Seküler Milliyetçilik Üzerine

Tahmini Okunma Süresi: 9 dakika

Bugünlerde Ruşen Çakır’dan, Ali Yaycıoğlu’na; Burak Bilgehan Özpek’ten, Ayşe Çavdar’a; Sinan Bayken’ten, Nezih Onur Kuru’ya kadar birçok yazar ve düşünce insanı tarafından “Seküler Milliyetçilik” konusunda yazılar yazılıyor, tartışmalar yürütülüyor. Birikim dergisinde de bu konuda sayılar yapılıyor. Ekseriyetin asıl üzerinde durup tartıştığı şey, Seküler Milliyetçilik denilen tavrın, düşüncenin büyük bir potansiyeli olduğu ve bu potansiyelin daha ılımlı bir noktaya çekilmesi hususu. Bu nedenle yazılar yazıyorlar, konuşmalar ve tartışmalar yürütüyorlar. Ben de bu konuda bir şeyler karalamak istiyorum ve bu konuyu, bu terimi ortaya atan ve bu konuda tartışmalar yürüten, Tamgatürk sitesinde yazılan çizilenler üzerinden analiz etmeye çalışacağım. Seküler Milliyetçiler memlekette yeni bir söz söylüyorlar mı ya da gerçekte söylenen söz, durumdan vazife çıkarmak mıdır?

Türk Milliyetçiliğine Dair Tarihsel Bir Özet

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu felsefesinin ana karakterlerinden en önemli unsuru, Türkçülük yani milliyetçiliktir. Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak kaybetmeye başlaması, Batı ve Rusya karşısında giderek küçülmesi ile birlikte özellikle Tanzimat sonrası düşünce hayatında, yıkılmaya yüz tutan bir ülkenin kurtulabilmesi için kullanılabilir formüllerden biri de milliyetçilikti ve son kertede kurucu felsefe olarak yerini aldı. Yalnız burada şunu belirtmek gerekir ki, Cumhuriyet kurulduktan sonra milliyetçi fikirler özellikle “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitlenin” oluşturulduğu yönünde bir propaganda ile sosyalistlere karşı kullanılmıştır. Asla böyle bir şey olmamasına rağmen özellikle “Kadrocu”ların oluşturduğu bu söylem Türkiye’de sosyalistlerin önünü kesmek için sürekli gündemde tutulmuştur. “İrtica, Bölücülük ve Komünizm” bahane edilerek milliyetçilik bir yandan yükseltilirken, diğer yandan Türkçü söylemlerde bulunan bir takım fikir adamları ise sürgün, işkence ve yasaklarla siyasi ve toplumsal hayatın dışına atılmışlardır. Aslında çok paradoksal görünen bu durum devletin genel tutumuna bakıldığında çok olağan görünmektedir. Çünkü devlet birçok şeyi araçsal olarak kullanmakta son derece mahir olduğu için aslında hiç vazgeçmediği milliyetçiliği de bu şekilde kullanmakta bir beis görmez. Bunun kanıtı 1944 yılı yargılamaları, 27 Mayıs sonrası Milli Birlik Komitesinden çıkarılan 14’ler ve 12 Eylül 1980 sonrası MHP davasına bakıldığında görülür. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi 8-9 Şubat 1969 tarihlerinde yapılan kongre ile birlikte adını Milliyetçi Hareket Partisi’ne çeviriyordu. Başlangıçta daha Türkçü olan parti 70’li yılların ikinci yarısında sürüme giren Türk İslam Sentezi ile birlikte İslamlık dozu daha ağır basan bir parti konumuna geçmiştir. Bunun sebebi de özellikle o yıllarda İslamcı bir anlayışla ortaya çıkmakla beraber, Osmanlı mirasını da öne çıkaran yani milliyetçi bir dozu da ortaya koyan Milli Selamet Partisi’ne olabilecek olan özellikle gençlik teveccühünün önüne geçmek içindir. Sosyalist Sol’a karşı yürütülen mücadelede Orta ve Doğu Anadolu’nun Sünni gençliğini yanına çekmek gayreti çok net bir şekilde görülmektedir. Çünkü toplumun büyük çoğunluğu köylüydü. Köyden kente göç bütün hızıyla sürüyordu ve bu topluluğu özellikle işçi sınıfını sosyalistlere kaptırmak istemiyorlardı. Bu yüzden milliyetçiliğin içindeki din dozu belki de tarihinin en üst safhasındaydı ve Ülkü Ocaklarında Türkçü fikirleri savunanlar tasfiye ediliyor ve giderek daha İslamcı görünen ekipler yerlerini almaya başlıyorlardı. İşte bu ortamda gelinen 12 Eylül darbesinden sonra sıkıyönetim hapishanelerinde işkence gören, sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanan bu milliyetçi kadroların ağırlıklı bir bölümü “Yusufiye” olarak tabir ettikleri hapishanelerde daha da dindarlaşıyorlar ve çıktıkları zaman tekrar milliyetçi bir siyaset üzerinden yürümek yerine daha İslamcı bir yoldan yürümeyi tercih ediyorlardı. Aslında bir yandan da devletle olan hukukları konusunda eleştirel yaklaşıyorlardı.  Mesela 25 Ocak 1991 tarihinde kurulan ve öncelikle kadınlara karşı uygulanan başörtüsü yasağına karşı mücadele eden Mazlumder’in kurucularının ağırlıklı bir bölümü bu şekilde Milliyetçi zeminden İslamcı bir zemine gelmiş olan kadrolardı. Bir diğer gelişmede, 7 Temmuz 1992’de o zaman ki adıyla Milliyetçi Çalışma Partisi milletvekili olan Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Genel Başkan Alparslan Türkeş’in merkez sağa doğru yanaşıp, o zaman ki DYP, SHP hükümetini desteklemesi ve devletçi söylemleri nedeniyle bir grup arkadaşıyla beraber istifa etmesi ve Büyük Birlik Partisini kurmasıydı. 90’larda yükselen İslamcılık özellikle Türkiye’de sosyalist solun yokluğunda, ağırlıklı olarak onun söylemlerini kullanarak önce yerelde sonra da DYP ile koalisyon kurarak merkezde iktidara geliyordu.

28 Şubat süreciyle beraber iktidardan indirilen Refah Partisi, oradan kopan kadrolarla 2002’de AK Parti olarak iktidara geliyordu. 20 senedir iktidarını sürdüren Ak Parti 2007 yılına kadar liberal bir politika sürdürürken, 2007 sonrası AK Parti iktidarının, “Fettullah Gülen Cemaati”nin devlet içindeki kadrolarını özellikle çok kilit pozisyonlarda iş başına getirmesiyle birlikte “Ergenekon Yargılamaları”nı yapmaya başlıyordu. Bu yargılamalarda derin devleti veonunla beraber iş başında olan özellikle Susurluk Kazası sonucu ortaya çıkan, “Mafya, Siyaset ve Devlet” ilişkisi şeklinde özetlenen yapıyı yargılıyoruz diye başlayan yargılamalar, kendilerine sert bir şekilde muhalefet edenleri de kapsamaya başlıyordu. Artık tüm bir devlet yapısını ortadan kaldırmak ve buradan boşalan kadroları, “Cemaat” kadroları ile doldurmak şeklinde özetlenebilecek bir yargı darbesini örmeye başlamışlardı. İş derin devletle hesaplaşmanın dışına çıkmıştı. Milliyetçi ve Ulusalcı kadrolar da bu yargılamaların içine atılmaya başlanmıştı. Aslında Milliyetçilerin uzun zaman sonra İslam dışında bir arayışları tam da bu sıralarda başladı. Ulusalcı ve Milliyetçi kadroların oluşturduğu “Kızıl Elma Koalisyonu” kuruluyordu. Bir tarafında Arslan Bulut, diğer yanında Tuncay Özkan, Attila İlhan gibi isimlerin yer aldığı bu koalisyon aslında bugün “Seküler Milliyetçilik” olarak tabir edilen akımın işaret fişeğiydi.

7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında HDP’nin Ulusal barajı geçerek %13 gibi bir oy oranına ulaşması, Milliyetçi siyaset yapanlarda adeta bir şok etkisi yaratmıştı. Bu sonuçlardan sonra bir türlü kurulamayan hükümet arayışları içinde, 7 Haziran-1 Kasım arası yaşanan şiddet ve terör ortamı bir yandan da MHP ile AK Parti arasında bir yakınlaşmaya yol açıyordu. 15 Temmuz 2016’da olan darbe girişimi sonrası bu yakınlık artık bir ittifak haline geliyordu. İşte bu safhada özellikle şehirli genç milliyetçiler iktidarın dinci, yasakçı uygulamalarını desteklemek bir yana, protesto eder bir seviyeye gelmişlerdi. Bu süreçte MHP’de meydana gelen ikinci bir bölünme sonucu İYİ Parti kuruluyordu. Daha çok MHP ağırlıklı kadroların kurduğu İYİ Parti merkez sağdan gelen kadrolarla biraz daha merkeze çekilmeye çalışılıyordu. Aslında “Seküler Milliyetçilik” bu safhadan sonra daha görünür bir hale geliyordu. Bir de bütün bu gelişmelere ek olarak 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı sonrası önce Suriye’den gelen göçmenler, ardından ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi sonrası Afganistan’dan yaşanan göçler ülkenin demografik ve sosyoekonomik yapısını değiştiriyordu. Bütün bu gelişmeler ülkede bir yandan popülist sağ söylemleri arttırırken, kentli alt orta, orta sınıflarda yeni bir kentli milliyetçilik söylemini yükseltmeye başlıyordu. Son zamanlarda daha sık olarak dillendirilen “Seküler Milliyetçilik” teorik açıdan bakıldığında görülecektir ki, öteden beri gelen Milliyetçilik söyleminin teorik bir ayrışması değil, konjonktürel bir ayrışmasıdır. Konjonktürel ayrışma derken neyi kast ediyorum?

Türkiye Demokrat Parti iktidarından itibaren köylü bir toplum olmaktan çıkmaya başlıyordu. İlk şehre göçenler ve onların devamı olan ikinci nesil hala köyle bağlantılarını sürdürmeye devam ediyorlardı. İktidarın 1980’den itibaren Neoliberal politikaları benimsemesiyle bu göç daha da hızlanmaya başlıyordu. 80’lerin sonları ve 90’lı yıllarda,  PKK ile çatışmaların sertleşmesi sonucu köy boşaltmaları ile büyük batı illerine ve Diyarbakır, Van vb. doğudaki illere ‘sürgün’ edilen Kürt köylüleri bu göçü daha da hızla arttırıyordu. 2001 yılında, Dünya Bankasının,  Kemal Derviş vasıtasıyla uygulattığı “Tütün, Şeker” yasası olarak hafızalarda yer eden “ekonomik tedbirler”, köyde yaşamını sürdüren nüfusun tekrar bir dalga halinde kentlere göçüyle sonuçlanmıştı. Şu anda ülkenin köylü nüfusu %7 civarındadır. Buna karşılık kent ve ilçelerde yaşayan nüfus %93’tür ve bu nüfusun yaklaşık %85’i 30 Büyükşehir sınırları içinde yaşamaktadır. Yani 2022 yılı itibariyle Türkiye tam bir kentli nüfus haline gelmiştir. Bu ekonomik sosyal yaşamı değiştirmiş ve eski siyasi söylemler artık kimseyi tatmin etmemektedir. Bir diğer olay şudur ki yazının başında belirttiğim gibi Milliyetçilik bu ülkenin en büyük siyasal söylemidir. Milli Görüş hareketinden, Vatan Partisi’ne kadar siyasi yelpazenin çok önemli bir bölümünde milliyetçi söylemler başattır. Artık bu kentli nüfus içindeki özellikle gençler Milliyetçi fikre sahip olmakla beraber, 20 yıllık Ak Parti iktidarının “Sünni İslamcı” uygulamaları ve söylemleri karşısında tepkilidirler ve yeni bir arayış içine girmişlerdir. Bir de bunun üstüne ülkeye olan bu mülteci akını iyice Milliyetçi siyaseti arttırmıştır. İşte bu sıraladığım unsurlar sonucu zaten iktidarda olan Milliyetçilik başka bir tonda alıcı bulmaya başlamıştır. Bu söylemin farklı bir söylem olacağı düşünülmesine rağmen aslında işin doğrusu farklılık form olarak vardır. Norm olarak hiçbir farklılık görünmemektedir. Aşağıda bunu daha iyi anlatmaya çalışacağım.

Seküler Milliyetçilik Tartışmaları

“Seküler Milliyetçilik” söyleminin savunucularının başında gelen Tamgatürk haber sitesinde konuyla ilgili yayınlanan yazılar ve bu konuda bir takım başka yazılardan da alıntılar yaparak ne dediğimi anlatmaya çalışayım. Tamgatürk yazarı Bahadır Dinçaslan, “Seküler Milliyetçilik”, konusunda, 21 Haziran 2022 tarihinde, “Seküler Milliyetçilik: Ulusalcı olmayacağız” başlıklı bir yazı yazarak, bu konuda teorik tartışma açmak istediklerini ve kendi mail adresine gönderilecek olan yazıları sitede yayınlayacaklarını ve bir dosya oluşturacaklarını yazıyordu. Seküler Milliyetçiliğin, bilimsel bir yaklaşıma sahip olduğundan dem vurarak bunu teorik olarak kurmak istediklerini söylüyor.

Bu çağrıdan sonra 4 Temmuz 2022 ile 26 Temmuz 2022 tarihleri arasında on yazıyı sitede yayınladıktan sonra 27 Temmuz 2022 tarihli,  “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları – XI | Sekülarizm Milli Davamızdır” yazısıyla Bahadır Dinçaslan yazılara bir nokta koyuyordu. Burada yazılan bütün tartışmalara baktığımızda biraz evvel söylediğim gibi Seküler Milliyetçiliğin teorik bir ayrışma olmadığı ayan beyan ortaya çıkıyor. İsterseniz bunu biraz yazılarla delillendirmeye başlayalım.

Örneğin dosyanın ilk yazısı olan, Yiğit Özalkuş’un yazdığı “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları – I | İdeolojik Kıtlık” başlıklı yazısıyla başlayalım. Yazının ana başlığında görüldüğü gibi yazar Türkiye Cumhuriyetinin, çok partili sisteme geçerken ve bu yolda güvenle ilerlemesi için gerekli olan siyasi partiler bütününün rejime yıkıcı zararlar veremeyecek şekilde kanunlar tarafından sınırlandırılması gerekmekte olduğunu ve bu düzenin kurulabilmesi için de  “zemin ideoloji” kavramının devreye girmesi gerektiğini söylüyor. Peki neymiş bu “zemin ideoloji” denilen şey:

“Zemin ideoloji tüm siyasi partilerin devlet ve meclisin değişmez esaslarının sınırları çerçevesinde kuralları aşmalarını, rejimin temel prensiplerine zarar vermelerini engellemek için konulması ve riayet edilmesi zaruri olan kurallar bütünüdür. Bu kurallar bütünü mecliste ve siyasi partiler içerisinde hâkim tüm fikri akımların sınırlarını belirleyecek, onları düzenleyecek ve sınırı aştığı takdirde yaptırım garantisi sağlayacak temel yapıtaşlarıdır. Bu zemin ideolojiyi devlet aygıtına entegre edecek, yürürlükte tutacak, çalışmasını sağlayacak dişli ise anayasa olmalıdır.”

Aslında yazar, biraz tarih okusa, biraz da 1924, 1961, 1982 anayasa yapım süreçlerine ve o süreçte yapılan tartışmalara baksa rahatlıkla görebileceği “zemin ideoloji”nin varlığını görmüyor. Yeni bir şey ortaya attığını düşünüyor. Oysaki dediğim gibi, biraz tarih okusa görürdü ki, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi tarihi, işte o sözünü ettiği “zemin ideoloji” ya da başkalarının adlandırmasıyla “resmi ideoloji” nedeniyle tam bir kapatılan parti çöplüğüdür. Aynı zamanda da ya içeri atılan, ya da siyaset yasağı getirilen, öldürülen veyahut yurtdışına kaçmak zorunda kalan siyasetçi, düşünce adamı ve sanatçı bolluğundan geçilmez. Yazarın bir başka tezi de;

“Kürt sorununa etkin bir yöntem sunmayan prensipler, Kürt sorununun Kürtlerin eline geçmesine, Türkiye Cumhuriyeti’nin tekelinden çıkmasına, uluslararası bir nitelik kazanmasına, karşı devrimci ve ayrılıkçı bir görünüme kavuşmasına sebep olmuştur. Oysa Kürt sorunu, Türkiye’nin varlığı açısından Kürtlerin eline bırakılmayacak kadar mühim bir meseledir.”

Hoş geldin Nevzat Tandoğan, ne demişti Osman Yüksel Serdengeçti’ye:

“Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek; ikincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek.” yani “Kürtçülük” gerekirse onu da biz yaparız!

Bir diğer örneğe geçecek olursak, Halil Güzeldoğan’ın “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları – II | Türk Milliyetçiliği Üzerine” yazısına bakabiliriz. Şöyle diyor:

“Atatürk milliyetçiliği, ulusalcılık’ gibi içi boş kavramlar Türk milliyetçiliğinin en azılı düşmanı ve aynı zamanda da Türk milliyetçiliğini pasifize eden, fikri altyapısı bulunmayan saçma sapan terimlerdirTürk milliyetçiliğini yeniden tanımlamaya lüzum olmasa da en basit tabiriyle Türk milliyetçiliği, Türk milletinin refahını tesis etmek ve onu muassır medeniyetler seviyesi üzerine çıkartmakla mükellef bir fikirler bütünüdür. Her milletin var olma ve yaşama hakkını tanıyan, saldırgan olmayan fakat devrimci ve kendisini reaksiyonizme köle etmeyecek bir fikriyat olmalıdır. Belirli bir zümrenin direkt karşıtlığı şeklinde vücut bulacak olan bir fikir, karşı tarafın yenilmesi ile varlığını yitirecektir.”

Biraz üstte Atatürk Milliyetçiliğini içi boş bir kavram olarak niteleyen yazar biraz aşağıda yaptığı bu tarifle CHP’nin altı okunun Milliyetçilik başlığını bize tercümesini yapıyor. Yani “Atatürk Milliyetçiliği”ni anlatıyor.

Diğer bir yazıya bakalım; Hakkı Başar’ın yazdığı  “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları – VII | Seküler Milliyetçilik Nereye Gitmelidir, Nasıl Gitmelidir, Özellikleri Ne Olmalıdır?” başlıklı yazıda Seküler Milliyetçiliğe bir yol haritası çizmeye çalışılırken şöyle ilginç bir argüman ileri sürülüyor:

“Başka bir konu da ikonlar konusudur. Bizim kendi içimizde ikonlar yaratıp o ikonları putlaştırmalıyız. Bu putlaştırma lafını bilerek kullanıyorum çünkü bizim gibi sekülerliğin ahlaksızlık olarak görülüp kapı dışarı edildiği bir toplumda putlar olmadan karşıt fikirlerle kavga etmemiz imkânsızdır. Örnek olarak Türkiye’nin çevresindeki ülkelerden sosyal anlamda daha ileri olmasının tek sebebi Atatürk putudur. İnsanlar seküler yaşayışlarını ancak ona dayandırarak adım atabiliyorlar. Kültür sanat alanında da putlar yaratmamız hayati önemdedir.”

Bunun yapılmışı var. 12 Eylül yönetimi bunun alasını yaptı. ‘eğer fani olmasaydın, sen de bir Allah’tın’ diye okunan şiirleri bu kulaklar duydu.

Bu arada yazıların içinde gerçekten bir takım arayışlar içinde olanlar da var. Örneğin Abdülkerim Şeker’in “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları V | Gidiyor Gibi Ama Gitmiyor: Bir Erkek Yahut Erkeklik Dâvâsı Olarak Türkçülük” başlıklı yazısı,  kadın hakları ve LGBT hakları konularında arayış içinde yazılmış. Son derece “erkek, maço” bir hareket olan Milliyetçilik içinde bu arayışlar bana ilginç geldi. Fakat yine söylüyorum bu kesinlikle Türkiye’nin artık sosyolojik olarak tam anlamıyla bir kentli ülke haline gelmesinden dolayı ortaya çıkan tartışmalar olmaktan öteye gitmiyor.  Yazılarda zaten öteden beri tekrarlanan fikirler yeni bir şeyler keşfedilmiş gibi ileri sürülüyor. Yani devletin bekası söylemi, Türkçülüğün Turan ülküsü, Sosyalist fikirlere düşmanlık, Kürtlere bakıştaki “abilik duruşu” ( aslında biz Kürtlerle kardeşiz ama Kürt olduklarını ve bir takım hakları olduğunu iddia etmedikleri sürece), ekonomide liberalizm, Kürt siyasi hareketiyle diyalog yerine çatışmayı tercih etmek, göçmen düşmanlığı, Atatürk’ün bu düşüncenin “Başbuğu” olarak konumlandırılması; kısacası biraz daha din dışı söylemlerin çoğalması dışında çok da yeni bir şey söylenmiyor. Evet demokrasiye atıf çok, çoğulculuktan, bilimsel düşünceden dem vuran yazılarda yok değil, fakat tıpkı 82 Anayasası gibi önce özgürlükten bahsedip, ardından amalı, fakatlı cümlelerle hemen sınırlar çiziliyor. Tabi ki devletin bekası için!

Yazılar biraz daha irdelenirse görülecektir ki, Milliyetçilerin seksen öncesi daha toplumcu, daha korporatist önerilerini göz önüne getirdiğimizde, onlar kadar bile toplumcu bir boyutlarının olmadığı açık olarak görülecektir. Ya da demokratik bir görünüm altında her şeyin kontrol altında olacağı ideolojik bir düzlem öneriyorlar. Üstelik bunu da demokrasi ve çoğulculuk vaadiyle dillendiriyorlar. Bu tartışmayı başlatan Bahadır Dinçaslan’ın iki yazısından örneklerle son vereyim; birincisi Ulusalcı Olmayacağız yazısından:

“Düzenli okuyucularım bilir ki ben ulusalcıları “iyi beşeri sermaye, kötü fikir” bağlamında okurum. Türkiye’nin şehirleşmesinin henüz patinaj çektiği yıllarda sayıca az ancak rejimin sahibi hissiyle hareket ettiği için etkisi ve cesareti yüksek bir şehirli kesimi, bu kesimin üzerine kurulmaya kalkan birtakım kanaat önderleri tarafından “güdüldü.” Oktay Sinanoğlu, Banu Avar, Soner Yalçın gibi figürler bu dönemin eseridir. Bu kitlenin de insiyaki tepkileri vardı: Sözgelimi tarikat karşıtlığı oldukça kıymetli ve faydalı bir insiyaktı. Bu insiyak; gerçek, doğru, iyi ve güzel bir formatta şekillenmiş fikirlerde karşılık bulamadı, nihayet güdülen, komplo teorileriyle düşünce sistemi zehirlenmiş ve faydalı olamayan bir kitle yaratıldı.”

Yazının başlığı ulusalcı olmayacağız ama bu paragrafta özetle şunu söylüyor. Aslında komplocu olmasalardı ulusalcılıkla aramızda çok da fark yok. Elhak bence de öyle, ulusalcılık daha önce de söylediğim gibi bugünkü tartışmaların işaret fişeklerindendir. Aralarındaki fark bence Ulusalcıların Çin’in Devlet Kapitalizmi gibi bir devletçiliği savunmaları ile Seküler Milliyetçilerin Piyasacı bir ekonomik yapıyı savunmaları kadardır. İkisi de insana zulümden başka bir şey teklif etmez. Yazıda bir başka noktaya daha dikkat çekmek isterim. Şöyle diyor:

““Gâvura bakınca Kürt de Müslüman” lafındaki gibi, biz o kadar sert, gençliğin verdiği enerjiyle o kadar gözü karaydık ki, son tahlilde sekülarist meylin daha orta yolcu yorumları kabul gördü. Bu bakımdan pişman değilim, bu ifadenin genel ve kabul görmüş bir terim haline gelmesindeki payımla, müsaade edilmese de, gurur duyuyorum.”

Kendisinin Seküler Milliyetçilik tartışmalarındaki öncülüğünü anlatmaya çalıştığı bu cümlelerde içindeki Kürt düşmanlığı ne kadar net görünüyor.

Dosyanın son yazısı Bahadır Dinçaslan’ın yazdığı “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları – XI | Sekülarizm Milli Davamızdır” başlıklı yazısı okunduğunda görülecektir ki, yazının başında Türkiye’deki milliyetçilik tarihçesinde özetlemeye çalıştığım konuları bulunduğu yerden yani seküler yaşam üzerinden okuyarak yanlışlığını anlatmaya çalışıyor.  Aslında dönemin ruhunu görmediği veya görmek istemediği için o günkü söylemin de konjonktürel olduğunu göremiyor.

NATO içerisinde yer alan, köylü bir toplum olan Türkiye’nin, sosyalist söylemden koparılmasının en önemli unsuru din faktörüydü ve devlet bunu milliyetçilerin ve İslamcıların aracılığıyla tepe tepe kullandı. Kendilerine yeşil kuşak projesine bakmalarını ve 12 Eylül yönetiminin toplumu dinselleştirme yolunda attığı adımları görmelerini tavsiye ederim. MHP boşuna bütün davayı bir cümle içinde özetlemiyordu:

“Kendimiz zindandayız, fikirlerimiz iktidarda”

Türklük Sözleşmesi mi? Devlet Sözleşmesi mi?

Bir Türk Türk olarak Türklük Sözleşmesi’ne muhalefet edebilir mi?* Ya da Türklüğün, Türklük halleri ve pratiklerinin Türk devleti ve Türk milliyetçiliğini yeniden üretmeyen biçimleri olabilir mi? Bu soru Barış Ünlü’nün haklı olarak çokça tartışılan Türklük…

Prekaryalaşan Türkiye

Ülkemiz iş cinayetleri/kazaları konusunda Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada, dünyada ise ikinci sırada. Bu yıl yani 2022 yılı ilk dokuz ayı itibarıyla 1359 insanımızı iş cinayetleri sonucu kaybettik. Yani ayda ortalama 151 işçimiz, iş cinayetleri…

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir