Seçim Sath-ı Mailine Girerken: Kültürel İktidar Üzerine Söylev

Tahmini Okunma Süresi: 5 dakika

Dediği gibi… “bir kulübede bir saraydakinden farklı düşünülür”

İslamcıların kanayan yarası, ulusalcı-solcu-liberal bilcümle seküler kesimlerin bitmeyen davası şu kültür savaşı. Kültürü bir iktidar havzası olarak görerek işgal etmek ya da burçlarını son “asker”ine kadar savunmak hevesi, bizatihi kültürün metalaştırılmasıyla ilgili bir arıza. Acaba kültür savaşını Kurtuluş-Cumhuriyet serisinden Diriliş Ertuğrul’a doğru geçiren süreci bir kültür savaşı olarak değerlendirmek yeterli mi? Daha açığı, kaybedilmiş bir kültür savaşı var ise bu, İslamcıların tek boyutlu çizgiromanvari dizi-filmlerine karşı mı kaybedildi, yoksa onların da iddialarını içererek aşacak şekilde kapitalizmin sermayeyi biriktiren, merkezileştiren ve onu büyütmek için insani ne varsa yok eden mantığına karşı mı? Karşı karşıya kaldığımız İslamcıların da düzenle bütünleştiği bir pasif devrim[1] ise, kültür savaşının muzafferi bütünleşilen o düzenin kültürü değil midir?

Düşünüyor muyuz cidden? Damı akan, kışın soğuktan titrediğimiz, gürültüsü patırtısı bitmeyen ama avuç dolusu para ödediğimiz kulübelerde geceleri güçlükle uykuya dalarken… Bizim hikayemizi de anlatan birileri olabileceğini? Yoksa kendi hikayemizin aleladeliği ve fukaralığı bizi o paraları büyük bir hüsnükabulle ödediğimiz mülk sahipleri yerine ve onların çıkarları adına düşünmeye mi itiyor? Kaybettiğimiz bir kültür savaşı var ise bunu kulübelerde oturup sarayların zihniyle düşünmeye başladığımız gün kaybettik.

Daha bir ay önce “Kimse evsiz kalmasın, kiracı olmasın” diyen bir siyasi, binlerce aklıevvel tarafından linç edildi[2]. Bir kişinin 2-3 evinin olması son derece doğalmış da birilerinin bu “hakkı gasp etmesi” asıl meseleymiş gibi ve sanki Türkiye’nin bu koşullarında bir beyaz yaka maaşıyla 2-3 ev alınabilirmiş ve bu alınterinin bir tezahürüymüş gibi akıl verdiler. Derin yoksullaşmaya cevap verecek bir umudu üretmeye bile tahammülü olmayan yavru Elon Musk’lar türedi. Şimdi onlardan inovasyon, araştırma ve geliştirme dersleri alıyoruz. İyi kötü bir ev borcuna girebilmek için (evin bile kendisi için değil, borcu için) Türkiye’ye sıcak para ve yatırım gelmesini bekleyecek kadar “patron” olduk. Ama heyhat yuvasızız, mülk sahipleriyle emlakçıların vicdanına terk edilmiş barınma hakkımız. İçmeye ayranımız zaten yok da, oturduk tahtırevana, seçimden sonra “IMF’den mi gelecekler?”, “Dünya Bankası’ndan mı fon verecekler?”, “Bize ne vakit ‘aferin’ diyecekler?” kara kara onu düşünüyoruz.

İslamcıların kanayan yarası, solcuların bitmeyen davası şu kültür savaşı. Kültürü bir iktidar havzası olarak görerek işgal etmek ya da burçlarını son “asker”ine kadar savunmak hevesi, bizatihi kültürün metalaştırılmasıyla ilgili bir arıza. Acaba kültür savaşını Kurtuluş-Cumhuriyet serisinden Diriliş Ertuğrul’a doğru geçiren süreci bir kültür savaşı olarak değerlendirmek yeterli mi? Daha açığı, kaybedilmiş bir kültür savaşı var ise bu, İslamcıların tek boyutlu çizgiromanvari dizi-filmlerine karşı mı kaybedildi, yoksa onların da iddialarını içererek aşacak şekilde kapitalizmin sermayeyi biriktiren, merkezileştiren ve onu büyütmek için insani ne varsa yok eden mantığına karşı mı?

Her yanı saran bir bitcoin müteşebbisliği halet-i ruhiyesini, en temel, en basit haklarımızı savunmaya tercih ettiğimiz gün kaybettik o savaşı. “Hak yok vazife var”ın bile gerisine düşüp, “hak yok fırsat var, kullanmasını bilene”ye tav olduğumuz o gün… İşini bilen memurlar olmayı, memur çocukluğuna tercih ettiğimiz o gün kaybettik. Kısa yoldan köşeyi dönelim derken köşelerini kaybeden, şekilsiz, artık tanınması ve tarif edilmesi mümkün olmayan amorf cisimlere döndüğümüzü ne zaman anlayacağız acaba?

Gençlerden ümidimiz yok ya haydi gelin kuşaklardan kuşak beğenin. Kültür savaşını İslamcılara değil, neoliberallere karşı kaybettiniz. Fakirliğinin bireysel hatalardan ibaret bir şey olduğuna iman etmiş her yaştan yığınlar geliyor önümüze. Asgari ücrete yapılacak zammın enflasyonu fırlatacağından adı gibi emin, twitch yayıncılarından siyasi danışmanlık alıp, “Mevzular”da laçka olmuş siyasilerden ısmarlanan pizzaları yiyen, her şeyin gayet farkında ama hiçbir şeyle mücadele etmek istemeyen, hiçbir şeyin değişmeyeceğine inan(dırıl)mış insanlara karşı kaybettik kültür savaşını. Türkiye’dekiler bütün bütün iflah olmaz diyemeyiz[3] elbet, ama onların iflah olma şekline dair ümidini yeşerttikleri kültürel ortamın hakimiyetini kaybettik. İflah olmak için borsa kağıdı kovalayan insanların memleketi yaptık yurdumuzu.

Siz ve biz, kültürü, iyi tiyatro eserleri yazmak, romancılarla fiyakalı imza günleri düzenlemek, ödül törenlerinde cesur nutuklar atmaktan ibaret bir şeyler bütünü zannettiğimiz için onun iktidarını baştan kaybettik. Türkiye’nin hava gibi soluduğu kamucu kültür dejenere olurken, televizyondan kaçan ünlülerin Netflix’te bir başkadır’ı[4] nasıl çektiğini tartışmak işimize geldi. İnsanca bir maaşla çalışmanın hak değil, patronun keyiflerinden bir feragat ve lütuf olduğu zihnimize işlenirken, hepimiz Disney Plus’ın Türkiye’ye gelmesini alkışlıyor, muhalif sinemacılara ayda 29.90’dan başlayan fiyatlarla ulaşmanın zevkini yaşıyorduk. Dövizin bir gecede zıplamasıyla kurulan kur korumalı mevduat hesabına nasıl gireceğimizi tartışmak, üretiminin %50’den fazlası ithal ara mallarına dayanan bir ekonomide bu artışların yaratacağı tahribatı hesaplamaktan daha eğlenceliydi.

Oysa bir vakitler, ama bir vakitler… Emekli ikramiyesiyle bir ev bir de elden düşme araba alınabilen bir vakitler. Yaz tatillerinde kumsalda karpuz yiyip cup diye denize atlanabilen vakitler. Kültürlenme sürecimizin bir parçasının sendika geceleri, kurum kreşleri, kamu konutları olduğu, kamu okullarında okumanın normal, özel okulların ‘züppe işi’ görüldüğü vakitler. Hani şu tatillerin yazlık ve kışlık ucuz sosyal tesislerde, öğretmenevlerinde geçirildiği vakitler. Sahi ya vardı öyle vakitler. Neredeler şimdi? Değil mi ya, kamu kurumları verimsizdir, hele kamunun ne işi vardır hizmet sektöründe, bunların bütün bütün ve acilen özelleştirilmeleri gerekir. Hem rekabet iyidir, dayanışmak dururken. Rekabet büyütür, kısır çekişmelere tahammülümüz yok, daha çok çalışmalı ve büyü(t)meliyiz. Büyümek için önce yüklerden kurtulmak gerekir. İş güvencesini, sosyal hakları bir kenara atın, sendikaları da çiftliğe çevirin, görün bakın rekabet nasıl da hızlandıracak piyasaları…

Bir vakitler, hem de ne vakitler… Kodamanların kendilerini “verenler”, bizleri de bedavadan “yiyenler” olarak gördüğü bir vakitler. Sosyal tesislerin üç otuz paraya satılıp yerine oteller dikildiği bugünlere sattık o vakitleri. Artık günün meselesi onları geri getirmek değil, kodamanlara verenler değil, ömrümüzden ve emeğimizden çalanlar olduklarını öğretmek, bizlere de emeğinin karşılığını almayı hak edenler olarak bakılacak bir bugünü ve geleceği tasavvur ettirmek. Verilecek bir kültür savaşı varsa tam burada, şu anda, şimdi. Bunları tartışmadıktan sonra kimin dümenin başını tuttuğunun ne önemi var, gemi aynı istikamette aheste aheste gidiyorken. Nasıl olsa hepimiz de aynı gemideyiz! Bakın ne de güzel “gemi” imgelemi yaptım! İmgelem falan nedir bunlara çok kafa yormayalım, sonra sıyırırız maazallah[5]! Ne oldu? Borsa çıktı mı? Ethereum çöktü mü? Isız ajun kaldı mu?

Seçimlerin her zaman her yerde bir işlevi vardır. 1930’ların faşizmleri İkinci Dünya Savaşı’yla duvara tosladığından beri dünyanın en totaliter rejimleri bile kendilerini seçimle meşrulaştırmayı adet bilmişlerdir. Müsterih olunuz. Seçimler yapılır, seçimle iktidarlar değişir. Ancak esas mesele Türkiye’de seçimle iktidarın değişip değişmeyeceği meselesi değil, seçimle değişimin bir şey değiştirip değiştirmeyeceği meselesidir. Türkiye’de seçimlerle gelecek siyasi iktidarın, çok evvelden inşa edilen bu kültürel iktidara “höst” demeyeceği bir siyasal iklim taahhüdü sahici bir kabul gördüğünde, merak buyurmayın iktidarlar da değişir.

Ama siz sahici bir değişim arıyorsanız, o, kulübedekilerin kulübede olduklarını bilmesi, tam da öyle düşünmesi ve böylelikle köşklerdekilere kafa tutabilmesiyle; bu düzenin doğal, kabul edilmesi gereken bir düzen olmadığını bilmesi ve bildirmesiyle mümkündür. Bunu sağlayacak siyaseti derleyip toparlamadıktan sonra masalar, platformlar, şaşaalı toplantılar ve powerpoint sunuları kimseyi kurtarmaz. Yani zevahiri kurtarır da emeğinin karşılığını bekleyen milyonları kurtarmaz, onlara çıkışta adisyonu avcuna alıp faturayı ödemek düşer. Kasa kuyruğunda bekleşirken de “Gördün mü bak Suriyelilere daha az hesap ödetiyorlar”, “hep bu Kürtlerin yüzünden”, “Türk demen çok ırkçı ve toptancı bir yaklaşım, Türkiyeli demeliyiz”, “Ya bak hocaya mancınıkla resim çektirmiş, çok iyi adam bu yaa” falan diye birbirlerine laf atarlar. O kayıkçı kavgasını vermeyi de kendi aralarında ilericilik davası falan diye anlatıp böbürlenirler. Bu oyun yeryüzü var oldukça daima böyle oynanmıştır.

Ama başka bir kültürü hayal etmek imkansız değil. Ellerimizle kurduğumuz bu kamusal hayatın nimetlerini teşvik ve vergi aflarına kurban etmemeyi talep etmek, ahir ömründe dört duvarı bir penceresi ve kapısı olan bir yuvada gelecek kaygısı taşımadan geceler geçirmeyi istemek, yarın işsiz mi kalacağım korkusuna yenilmeden emeğinin karşılığını almak için çalışacak bir dünyayı tahayyül etmek ve kuvveden fiile çıkarmak mümkün. Kültür endüstrisi bu hayali dillendirmenin yegane yolu değil, ama yollarından biri. Seçim sath-ı mailinde sıradan yurttaşa düşen görev, düzenin siyasilerine bir paye verecekse bile insanca yaşamın temel haklarını öyle kolayına, büyüme diyerek, AB reformları diyerek, “e patronlar da taş mı yesinler canım” diyerek gasp edemeyeceklerini bilsinler diye köy meydanında değneksiz dolaşmamaktır. Seçimlerin hepimizin çıkarına taalluk eden “bir şeyleri” değiştirmeyeceğini anladığınız anda değneği sallayıp karşınızdakilere “höst” demeyi adet edinmek, bu yolun en meşru başlangıcıdır. Devamı da çorabın söküğü gibi gelir zaten…


[1] Cihan Tuğal, Pasif Devrim İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, Koç Üniversitesi Yayınları.

[2] https://www.gazeteduvar.com.tr/erkan-basin-secim-vaatleri-gundem-oldu-khkyle-ev-sahibi-olunacak-galeri-1593662

[3] https://yurtseverce.com/2022/12/24/turkiyede-onurlu-bir-hayatin-hayali-yitik-dusu-geri-kazanmak/

[4] https://www.netflix.com/title/81106900

[5] https://www.cumhuriyet.com.tr/video/binali-yildirimin-bilisim-konusmasi-sosyal-medyanin-gundeminde-536391

Yurtseverlik bir İman Meselesidir!

Yurtseverlik, ulusun cari gerçekliğine en sert ve keskin mesafeyi alabilirken, aynı anda ve bir başka düzeyde ulusla aşırı bir özdeşleşme gerektirir. Bunun pratik devrimci karşılığı şudur: ancak sermaye, devlet ve tahakküm yapıları tarafından yapılandırılmış aktüel…

İkinci Yüzyıla Girerken Kemalizm’e Bakışlar

Kemalizm’in buralara “düşmesi” aslında tarihsel bir sapma değil, mukadderat idi bana göre. Yola çıkışında onu bu hale mecbur eden bir küçük burjuva radikali damar vardı. Müdafaa-i hukuk’tan başlayan o sınıfsal dinamik, belli bir yerde uzun…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir