güvenlik tehditleri üreten biçimlerde sağlanabilir.

Suriyeli göçmenleri yağmacılık üzerinden hedef tahtasına yerleştirme gayreti, tüm bir yıkımın arkasındaki oligarşik diktatörlüğün devasa yağmacılığını gözlerden kaçırmayı amaçlamakta ve hedef saptırmaktadır. Bu ırkçı çevrelerin oligarşik diktatörlük için nasıl kıymetli bir ideolojik işlev gördüğü açıktır: Irkçılıkla mücadele edilmeden oligarşik diktatörlükle ve onun yarattığı/yaratacağı yıkımlarla mücadele edilemez. Nokta. Türk halkının haysiyeti ancak Türkiye halkının anti-oligarşik birliği ve dayanışması içinde müdafaa edilebilir.

Uluslararası kurtarma ekiplerinin gösterdiği dayanışmanın ortaya çıkardığı duyguların gücüne de işaret etmek gerekir. Bu dayanışma sadece kanayan yaralarımıza merhem sürmekle kalmadı, yurtseverliğimizle asla çelişmeyen, ama onu tamamlayan, sınırlar ve uluslarüstü bir evrensel biraradalık ufkunu da işaret etti. Bu dayanışma, barışçıl bir Ortadoğu ve Akdeniz tasavvurunun, müteşekkir ve yurtsever bir Türkiye tasavvuruyla elele yürüyebileceğine bir delil oldu.

Bu büyük depremi afete dönüştüren katillerin elinde hayatını kaybeden yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet, geride kalanlara sabır diliyoruz. Her yerden yardıma giden bu ülkenin gerçek sahiplerine, yurtsever, müteşekkir ve diğerkam milletimize güç, kuvvet ve metanet diliyoruz.

“Sosyalistlerin İşçi Sınıfıyla Diyalog İçin Yeni Bir Dile İhtiyacı Var”

Mehmet Türkmen ile Söyleşimizin son bölümünde Türkiye’deki sosyalist siyasal özne ve grupların genel bir değerlendirmesine yer verdik. Türkmen popülerleşen sosyalist simge ve isimlerin önemli olduğunu ancak mücadelenin sadece popülerleşmeye feda edilmemesi gerektiğini vurguluyor: “Sosyalizmin sadece…

‘Solcu’ Beyaz Yakalılar: “İşte bunlar gidip AKP’ye oy veriyor. Bunlara müstahak” diyor.

Mehmet Türkmen’le söyleşimizin dördüncü bölümünde işçi sınıfının etnik, kültürel ve siyasi profiliyle orta sınıfların işçi sınıfına bakışı konusuna eğildik. Türkmen işçi sınıfının siyasi profilindeki farklılaşmadan çok sürekli bir örgütlenmenin önemine dikkat çekiyor, orta sınıfın horlayıcı…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir