‘Solcu’ Beyaz Yakalılar: “İşte bunlar gidip AKP’ye oy veriyor. Bunlara müstahak” diyor.

Tahmini Okunma Süresi: 7 dakika

Mehmet Türkmen’le söyleşimizin dördüncü bölümünde işçi sınıfının etnik, kültürel ve siyasi profiliyle orta sınıfların işçi sınıfına bakışı konusuna eğildik. Türkmen işçi sınıfının siyasi profilindeki farklılaşmadan çok sürekli bir örgütlenmenin önemine dikkat çekiyor, orta sınıfın horlayıcı tutumunu eleştiriyor; “Fabrikalardaki beyaz yakalıların tutumu çok berbat; solcu olanlarınki de dâhil olmak üzere çok berbat, solcu CHP’li olduğunu bildiğim kişiler, en çok işçi düşmanı olanlar. İşçi sınıfında devrimci bir kırılma kendiliğinden olumlu bir politik dönüşümle olmayacak. Bu ancak kalıcı, sürekli bir mücadeleyle olur. Hayatı boyunca böyle gerici bir ideolojik kuşatma altında şekillenmiş bir işçi, bir ay grev yaptı diye köklü politik dönüşüm geçirmez.Grev sırasında bugüne kadar kendinden gördüğü güçlerle karşı karşıya geldiğini görüyor, sarsılıyor, ezberi bozuluyor ama onunla sen kalıcı bir örgütlü ilişki sağlayamazsan bir ay sonra yine aynı hâle döner.”

Yurtseverce: İşçilere dair gözlemlerinize geçmek istiyorum. İşçilerin işyeri dışındaki sosyal ve ekonomik bağlarıyla ilgili ne kadar bilgi sahibisiniz? Daha evvel Mustafa Kemal Coşkun’un işçi sınıfıyla alakalı çalışmaları olmuştu. O Türkiye’deki işçilerin pek çoğunun köyle bağlantıları devam ettiği için bunun işçi direnişlerine ket vuran bir etki yarattığını söylüyor. Çünkü iaşesini oradan sağlıyor, oradan erzak geliyor, vs. Ya da hiçbir şey yapamazsa köye dönüp çiftçilik yapma imkanı var. Antep ve bu bölge aslında buna teşne bir coğrafya. Bu bağlamda işçilerin sosyal ve ekonomik profilini nasıl görüyorsunuz? İşyeri dışında sosyoekonomik bağları nelerdir? Neler biliyoruz bunlarla ilgili? Ayrıca işverenle işçiler arasında bağ kurmalarını sağlayacak kültürel, sosyal bağlar var mı? Akrabalık olabilir, aşiret olabilir, cemaat olabilir. Bunlar gibi bağlara rast geldiniz mi? Bu bağlar direniş süreçlerinde kırıcı oluyor mu?

Türkmen: Çok geldik. İlk sorudan başlayayım. Mustafa Kemal Coşkun’un bu konudaki çalışmalarını ben de okumuştum. Ama bu tespitlerin doğru olmakla birlikte önemli oranda etkisini yitirdiğini düşünüyorum. Örneğin Adıyaman, Urfa, Malatya gibi biraz daha kırsalın sosyal alana daha hâkim olduğu yerlerde bunun devam ettiğini görebiliriz. Hatta oralarda bile artık kırıldığını görüyoruz, mesela Özak’ta. İşçilerin çoğu başka fabrikalarda iş buldular ve o işe muhtaç durumdaydılar gerçekten. Bazıları il dışına gittiler. Antep’te 10 yıl öncesine kadar bunu biz çok tartışıyorduk. Fabrikadaki işin işçi için bir yan gelir olduğunu, bunun fabrikadaki koşulları değiştirme, daha iyi ücret alma mücadelesine de ciddi bir engel oluşturduğunu söylüyorduk. Ama Antep’te, Türkiye’deki tarıma dayalı nüfus giderek azaldıkça ve köy ve köylü sınıfın ekonomik yaşamı çözüldükçe, tasfiye oldukça işçilerin artık köyden, akrabadan, eşten, dosttan, köy ekonomisinden uzaklaştığı da açık. Bunu şuradan da gözlemleyebiliyoruz: Eskiden, 10-15 yıl öncesine kadar, işçiler tatillerini genelde köye giderek, köydeki işlerini yaparak geçirirlerdi. Şimdi tam tersine, işçilerin önemli bir oranı ek iş yapıyor ve bu ek işler diğer kentlerdeki ek işler. Telefon satıyor, araba satıyor, tamire gidiyor, doğalgaz bakımı yapıyor, bakkal dükkânı açıyor. O da kent ekonomisine bağlı. İşçilerin köyle olan bağı büyük oranda çözüldü. Diğer soruya gelince… Fabrika dışında ve içinde de etkili olan kültürel, sosyal ilişkiler bakımından şunu gözlemlemek mümkün: Özellikle AKP iktidarından sonra, 2010’lardan itibaren daha çok görülen, cemaat-tarikat yapılarının, dinci-muhafazakâr kimliğin daha belirgin hâle gelmesi. Bunlar hep vardı ama bunlara rağmen bu tür direnişler ve grevlerde öncülük eden işçiler sol jargona daha yakındı. Bu konudaki en çarpıcı gözlemimiz 2012’deki Başpınar grevidir. Evrensel o zaman 4-5 günlük bir yazı dizisi yapmıştı, bulabilirseniz bakın, işin bu yanlarını da tartışmıştık. Bu 5-6 fabrikanın ikisi dışında önderlik eden işçilerin hepsi sakallı işçilerdi. Namaz kılıyorlar, tesbih çekiyorlar… Tarikatlar işçiler içinde çok etkinler. Pek çok işçi, mahallelerinde bunların sohbetlerine gidiyor, cemaatlerine katılıyor. Hatta bazı yerlerde örgütlenmeden önce gidip cemaate soruyorlar. Son birkaç yılda AKP’nin bu cemaat-tarikat örgütlenmeleri üzerindeki hakimiyeti hiç olmadığı kadar arttı. Fakat bununla paralel olarak ekonomik bakış değişti. Mesela 5-6 yıl öncesine kadar AKP’yi sadece dinî, muhafazakâr ve kültürel olarak görüp kendisinden biliyordu işçiler. Bu yönü hâlâ baki olmakla birlikte, “bunlar zengin, bunlar patron, bunlar hep yandaşları düşünüyor” fikri kendisindeki yoksullaşmayla birleşince tarikatların etkisi de kırıldı. Örneğin bundan 6-7 yıl öncesine kadar ben iktidarı da eleştiren, işçi düşmanı politikaları da eleştiren sözler ettiğimde “niye siyaset yapıyorsun? Biz AKP’liyiz. Onu niye karıştırıyorsun? Bizim derdimiz patronla. Bizim iktidarla bir derdimiz yok” tepkisiyle çok karşılaşıyordum. Fakat son 5-6 yıldır en çok onlar eleştiriyorlar. Örneğin Fatma Şahin. Üç dönemdir belediye başkanlığı yapıyor. İşçiler onu yuhalayarak gönderdi. Ve komünist dedikleri, belki bazılarının “terörist” gördüğü Sevda Karaca’yı da göklere çıkardılar. O bile aslında o kırılmayı gösteren bir şey. Urfa’da yine aynı. Urfa’da Sevda Karaca o işçiler için başka biri. Bizim yanımızda bir tane albay “bunlar teröristtir, PKK’dan seçildiler, haberiniz var mı?” dedi, işçiler toz bile kondurmadılar. Başka zaman bu kadar kolay olmazdı. Ya da tersi. Biz “gördünüz işte, hükûmet de, devlet de, hepsi patrondan yana” dediğimde işçi de üstüne katarak söylüyor. Ya da en fazla sessiz kalıyor. Henüz bu politik bir dönüşüm değil. AKP’den kopsa bile Yeniden Refah’ta, Hüdapar’da çare arıyor. Ama bu bir alan da açıyor. Şireci ve Özak bunun en çarpıcı örnekleriydi. Biz onlara “din, vatan, millet diyenlerin gerçek yüzü bu” dediğimizde artık bir karşılık buluyor. İşçi namaz kılıyor, işçi camiye gidiyor, ama senin propagandan da etkileniyor. EMEP ya da TİP işçiler içinde tartışılıyor. Bu tür şeylere daha açık hâlâ geliyorlar. Kadın veya Suriyeli meselesi gibi politik meselelerde bile kendi sınıfsal çıkarı, mücadelesiyle bağını kurarak anlatabilirsen işçi bunları anlayabiliyor. Bu anlamda ben bir kırılma olduğunu düşünüyorum. Ama bu kırılma kendiliğinden olumlu bir politik dönüşüm olmayacak. Bu ancak kalıcı, sürekli bir mücadeleyle olur. Çünkü bir işçi, hayatı boyunca böyle gerici bir ideolojik kuşatma altında şekillenmiş bir işçi, hayatının 40 yılında bir ay grev yaptı diye köklü politik dönüşüm geçirmez. O dönemde devlette bugüne kadar kendinden gördüğü güçlerle karşı karşıya geldiğini görüyor, sarsılıyor, ezberi bozuluyor ama onunla sen kalıcı bir örgütlü ilişki sağlayamazsan bir ay sonra yine aynı hâle dönüyor.

Yurtseverce: İşçilerin genel olarak siyasal eğilimlerini nasıl görüyorsunuz? Şu an AKP’de bir çözülme var, oradan Yeniden Refah’a giden insanlar var. Bu Suriyeli meselesinden dolayı Zafer Partisi’ne doğru bir geçiş var. Toplumun genelinde böyle geçişler olduğunu görüyoruz fakat işçi sınıfında bunun görünümü nasıl? Daha çok hangi tarafa doğru bir kayma var? Ya da hâlâ AKP-MHP en büyük gövde mi?

Türkmen: AKP-MHP bence hâlâ en büyük gövde. Bunu söyleyebilirim. Çözülenlerin de ana gövdesi, bugün itibariyle, kimi yerlerde daha istisnaî olsa da Hüdapar, ama daha çok Yeniden Refah. Bunu da şunun için söylüyorum: Bu bölgedeki işçi profili uzun yıllardır kentte, fabrikada olsa bile kültürel olarak kendisini şekillendiren daha kırsal ve muhafazakâr kodlar. Bu yüzden Yeniden Refah gibi seçenekler öne çıkıyor. Daha kentli profilde ise İyi Parti, Zafer Partisi ya da yer yer CHP öne çıkabiliyor ama genellikle muhafazakâr kültürün öne çıktığı kırsal kesimde Yeniden Refah daha baskın oluyor. Ama BİRTEK-SEN’de 1300 işçi örgütlü ise bu işçilerin en mücadeleci olan yaklaşık 200-300 işçi bize siyasal olarak daha yakın oluyor. İşte Özak direnişinde de aynı şeyi gördük; bu işçilerin en mücadeleci olanları siyasal olarak daha solcu ve sosyalist olabiliyor. Ya da işte örneğin TİP’e eğilimi olan işçiler oluyor.

Yurtseverce: HDP ya da DEM Parti?

Türkmen: Onlar zaten var, ama onlar bu mücadele sonucu değil daha önceden politize oldukları için o partide varlar. Onların mücadele içinde etkilerini görüyoruz. Antep’te işçilerin en az yarısı Kürt işçilerdir. Buranın Kürt işçileri genellikle ulusal Kürt hareketi içinden gelen işçiler değillerdir ve bu işçiler bu tür sendikal direnişlerde kendi renklerini belli etmeme eğilimi içindedirler.

Yurtseverce: Yani bu Kürt işçiler hem politik duruşlarını hem de Kürt kimliklerini belli etmemeye mi çalışıyorlar?

Türkmen: Evet bunlar genellikle direniş zarar görmesin diye politik görüşlerini ve kimliklerini belli etmemeye çalışmaktadırlar. Direnişi böldürmemek, zayıflatmamak için kendi renklerini belli etmemeye çalışıyorlar.

Yurtseverce: Röportajı toparlamak açısından buradan Türkiye işçi sınıfının genel değerlendirmesine geçmek istiyorum. Öncelikle demografik açıdan ve eğitimleri bakımından şöyle bir soru sormak istiyorum. İşçi sınıfının en militan, en mücadeleci kesimi daha eğitimli olanlar mı yoksa işte ilkokul mezunu gibi eğitimi olanlar mı? Ya da etnik olarak Kürtler, Türkler veya Suriyeliler mi, ya da yerleşik Araplar mı? Muhafazakar olanlar mı, seküler yaşamı benimseyenler mi? Kadınlar mı, erkekler mi? Böyle bir değerlendirme yapar mısınız?

Türkmen: Böyle bir değerlendirmeye tabi tutmak mümkün değil, her bir grup için olumlu ya da olumsuz örnekler olabiliyor. Bu söylediğiniz kimlikler ya da kamplar verilen mücadelenin şekline göre belirleyen faktörler olabiliyor, ama direnişlerde bu tür okumaların doğru sonuçlar vermediğini çok gördük. Normalde ne beklersiniz bu tür mücadelelerde? Solcu sosyalist işçiler çok azdır ve onların öne çıkmasını beklersiniz, ama biz bu işin böyle olmadığını gördük. Eğer solculuğu bir kültürel mesele olarak değil sınıfsal bir mesele olarak gören bir işçi ise o doğal olarak öne çıkar ama şöyle örnekler de var. Adam TİP üyesi ama en çabuk kırılanlardan biri olabiliyor ya da CHP’li ve “bunlardan bir halt olmaz” diye düşünüyor ama kendisi de herhangi bir inisiyatif almaktan çekiniyor. O yüzden böyle kültürel solcu bakışın mücadeleyi ilerleten değil onu gerileten sekter bir tavır olduğunu görüyoruz. Eğer işçi solculuğu sınıfsal bir mesele olarak görüyorsa onlar zaten direnişte öncü rol alıyorlar, ama biz şöyle çok örnekler de görüyoruz; işte namaz kılan, ibadetini yapan işçilerin bir çok direnişte öncü olarak öne çıktıklarını görüyoruz. Kadınlar içinde öyle; mesela direnişte kadınların örgütlülüğü çok daha az olmasına rağmen en çözülmeden direnişe katkı koyanlar kadınlar oldu. Ama şunu söylemek lazım: biz örgütlenmede en zor kadınları ikna edebiliyoruz. İşte ailesi, çevresi gibi faktörler çok etkili oluyor. Ama örgütlendikleri zaman daha etkili oluyorlar. Çünkü mücadele etmek için daha çok sebepleri var. Bu durum Suriyeli işçiler içinde geçerli. 2021 yılında ben DİSK-Tekstil temsilcisiyken örgütlediğimiz Akınalbella direnişimizde yerli işçilerin ancak %40’ını örgütleyebildik. Suriyeli işçiler 25 kişiydi, onların 24’ü örgütlendi. Patron direniş büyüyünce son çare olarak tazminat vermek zorunda kaldı, yerli işçilerin bir çoğu tazminatını alıp gitmesine rağmen Suriyeli işçiler direnişten vazgeçmediler. Düşün ki çalışma iznin bile patronun tavrına bağlı olmasına rağmen, yarın herhangi bir iş bulamayabilirsin mesela, bütün bunlara rağmen daha sağlam durdular. Bunu da şöyle açıklıyorum: burada azınlıkta oldukları için diğer işçiler mücadeleye geçmişse onlar da kendilerini diğer işçilere kabul ettirebilmek için daha dirençli olabiliyorlar. Türk işçinin kendisine düşmanca bakışını kırmak için daha da mücadeleci olabiliyorlar.

Yurtseverce: Aslında ben kimliklerden bahsederken ya da soruyu sorarken bunu sormaya çalışmıştım. Mücadele esnasında kim daha çok evriliyor, daha çok mücadele ediyor şeklinde bir soruydu.

Türkmen: Mesela ben Kürt kökenliyim ve Antep’in Nizip ilçesindenim. Bizim orada Kürt meselesi hiç de ulusal bir hareket biçiminde şekillenmemiştir. Bizim orada Kürtlük sadece kültürel bir şeydir, hiç politik bir şekli yoktur. Hatta politik olarak Türklüğe daha yakındırlar, bizim köyde MHP’ye oy çıkar, yani öyle bir durum var. Ben Kürt olmama rağmen 90’ların başında bizde şöyle bir duygu vardı; biz Urfalı işçilerden nefret ederdik. Bütün Antepli işçilerin genel ortak duygusu buydu. Çünkü o dönemde aynen bugünkü Suriyeliler gibi köyünden çıkıp gelmiş, daha az maaşa razı olan, hiçbir hak istemeyen, hafta sonu sen gelmek istemezsen senin yerine gelen, fazla mesaiye ek bir ücret almadan kalabilen insanlardı. Çünkü onlar için bu buldukları iş nuru nimetti, zira köylerinden çıkıp gelmişlerdi. Aynı aileden birkaç kişi çalışabiliyordu. Ama işçileştikçe, işçi sınıfı bilinci geliştikçe dün talep etmedikleri şeyi bugün talep edebiliyorlar. O zaman buradaki Emek Partisi kurucusu abiler derneğe gittiğimizde bize hep “Kardeşim bak yanlış yapıyorsunuz” derlerdi. “Bak bugün köyünden çıkmış gelmiş o işçiye düşmanlık yapmamız patronun işine gelir. Bizim o Urfalıya, Siirtliye herhangi bir düşmanlığımız olamaz, onlar sizinle birlikte çalışıp işçileştikçe beraber mücadele edeceksiniz. Onlara düşmanlığınız sadece patronun isteyeceği bir şeydir” diyorlardı. Bugün bu dedikleri doğrulandı. Ünaldı direnişinde Suruçlu işçilerin o militan mücadelesi olmasaydı direniş başlayamazdı, onun da sebebi Suruçlu işçiler çok mücadeleci, çok kavgacı bir mizaca sahipler. Bir şeye inandılar mı sonuna kadar gidiyorlar. Mesela grev esnasında grev kırıcı etkiye karşı devriye atıyorlardı. Bunların tamamı Suruçlulardı ve onların korkusundan hiç kimse böyle bir grev kırıcı bir adım atamıyordu. Mesela şu anda bazı fabrikalar Suruçlu işçileri işe almıyorlar. Patron Cizreli mesela ama adam Suruçlu almıyor. Bunun ırkçılıkla bir ilgisi yok. Ama bunun tersi örnekler de var. O yüzden tek başına açıklamaya yetmiyor.

Yurtseverce: Fabrikalardaki beyaz yakalıların tavrı nasıl?

Türkmen: Berbat, çok berbat; solcu olanlarınki de dâhil olmak üzere çok berbat, mesela ben Antep’te solcu CHP’li olduğunu bildiğim kişiler var, en çok işçi düşmanı olanlar onlar. Bazen sessiz kalanlar olabiliyor ama onlar çok istisna. Genelde patrona akıl verip işçi düşmanlığı yapanlar çok fazla.

Yurtseverce: İşçiye bakış açıları mı böyle kötü, yani nezaketen bile mi bir sıcaklık yok?

Türkmen: Şöyle daha kötü, mesela kendine solcu olanlar şöyle diyor: “İşte bunlar gidip AKP’ye oy veriyor. Bunlara müstahak” diyorlar.

Yurtseverce: Yani bir orta sınıf anlayışı tamamen yerleşmiş,

Türkmen: Kesinlikle, orada hayat yok diyebilirim. Şunları saymıyorum tabi, daha işçi sınıfı ile yakın olan tabakalar tabi ki farklı, ama böyle müdürdür, insan kaynaklarıdır onlar çok kötü. Tabi şöyle de bir durum var: Ücretler konusunda makas çok kapanmış durumda, hatta orada şöyle de bir durum var: işçilerin gene mesai gibi bir olanakları var, bunların öyle bir durumları da yok. Gittikleri saat, geldikleri saat belli, ama buna rağmen kendilerini işçi olarak görmüyorlar.

Haftaya son bölüm; 8 Haziran: Türkiye’de Sosyalist siyasetin genel durumu (Partiler, gruplar, strateji ve eylemlere dair genel değerlendirmeler)

“Sosyalistlerin İşçi Sınıfıyla Diyalog İçin Yeni Bir Dile İhtiyacı Var”

Mehmet Türkmen ile Söyleşimizin son bölümünde Türkiye’deki sosyalist siyasal özne ve grupların genel bir değerlendirmesine yer verdik. Türkmen popülerleşen sosyalist simge ve isimlerin önemli olduğunu ancak mücadelenin sadece popülerleşmeye feda edilmemesi gerektiğini vurguluyor: “Sosyalizmin sadece…

Mehmet Türkmen: “En önemli kazanım; sendikalara duyulan güvensizliğin kırılması”

Direnişe çıkan işçiler bizden (BİRTEK-SEN) güç alıyor, cesaret alıyor, çünkü direnişe çıkar çıkmaz patron bir avukat getiriyor, tazminat hakkından bahsediyor, polis çağırıyor, jandarma çağırıyor. İşçi bilmediği için korkuyor. Bizi de tanıyor, biliyor diğer fabrikalardan. “Ancak…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir