Milli Demokratik Devrimden Radikal Demokratik Devrime: Ulus Belasından Kurtulmak

Bu yazı daha önce Teori ve Politika dergisinin “Bahar-Yaz 2021” sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Geçmişi tarihsel olarak kurmak “onu gerçekten olmuş olduğu gibi”
tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.
Tarihsel maddeciliğin meselesi, tehlike ânında tarihsel öznenin karşısında
beklenmedik bir şekilde beliriveren geçmiş imgesini alıkoymaktır.
Geleneğin hem kendi varlığı, hem de onu devralanlar tehlikededir.
Her ikisi de aynı tehdit altındadır: Hâkim sınıfın aleti durumuna düşmek.
Geleneği, onu hükmü altına almak üzere olan konformizmin
elinden çekip almak, her dönemde yeni baştan girişilmesi gereken bir
çabadır.

Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine

Türkiye devrimci hareketinin tarihine dair oturmuş anlatıları sorgulamaya yönelik bir eğilimin 2000’ler sonrası dönemde belirginleşmeye başladığı görülüyor. Gittikçe artan sayıda sosyalist araştırmacı, akademisyen ve örgüt Türkiye sosyalist/devrimci hareketinin tarihinin Mustafa Suphi ve TKP ile başlatılmasına itiraz ediyor. İtirazda bulunanlar, Osmanlı coğrafyasında sosyalist ve Marksist fikirlerin entelektüel ve politik etkisinin yayılmasında gayrimüslim toplulukların ve özellikle Ermeni radikal örgütlerin oynadıkları öncü rolün altını çiziyorlar.[1] Bu rolün bugüne kadar tanınmamış ya da hakkıyla tanınmamış olmasını ise Türkiye sosyalist hareketinin Kemalizmle ya da Türk milliyetçiliği ile hesaplaşmasını tamamlayamamış olmasına bağlıyorlar.[2]

Bu yazıda hangi tarihsel anlatının Türkiye devrimci hareketinin tarihsel gerçekliğini daha iyi temsil ettiğine dair klasik türden bir tarihçilik yargılaması içine girmeyeceğim. Tartışmaya esas olan şeyin olguyu bihakkın temsil meselesinin çok ötesine uzandığı da, aslında tarihyazımının bir temsil değil inşa faaliyeti olduğu[3] da aşikar. Türkiye devrimci hareketinin tarihinin kurucu anını Mustafa Suphi TKP’sinden ya da İştirakçı Hilmi’den 19. yüzyılın son çeyreğinde aktifleşen Ermeni devrimci/milliyetçi örgütlerine ya da mekansal olarak Balkanlara taşıyanlar basitçe bir tarihyazımı tartışması yapıyor değiller. Bu tarihyazımsal işlemin, Türkiye devrimci hareketinin, milli demokratik devrime ya da aynı anlama gelmek üzere ulusal kurtuluş paradigmasına içkin olan komünal ulusal tahayyülden nihai kopuşunun ve “artık sadece” Marksist olmak, ulus-sonrasında konumlanmak arzusunun sembolik ifadesi olduğu söylenebilir.

Bilindiği üzere, Türkiye devrimci/sosyalist hareketinin ana gövdesini milli demokratik devrim paradigmasının türevlerine bağlı örgütler oluşturdu. Bu paradigma esasen iki farklı sosyalizm ve sosyalizme geçiş anlayışının bir sentezine dayanıyordu. Milli demokratik devrim esasen ulusal kurtuluşçuydu. Şöyle ki, emperyalizme karşı tam bağımsızlık ve oligarşiye (“işbirlikçilere”) karşı halk egemenliği (“Gerçekten Demokratik Türkiye”) üzerinden ileri sürülen ulusal egemenlik fikri MDD paradigmasının merkezi iki fikrinden biriydi. Emperyalizme karşı tam bağımsızlığı  ve oligarşiye karşı egemenliği ileri sürülen siyasal özne ulustu. Bu 1968’te Türk ulusuydu, 1970’lerde Türkiye ulusu/halkları (Türk ve Kürt halkları) oldu.

Milli demokratik devrim paradigmasının ulusal tahayyülü  kendi kaderini belirleme kabiliyeti olan birey fikrinin doğal bir uzantısı olan liberal ulusal tahayyülden büsbütün ayrıydı. Ama emperyalizme karşı bağımsızlığı ve oligarşiye karşı halk egemenliğini, ırkla, kültürle, tarihle gerekçelendirmeye kalkan bir etnik milliyetçiliğin ürünü de değildi. Milli demokratik devrimin (Türk/Türkiye/Türk ve Kürt Halkları) ulusu, emperyalizme ve oligarşiye karşıtlıkla, kendi kendini yönetme kabiliyeti olan bir eşitlikçi topluluk fikrine yapılan komünal bir ütopik yatırımla belirlenmişti.[4] Yani milli demokratik devrimin ulusu, emperyalizmde ve işbirlikçisi/uzantısı oligarşik azınlıkta cisimleşen özel çıkara ve zor esasına dayalı bir toplumsallığa karşı halk sınıflarının barışçıl ve eşit ortaklaşmasının mümkünlüğüne yapılan ideolojik-politik bir yatırımdı. Şunu söylemek yetineyim ki, MDD’nin bu düzeyi Marksizmle büsbütün ilişkisizdi.

Milli demokratik devrim paradigmasının diğer bir merkezi fikri, “gerçek” kapitalizmi burjuva toplumla ve sosyalizmi de burjuva toplumun içerilip aşılmasıyla özdeşleştiren aşamacı bir Marksizmdi. MDD esasta ulusal kurtuluşçuydu; üstüne kurulu olduğu platform komünal ulusal tahayyülün platformuydu, ama kendi hakikati hakkında teorik bir kavrayışı yoktu. Marksist-Leninist teorik hegemonyanın belirleyiciliği  altında devrimci/sosyalist hareket ulusu bünyevi olarak burjuva bir siyasal öznellik olarak tanımladı. Ulus; kapitalizmin gelişmesi, iç pazarın oluşması, feodalizmin çözülmesi ve cumhuriyetçi devrim bağlamında ilerici, ama sınıfların ve sınıf mücadelesinin üstünü örttüğü için de gerici, nesnel temelleri olan bir yanlış bilinç biçimiydi. Emperyalizm çağında burjuvazi ulusal-demokratik devrime liderlik edemeyeceği için tarihi ileri taşımak sorumluluğunun ağırlığı emekçi sınıfların omuzlarına binmişti. Üstelik ulusal-demokratik devrim emperyalizmi ve işbirlikçisi/uzantısı oligarşiyi de hedeflemek zorunda kalacağından artık sadece burjuva bir görev olarak da tanımlanamazdı.[5]

Bu aşamacı Marksist ilerleme anlatısı içinde, devrimci hareket icra ediyor olduğu komünal ulusal arzuyu bir şekilde teorik olarak konumlandırma imkanı bulmuş oluyordu. Bir yandan ulusun esasta burjuva mahiyette bir siyasal öznellik olduğu yönündeki Marksist fikir tekrarlanıyordu,[6] ama öte yandan burjuva-demokratik/ulusal-demokratik devrimin emperyalizm çağında burjuvazi liderliğinde tamamlanamayacağı ve tarihin daha ileri gitmesi için ulusal aşamadan geçmek zorunluluğundan bahisle ulus devrimci siyasete malediliyordu. Dolayısıyla, doğrudan, adı konularak, değil, ama  ulusun sınıfsal statüsüne dair bir belirsizlik yaratmak suretiyle komünal ulusal tahayyül örtükçe, teorik olarak farkında olunmaksızın tanınmış oluyordu.

Bu anlatı, yani ulusun ilericiliği/devrimciliği anlatısı üzerinden komünal ulusal tahayyülü çarpık ve örtük bir biçimde de olsa tanıyabilmek şu varsayım ile mümkündü: Ulus ancak yarı feodal, tam kapitalistleşmemiş bir toplumsal formasyonda ilerici ya da devrimci bir potansiyele sahip olabilirdi. Ulus, emperyalizme bağımlı yarı-feodal bir bağlam ve tam anlamıyla kapitalist burjuva toplum arasındaki mesafenin mümkün ve gerekli kıldığı bir ilerici konum, aşama ya da öznellik olarak anlamlıydı. Zira bu akıl yürütme biçimini mantıksal sınırlarına kadar takip edecek olursak: Yarı feodalizm bir kere geride bırakıldığında, kapitalizm az gelişmişlikten orta gelişmişliğe vardığında ulusal ya da milli olan ilerici barutunu tüketecekti. Bu noktada burjuva toplum meydana gelmeye yüz tutacak, içerisi ve dışarı arasındaki ayrımı iptal eden küresel kapitalist aşamaya varılmış olacak, hem de artık işçi-sınıfı burjuvaziye karşı tek başına karşı koyabilecek bir toplumsal niceliğe ulaşacaktı. Yani ulus aşılmış olacaktı.

Türkiye çoktandır tam anlamıyla kapitalist, ancak Türkiye kapitalizmi bir burjuva toplum meydana getirmedi. Bu demektir ki, kapitalizmin ve dolayısıyla burjuva toplumun gelişmesini engelleyen emperyalizme ve yarı-feodalizme karşı ulusun yol açıcılığı hikayesi artık tarihselliğini tamamlamış bir durumda. Yani devrimci/sosyalist hareketlerin aşamacı Marksizmi içinde ulusa tahsis edilebilecek ilerici bir konum kalmamıştır. Bu, MDD paradigmasının sentezlediği ulusal kurtuluşçuluk ve aşamacı Marksizmin “artık” yollarının ayrıldığı anlamına gelir. Ulus, “artık”, emperyalist küreselleşme ya da küresel kapitalizm çağında, ithal-ikameci ulusal kalkınmacılığın  sona erdiği, Türkiye’nin tam anlamıyla kapitalistleştiği bir dönemde, “geride” kalmıştır ya da daha doğrusu geride kalmalıdır.

Türkiye sosyalist/devrimci hareketi, ulusu tamamlanması gereken bir eksiklik olarak kuran[7] ve esasta radikal ulusal kurtuluşçu MDD paradigmasını “geride” bırakmış, ulusu tüm kalıntı ve izleriyle kurtulunması gereken bir fazla olarak olarak kuran ulus-sonrası Marksizmine “nihayet” kavuşmuştur.[8] Ulusal fazladan kurtularak “artık” sadece Marksist olmanın dolaysız sonuçlarından biri emperyalizmi inkardır. Devrimci/sosyalist hareketlerin hemen hemen hiçbiri bugün artık “tam bağımsızlık” söylemini kullanmıyor. Zira tam bağımsızlık açıkça ulusal siyasete, özel olarak ulusal siyasetin komünal varyantına ait bir kategoridir. Peki ulus ve tam bağımsızlık fikirleri iptal edildiğinde bir lafız olarak hala muhafaza edilen emperyalizm karşıtlığından geriye ne kalır? Aslında hiçbir şey ya da emperyalizmin kapitalizmin belirli bir aşamasının adı olduğu, emperyalizme karşı mücadelenin kapitalizme karşı mücadeleden başka bir şey olmadığına dair bir totoloji.[9] Kapitalizmin açık sömürgeci işgalle işlediği bir dönemde sömürgecilik karşıtı mücadeleye kapitalizm karşıtı bir istikamet vermek üzere ileri sürülen “emperyalizmin kapitalizmin bir aşaması olduğu” tezi küresel kapitalizmin “sömürgecilik sonrası” bağlamında sömürge karşıtlığı problematiğinin ya da aynı anlama gelmek üzere ulusal tahayyülün iptalinin sloganına çevrilmiştir: Emperyalizme karşı ezilen halklar/uluslar şiarının yerini küresel kapitalizme karşı işçi sınıfı ve ezilenler şiarı almaktadır.[10] Onca eleştirilen Negri’nin “emperyalizm çağının geride kaldığı” tezi hiçbir özeleştiri verilmeden sessizce kabul edilmektedir.

Emperyalizm teorisinin bir anlamı vardıysa ve halen var olacaksa o da kapitalizmi ve ulusal egemenlik sorunsalını birbirine bağlaması, sömürgeciliğe, yarı-sömürgeciliğe ve yeni-sömürgeciliğe karşı mücadelelere kapitalizm karşıtı bir müdahale olasılığına teorik-siyasi bir çerçeve sunması olmuştur. Emperyalizmin tekelci kapitalizm ya da mali sermayenin hegemonyası altındaki kapitalizm olmasından çok daha önemli olan husus onun ulusal egemenlik merceğinden görülen kapitalizm olmasıdır. Ulusal egemenliği mesele etmezseniz ortada emperyalizm diye bir şey kalmaz. Kavramı mümkün kılan sorunsalı iptal etmek ama öte yandan kavramın kendisine tutunmanın M-L ortodoksiye sadakat beyanında bulunmak dışında bir anlamı var mıdır? En iyi ihtimalle, kavramı siyasi içeriğinden boşayıp eşitsiz ve hiyerarşik dünya sistemini betimlemek için kullanılan bir zararsız teorik alete indirgemiş olmaz mıyız? Şaşkınlık o düzeydedir ki ulus fikri iptal edildiğinde sanki  halen sömürge kavramının bir hükmü olabilirmiş gibi Türkiye’nin artık yeni-sömürge[11] değil de “mali ve ekonomik sömürge” olduğuna dair teoriler bile uydurulabilmektedir.[12]

Ulus fikrinin, özel olarak komünal ulus fikrinin, devrimci tahayyülden düşmesi anti-oligarşik ulusal egemenlikçi vurgunun devrimci söylem içinde gittikçe zayıflaması süreci içinde takip edilebilir. Anti-oligarşik ulusal demokratik iddia yerini faşizme karşı demokrasi mücadelesine bırakmış gibidir. Faşizme karşı demokrasi mücadelesi söylemi yeni değildir tabi. Ama 1970’lerin “gerçek demokrasi” mücadelesi komünal-kolektif  bir özne olarak tahayyül edilen ulusun anti-oligarşik mücadelesinin bir kategorisiyken, bugünün anti-faşist mücadelesi temel hak ve özgürlükler, politik özgürlük düzeyinde tınlayan burjuva-liberal demokratik bir içeriktedir.

Bu ulus-sonrası yeni konum alış aşamacı Marksizmin burjuva toplum ve oradan doğru sosyalizme uzanan siyasi perspektifini yeniden yapılandırır. Demokratik devrimin artık millisi değil, radikal olanı makbuldür. Ulusu bir eksik olarak kuran ulusal kurtuluşçu MDD’nin aksine RDD (Radikal Demokratik Devrim) ulusu bir fazlalık olarak görür. Burjuva topluma giden yolun ulusal olanla, ulus-devletle, tekçilikle, otoriterlikle (faşizm, tepeden modernleşme, İttihatçılık, sömürgecilik, soykırımcılık) yüzleşerek açılabileceğini savunur. Anti-otoriterlik ve çoğulculuk RDD’nin en temel iki vurgusudur, zira MDD’nin komünal ulusunu değil özerk birey-insanı esas alır.

MDD’den RDD’ye bu geçiş yeni bir tarihsel anlatı talep etmektedir. Türkiye sosyalist/devrimci hareketinin, tarihi, ulusal fazladan kurtarmak üzere yeniden yazmaya girişmesi ancak bu arka plan dikkate alınarak anlaşılabilir. MDD tarihyazımını ulus-sonrası RDD tipi bir tarihyazımıyla ikame etmek üzere ulusal kuruluş ve ulus-devlet süreci bir sapma, bir aşırılık olarak paranteze alınır. İttihat Terakki-Kemalizm-Kontrgerilla-Jitem (Derin Devlet) sürekliliği içinde işleyen özde faşist bir devlet geleneği anlatısı RDD tipi tarihyazımının çerçevesini oluşturur. MDD perspektifleri içinde önderliğinin burjuva niteliği nedeniyle tamamlanamamış, eksik kalmış bir ulusal-demokratik devrim olarak şu veya bu düzeyde “ilerici” yönleri tanınan Kemalist devrim[13] yeni bir okumaya tabi tutularak Kürt, Alevi, Pontos, Ermeni katliamcısı ve iddia ettiğinin aksine emperyalizm karşıtı da olmayan bir diktatörlük olarak neredeyse tümden reddedilir. Milli Mücadelenin sembolik başlangıç günü olarak kabul edilen 19 Mayıs 1919’un Pontos Soykırımının başlangıç günü olarak ilan edilmesi Kemalist devrimde kurtarılacak hiçbir şey olmadığı fikrinin en çarpıcı ifadesidir.

Ulusal fazladan kurtulmayı hedefleyen bu yeni tarihyazımı sosyalist/devrimci hareketlerin tarihini de yeniden yazmaya yönelir. Mustafa Suphi TKP’sinin ulusal sorunda yeteri kadar radikal bir tavır almadığının, UKKTH prensibini tanımadığının, Ermeni soykırımcılarıyla iş tuttuğunun altı çizilir. Suphi’nin Türkçü kökenleri hatırlatılır.[14] Bu revizyonist perspektifin programatik düzeyde de karşılığı olur. Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye devrimci hareketinin geleneği olan yapılarından TİKB “tarihimizi Mustafa Suphi TKP’si ile başlatan ulusal dar görüşlülük lekesi kadar böyle vahim bir ideolojik kalıntının yıllarca dikkatimizden kaçmasının utancını da duyarak Tüzük’ümüzün ilgili paragrafını… değiştiriyoruz” diyerek 1997 Tüzüğü’ndeki şu paragrafı yeniden formüle eder:

“TİKB, Mustafa Suphi yoldaşın önderlik ettiği TKP’nin mirasçısıdır. Ulusal ve uluslararası planda insanlığın gelişme tarihinin ilerici bütün birikimlerine, ezilenlerin, proletarya ve halkların mücadele tarihinin devrimci geleneklerine sahip çıkar. Komünizm uğruna mücadelenin ateşi içinde ML bir içerik kazandırarak bunları ileriye doğru taşımayı ve zenginleştirmeyi görev bilir.”

Revizyondan sonra ilgili paragrafın son hali şu şekildedir:

TİKB, Osmanlı döneminde 1840’lardan itibaren ortaya çıkan kendiliğinden işçi eylemlerinden farklı olarak bir işçi örgütü (sendika) tarafından örgütlenen ilk grev olan 1905’teki Kavala tütün işçilerinin grevini tarihsel köklerinin başlangıcı sayar. Fakat örgütlü siyasal faaliyet yürüten Ermeni ve Bulgar sosyalistlerini tarihsel öncüleri olarak görür. Bu bağlamda, 15 Haziran 1915’te idam edilen Ermeni sosyalistleri Paramaz (Madteos Sarkisyan) ve 19 yoldaşının açtıkları yolun ve arkasından gelen Mustafa Suphi yoldaşın önderlik ettiği TKP’nin mirasçısıdır.[15]

Evrensel iddiaları olan solun aslında ne kadar Türk olduğu, Türklük sözleşmesinin dışına çıkmakta zorlandığı vurgulanır.[16] 1968 devrimci hareketi Kemalizm ve küçük-burjuva milliyetçiliğiyle malul bir geçiş formu olarak teşhis edilir ve uzlaşmaz bir Kemalizm karşıtı olarak Kaypakkaya yeniden keşfedilir.[17]

Bir yanlış anlamaya yol vermemek üzere şunu söylemem gerek: Devrimci perspektifteki milliyetçi/Kemalist kalıntılarla yüzleşmenin, ulusal siyasetin tahakkümcü biçimiyle hesaplaşmanın özgürleştirici olduğu muhakkak. Burada eleştiri konusu olan hususun, devrimci/sosyalist hareketin, tarihsel köklerini besleyen damarların çoğulluğunu tanımaya başlaması olmadığı da açık. Devrimci/sosyalist hareketin milliyetçi tarih perspektifiyle hesaplaşmasının sorunlu olan tarafı bu hesaplaşmanın büyük oranda Radikal Demokratik Devrim paradigması tarafından çerçeveleniyor olmasıdır. Özerk birey-insanı normatif temeli olarak alan RDD paradigması içinde ulusu (Türklüğü) milliyetçilik dışında düşünebilmek mümkün değildir; ulus (Türklük) kurtulunması gereken bir fazla olarak burjuva-demokratik toplumun/radikal demokrasinin önündeki engeldir. Bu paradigma içinde kalındığı müddetçe ulusal tahayyüller arasındaki farklılıkları araştırmaya değmez. MDD’nin esası olan komünal ulusal tahayyülü teşhis edebilmek de mümkün değildir. MDD’nin ulusa yaptığı vurguda görülebilen tasfiye edilmesi gereken bir Kemalizm kalıntısından fazlası olmayacaktır.

Ulus-sonrası bir konum almak üzere takınılan bu radikal-demokrat ya da aşamacı Marksist jestin Türk halk sınıflarıyla halihazırda varolan mesafeyi daha da açacağı bir sır değildir. Ama sorunun büyüğü bu değildir. MDD içinde komünal ulusal tahayyül üzerinden muhafaza edilen komünal momente RDD paradigmasında bir yer yoktur; Kemalizmin tasfiyesi olarak kutlananın komünal ve devrimci olanın tasfiyesini de içerdiğini söylemek gerekir. 20. yüzyılın marksist devrimciliğinin ulusal kurtuluşçulukla bu kadar iç içe girmesinin kazai bir durum, talihsiz bir karşılaşma[18] olmadığının yeniden ve yeniden hatırlanmasında fayda vardır.

Kaynakça

Ağırnaslı, N. (2018) “Cadı Kazanında Kaynayan Günahlar: Komünist Hipotezi ve Kurtuluşu Yeniden Düşünmek,” https://www.hayalgucuiktidara.com/nejat-makaleleri/cadi-kazaninda-kaynayan-gunahlar-komunist-hipotezi-ve-kurtulusu-yeniden-dusunmek/

Akın, K. (2015) Ermeni Devrimci Paramaz: Abdülhamid’den İttihat Terakki’ye Ermeni Sosyalistleri ve Soykırım, Ankara: Dipnot Yayınları.

Alınteri (2020) “TİKB 5 Konferansı: Tüzük Değişikliği”, http://gazete.alinteri2.com/tikb-5-konferansi-tuzuk-degisikligi.

Belli, M. “Millet Gerçeği,” https://yurtseverce.com/2021/06/16/millet-gercegi/.

Benjamin, W. (2012) “Tarih Kavramı Üzerine,” N. Gürbilek (der.), Son Bakışta Aşk içinde, İstanbul: Metis.

Benlisoy, F. “Kriz Gemisi ve Anti Emperyalizm”, http://yeniyasamgazetesi2.com/kriz-gemisi-ve-anti-emperyalizm/

Can, A. (1991)  Türkiye’nin Toplumsal Maddi Gerçekliği ve Devrimci Strateji, İstanbul: Varyos Yayınları.

Cörüt, İ. (2021) “Hikmet Kıvılcımlı’s History Thesis and the Nation-Form: National Revolutionaries as Modern Barbarians”, İ. Cörüt ve J. Jongerden (der.), Beyond Nationalism and the Nation-State: Radical Approaches to Nation içinde, London and New York: Routledge, s. 23-46.

Çayan, M. (2004) Bütün Yazılar, İstanbul: Boran Yayınevi.

Çelebi, A. (2015) “Mali-Ekonomik Sömürgecilik”, Marksist Teori, Temmuz-Ağustos (16).

Çetinoğlu, S. (2010) “Türkiye “Sol” Hareketlerindeki Milliyetçi Virüs”, https:// ermenistan.de/sait-cetinoglu-yazi-turkiye-sol-hareketlerindeki-milliyetcivirus/.

Kayaoğlu, M. “Kaypakkaya Aslında Liberalin Teki miydi? Türk Kurtuluş Savaşı Örneği”, https://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/947-kaypakkaya-aslinda-liberalin-teki-miydi-turk-kurtulus-savasi-ornegi.

Sayın, M. (2015) “Önsöz: Paramazların Birleştirdiği Kopan Halka”, K. Akın, Ermeni Devrimci Paramaz, Ankara: Dipnot Yayınları, s. 15-30.

Ünlü, B. (2018) Türklük Sözleşmesi, Ankara: Dipnot Yayınları


[1] Akın, K. (2015) Ermeni Devrimci Paramaz: Abdülhamid’den İttihat Terakki’ye Ermeni Sosyalistleri ve Soykırım, Ankara: Dipnot Yayınları; Kaya, M. (2021) “Ermeni Soykırımı ve Sol Tarihyazımı,” R. Ekinler ve F. Erkindik (der.), Suphi Nejat Ağırnaslı’nın Komünist Israrı:Menkıbe’yi Yeniden Düşünmek içinde, https://archive.org/details/suphi-nejat-agirnaslinin-komunist-israri-menkibeyi-yeniden-dusunmek_202101; Ağırnaslı, N. (2018) “Cadı Kazanında Kaynayan Günahlar: Komünist Hipotezi ve Kurtuluşu Yeniden Düşünmek,” https://www.hayalgucuiktidara.com/nejat-makaleleri/cadi-kazaninda-kaynayan-gunahlar-komunist-hipotezi-ve-kurtulusu-yeniden-dusunmek/

[2] Sayın, M. (2015) “Önsöz: Paramazların Birleştirdiği Kopan Halka”, K. Akın, Ermeni Devrimci Paramaz, Ankara: Dipnot Yayınları, s. 15-30.

[3] Benjamin, W. (2012) “Tarih Kavramı Üzerine,” N. Gürbilek (der.), Son Bakışta Aşk içinde, İstanbul: Metis, s. 46.

[4] Komünal ulus tahayyülü üzerine bkz. Cörüt, İ. (2021) “Hikmet Kıvılcımlı’s History Thesis and the Nation-Form: National Revolutionaries as Modern Barbarians”, İ. Cörüt ve J. Jongerden (der.), Beyond Nationalism and the Nation-State: Radical Approaches to Nation içinde, London and New York: Routledge, s. 23-46.

[5] MDD kendi komünal ulusal hakikati hakkında bir teorik farkındalığa sahip olsaydı Kemalist devrimi tamamlamak gibi bir problematik tanımlamazdı. Kemalizmin ulusal siyaseti, zayıf olmakla beraber yine de komünal türden olan bir tahayyüle dayanmıyordu, düpedüz milliyetçiydi.

[6] Belli, M. “Millet Gerçeği,” https://yurtseverce.com/2021/06/16/millet-gercegi/.

[7] “Emperyalizme karşı mücadele bir uluslaşma mücadelesidir.” Çayan, M. (2004) Bütün Yazılar, İstanbul: Boran Yayınevi, s. 190.

[8] MDD paradigmasının sürdürülemez olduğu bir noktada Türkiye sosyalist/devrimci hareketlerinin neden ulusal kurtuluşçuluğu ya da aynı anlama gelmek üzere komünal ulusal tahayyülü yeniden üretmenin yollarında ısrarcı olmadığı sorusu sorulabilir. Devrimci/sosyalist hareketlerin teorik yetmezliklerini bir kenara bırakırsak, ilk söylenmesi gereken meselenin alelade bir tercih meselesi olmadığıdır. Sermaye 1980’lerle başlayan neoliberal süreçte ulus-devletten ulusu tahliye ederek, komünal yapı ve ilişkileri çözerek bir imkan olarak ulusal kurtuluşçuluğun toplumsal maddi zeminini zayıflatırken, “artık” Marksist olmak üzere MDD’yi terk, sermayenin tarihselliğiyle uyum içinde olan ve bu anlamda örtük olarak ulus-devletin çözülüşünü ileriye doğru bir gelişme olarak selamlayan bir yenik ve fakat gerçekçi çıkış yolu olarak belirmişti.

[9] Benlisoy, F. “Kriz Gemisi ve Anti Emperyalizm”, http://yeniyasamgazetesi2.com/kriz-gemisi-ve-anti-emperyalizm/

[10] Çelebi, A. (2015) “Mali-Ekonomik Sömürgecilik”, Marksist Teori, Temmuz-Ağustos (16). Küresel kapitalizm döneminde ulusu iptal eden bu tezin devlet körü bir akıl yürütmeyle malul olduğunu söylemek gerekir. Bu akıl yürütme içinde emperyalizm, ulusal bağlam tam anlamıyla kapitalistleşmediği, görece özerkliğini muhafaza ettiği, yani “içerisi” ve “dışarısı” arasında anlamlı bir ayrım tanımlanabildiği sürece mümkün olan bir sömürü-iktidar biçimi olarak anlaşılmaktadır. Emperyalist küreselleşme ya da küresel kapitalizm döneminde içerisi ve dışarısı arasındaki ayrımın ortadan kalktığından, işçi sınıfı ve ezilenler dışındaki toplumsal kesimlerin çıkarlarının emperyalizmle iç içe geçtiğinden bahisle radikal ulusal kurtuluşçuğun geride kaldığı ileri sürülmektedir. Bu akıl yürütmenin üzerinden atladığı husus “içeri” ve “dışarı” arasındaki ayrımı tanımlayanın sermaye değil, sembolik ve fiziksel sınırlarıyla devlet olduğudur. Bu sınırlar artık sermayenin değilse de halen emekçi kitlelerin gündeliğini ve kimliğini belirlemeye devam eden ülkesel bir bağlam yaratır. Bu ülkesel bağlamın kendini yeniden üretmesinin koşullarının gittikçe daha fazla küresel sermaye birikim süreçlerine tabi olmasının, yani “emperyalizmin içsel bir olgu haline gelmesinin” ulusal egemenlik ihtiyacını neden artırmayıp da iptal ettiğini anlamak mümkün değildir.

[11] Buradaki mesele Türkiye’yi yeni-sömürge olarak tanıyıp tanımamak değil. Söylemek istediğim, “yeni-sömürge” kavramında muhafaza edilen ulusal tahayyülün “mali ve ekonomik sömürge” kavramında olmayışı.

[12] Çelebi, A. (2015) “Mali-Ekonomik Sömürgecilik”, Marksist Teori, Temmuz-Ağustos (16).

[13] “Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin oluşturulmasında baştan itibaren önemli bir rol oynayan Mustafa Kemal’in tutarsız davranışları, Osmanlı Saltanatı’nın korunacağını vaat eden “Türkiye’nin başında Hilafe-i İslam olacak ve bir hükümdar Sultan bulunacaktır” şeklindeki demeçleri, bir taraftan işgal kuvvetlerin ülke topraklarından çıkarmaya çalışırken, diğer taraftan işgalci emperyalist devletlerle uzlaşmanın, anlaşmanın yollarını araması, devrimin toprak devrimine dönüşmemesi, burjuva kurtuluş hareketi aşamasında kalması, burjuva demokrasisinin kurulmaması, Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkının tanınmaması ve üzerindeki baskıların korkunç boyutlarda artması, bu hareketin antiemperyalist ve ilerici yönünün bulunduğu hususunda bizi tereddüte düşürmemelidir.” Can, A. (1991)  Türkiye’nin Toplumsal Maddi Gerçekliği ve Devrimci Strateji, İstanbul: Varyos Yayınları.

[14] Çetinoğlu, S. (2010) “Türkiye “Sol” Hareketlerindeki Milliyetçi Virüs”, https:// ermenistan.de/sait-cetinoglu-yazi-turkiye-sol-hareketlerindeki-milliyetcivirus/.

[15] Alınteri (2020) “TİKB 5 Konferansı: Tüzük Değişikliği”, http://gazete.alinteri2.com/tikb-5-konferansi-tuzuk-degisikligi

[16] Ünlü, B. (2018) Türklük Sözleşmesi, Ankara: Dipnot Yayınları. Her ne kadar Türklük Sözleşmesi devrimci/sosyalist bir perspektifin ürünü değilse de çalışmanın gördüğü ilgiyi radikal-demokratik arzu bağlamında düşünmek gerekir.

[17] Kaypakkaya’nın, liberal tarihyazıcılığına devrimci sahadan bir destek olarak araçsallaştırılmasının pek de mümkün olmadığını söylüyor Metin Kayaoğlu. Kayaoğlu, M. “Kaypakkaya Aslında Liberalin Teki miydi? Türk Kurtuluş Savaşı Örneği”, https://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/947-kaypakkaya-aslinda-liberalin-teki-miydi-turk-kurtulus-savasi-ornegi.

[18] Leninizmi ve Maoizmi tam olarak kapitalistleşmemiş bağlamların zorunlu olarak çarpık Marksizmleri olarak yorumlama eğiliminde olan, “artık” sermayenin imparatorluğunun kurulduğu bu dönemde gerçek Marksizmin zamanının geldiğini ileri süren Ellin Meiksins Wood’un devrimci olmayan Marksizmi ve MDD’yi Kemalist, milliyetçi kalıntılarla malul bir geçiş biçimi olarak mahkum ve terk eden “nihayet” Marksist yaklaşım arasındaki benzerliğe dikkat çekmek isterim.

Yıkıntılar Üzerinde Durmuş Ufka Bakarken

Son on yılımız, büyük toplumsal depremler, ağır ideolojik heyelanlar ve yönetsel yangınlarla geçti. Neticede yangınlar daha fazla yakacak bir şey kalmayana kadar sürdü, heyelanlarla insanlar, evler, mahalleler başka başka yerlere taşındı ve depremlerde bir toplum…

Sosyalist solda Türkofobi

Doksanlı yıllardan önce Türkiye solunun Türklük ile çok daha yapıcı ve zenginleştirici ilişkilere sahip olduğunu belirten Hamza Yalçın’ın Odak* dergisinde yayınlanan bu yazısını dikkatlerinize sunuyoruz. Yalçın’ın özellikle sol için ulus imgesinin ötekileşmesi sürecinin yeni olduğuna…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir