Mehmet Türkmen ile BİRTEK-SEN, İşçi Hareketi ve Sosyalist Siyaset Üzerine

Tahmini Okunma Süresi: 14 dakika

BİRTEK-SEN genel başkanı Mehmet Türkmen ile son dönem işçi direnişleri, sendikalarına yönelik son dönemde yükselen baskılar bağlamında sınıf mücadelesi ve ötesine dair bir söyleşi gerçekleştirdik. Söz konusu söyleşinin ilk kısmını yayınlıyoruz.

Yurtseverce: Mehmet Bey, en sonda soracağımı hemen başta sormak istiyorum. Sendikanıza yönelik Çalışma Bakanlığı tarafından kesilen bir para cezası oldu. Bu ceza neden kaynaklandı, siz bu ceza karşısında nasıl bir tepki vermeyi planlıyorsunuz (örneğin hukuki açıdan), cezayı ödeyecek misiniz yoksa başka hukuki yollar mı deneyeceksiniz?

Mehmet Türkmen: Şimdi önce cezanın gerekçesini anlatayım. Urfa’da Özak Tekstil’de geçtiğimiz yılın Kasım ayı başında bizim bir örgütlenmemiz oldu. Orada hâlihazırda örgütlü, yetkili bir sendika vardı, Hak-İş’e bağlı Öz İplik İş. Orada 8 yıldır örgütlü bir sendika, ama sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, bildiğimiz tarzda, Türkiye’deki sarı sendikacılığın en klasik, en çürümüş, en sararmış halini temsil ediyor. Fabrika güya sendikalı, ama yani sendikasız bir iş yerinde bile olamayacak kadar her türlü haksızlığın, mobbingin, kötü koşulların hakim olduğu bir iş yeri. İşçiler asgari ücretle çalışıyor, toplu sözleşmeden işçilerin haberi bile olmuyor, temsilci seçimleri keza. Orada sendikanın varlığı tamamen patronun işçilerin üzerinde kurduğu baskı ve sömürü mekanizmasının taşeronu ve sopası olmakla sınırlı; hatta öyle ki, yani iş yerinde işçilerin tutanağını bile sendikacılar yazıyor, öyle bir yer. Ve bugüne kadar yüzlerce işçi fabrikada sendika olmasına rağmen tazminatsız ve çok kolay isten atılabiliyor. Bugüne kadar bu sendika bu saydığım haksızlıklara karşı, bir tanesinde bile, “hayır patronla görüşelim, bu böyle olmasın” şeklinde bir tavır geliştirmiş değil. Tam tersine bunların çoğunu patron bizzat sendika eliyle uyguluyor. Hatta işçiler bu haksızlıkların herhangi birine itiraz ettiğinde patrondan, fabrikanın yöneticilerinden önce sendikanın temsilcilerini karşılarında buluyorlar. Öyle ki, bazı işçiler tazminatsız, haksız yere isten atıldığında tazminatını alabilmek için bireysel çabasıyla avukat tutup dava açtığında o davada sendikanın temsilcileri patronun şahidi olarak karşısına çıkıyor. Yani böyle bir sendika.

Yurtseverce: Peki bu bir çıkar ortaklığı mı, ideolojik ortaklık mı? Patronla ideolojik benzerlikler etkili mi?

Mehmet Türkmen: Bunun şüphesiz bir ideolojik tarafı da var, çünkü bu sendikacılığın, bu sendikanın başındaki sendikal faaliyete yön veren ideolojik anlayışın patronlara, patronların da genel olarak Türkiye’deki iktidara ideolojik yakınlığı kesin. Çünkü burada iş yeri, işçiler, sendikal gündemler dışında, yani ülke gündemine dair politik şeylerde de genellikle hep hükümet ve iktidar yanlısı tutum alıyor bu sendikalar. Örneğin dönem dönem bu ırkçı ve milliyetçi ya da din merkezci şeyler olduğunda hep buna göre tutum alan, pozisyon alan bir sendikadan bahsediyoruz.

Şüphesiz bunun bir kolaylığı var, ama biz asıl şeyin bu olduğunu düşünmüyoruz. Çünkü sadece bununla açıklarsak sözde solcu ya da CHP’li bildiğimiz ama aynı sendikal pratikleri yapan sendikaları nasıl açıklayacağız? Zira bunun da örnekleri var. O yüzden burada asıl şey patronla ideolojik ya da politik bir yakınlıktan öte. Bizim sendikal bürokrasi dediğimiz, sarı sendikacılık denen, politik görüş üstü bir sendikacılık anlayışı burada belirleyici. Çünkü DİSK içinde de böyle sendikalar var, biliyoruz. İşte DİSK’te olmaktan kaynaklı başka söylemler, sloganlar, farklı propaganda biçimi ve içeriği olabiliyor, ama sendikal pratiklerinin asıl motivasyonu işçilerin, işçi sınıfının çıkarlarını savunmak değil. Keza şunu da biliyoruz, istisnai de olsa politik olarak, ideolojik olarak ırkçı-milliyetçi ya da egemen sınıfın ideolojik etkisinde olup sendikal anlamda daha mücadeleci bir çizgiyi savunanlar da olabiliyor. O yüzden bununla açıklamak zor, tarikatçı düzeyde İslamcı olup da böyle sendikacılığa karşı muhalif tutum alan işçi ve sendika temsilcilerini de biliyoruz.

O yüzden buradaki asıl ayrışma o değil, burada asıl ayrışma şu: bu tür sendikacılık bir kasta dönmüş durumda, yani bunun yarattığı bir kontrol ve rant alanı var. Yani söyle düşünün; bu sendikalarda patronla işbirliği yaparak sendikacılık yapmanın konforlu bir tarafı var. Bir kere grevdir, direniştir, patronla ve iktidarla karşı karşıya gelmektir, bunlara gerek kalmadan olabildiğince patronla uzlaşma çerçevesinde hareket ederler. “Bu iş yeri hepimizin”, “biz hepimiz aynı gemideyiz”, “üretimimiz ne kadar çok olursa hepimiz kazanırız”, hepsinin söylemi budur mesela. Patronla işçi arasındaki mücadelede işçiyi temsil eden bir anlayışları yok, kendileri de bunu söylüyorlar zaten: “biz taraf değiliz, biz hakemiz, biz iki taraf arasında bir köprüyüz, iş barışını ve iş yerindeki huzuru sağlamak için sendikalara ihtiyaç vardır, sendikanın görevi de bu uzlaşmayı sağlamaktır”. Ama bu mümkün değil, çünkü patronla işçi arasındaki çatışma sınıflar ortadan kalkmadığı sürece ortadan kalkmayacak bir çatışma. Bir tarafın sürekli bir kar hırsı, rekabet hırsı var. Bu hırs işçilerin daha fazla sömürülmesi, daha ucuza çalıştırılması demek. Bundan vazgeçemez hiçbir patron. Yani bu patronun siyasal şeyiyle alakalı bir şey değil. Dünyanın en iyi patronu bile, bilirsiniz sürekli daha fazla kar elde etme güdüsü ile hareket eder. Ona bu güdüyü sağlayan, onu güdüleyen şey onun kişisel siyasi ahlaki tercihleri değil asıl temsil ettiği sınıfın ve o sınıfın üretim ilişkileri, bütün o kapitalist üretim ilişkileri içindeki var olma koşuludur. O yüzden bu türden sendikaların motivasyonu da “işte biz patronla kavga ederek değil, alabildiğimizin en iyisini alıp uzlaşmayla, gürültü çıkmadan, iş barışı bozulmadan bir sendikacılık yapalım”. Ama bu bile aslında çok iyimser bir tanım olur; keşke uzlaşmacı olsalar, ortayı bulma arayışı içinde olsalar, yani ortayı bulan bir şey de yok.

Ben size şöyle tarihsel bir şey söyleyeyim Özak örneği üzerinden. Özak önceden beri, benim DİSK tekstilde bölge temsilciliği yaptığım dönemde de gündemimize gelen bir iş yeriydi. O dönemde de yine işçilerin büyük çoğunluğu bize geçmek istediler ve yine böyle şeyler yaşandı. Özak tekstil örneğin üç yıl önce aynı bantlar, aynı ürün, aynı makine, aynı teknoloji aynı işçi sayısı ile 700 ürün çıkarırken aşama aşama şimdi o 1500’e çıktı. Yani aynı saatte, aynı sürede, aynı makine, aynı iş gücüyle 3-4 yıl önce 700 üreten iş yeri şimdi 1500 ürün üretiyor. Mesela bu iş yerinde sadece 3-4 yıl içinde 500’den fazla 600’e yakın işçi tazminatsız işten atıldı. Bu  iş yerinde kadın işçiler 18 saat 20 saat mesaiye zorlanıyor. Düşünebiliyor musunuz, sabah 8’de işbaşı yapıyor, bazen bu haftanın 3 günü oluyor mesela, gecenin 2’sine 3’üne kadar çalışıyor, gidip 3 saat uyuyor tekrar işe geliyor. Her gün, istisnasız, çalışırken bayılan kadın işçi oluyor yani. Mesela hani bıraktım mücadeleci sınıf sendikacılığını, işçileri temsil etme kaygısını, bir hakem olarak tarafsız olma iddiasında bile olsanız bu kadar da olmaz dersiniz. Bunu bile demeyen, tam tersine buna itiraz eden işçilere baskı yapan, mobbing uygulayan ve hatta işten atıldığında hakkını aradığında patrondan önce karşısına çıkan bir sendikacılık var. Burada açık bir işbirlikçilik var. Tamamen patronların kontrolünde, patronların yönlendirdiği ve bütün varlığını patronla işbirliğinde bulan, bütün motivasyonu böyle bir sendikacılık bu. Özak direnişinin en önemli motivasyonu bu sendikacılığı kırmaktı. Genelde bu tür direnişler, bu tür eylemler doğrudan işverene yönelik ücret, çalışma koşulları gibi taleplerle olur; bu direnişin esas motivasyonu ise Öz İplik İş’ten kurtulabilme mücadelesiydi. Yani örneğin zam talebi yoktu o  direniş boyunca ya da fabrikada söyle bir sosyal hak olsun falan yok, biz sadece bu sendikadan kurtulmak istiyoruz diyordu işçiler. İşçilerin direniş boyunca en fazla attığı slogan mesela “Öz İplik İş dışarı” sloganıydı. Yani görüşmelerde de 3 tane talep vardı. Sendika değiştirme, seçme  hakkımızdan dolayı uygulanan baskı son bulsun, çünkü asıl şey oydu. Direniş o yüzden başladı. İşçiler sendikamıza üye olmaya başladı, iki hafta gibi bir sürede 700 işçiden 500 civarında işçi sendikamıza üye oldu. Patron ve Öz İplik İş bunu engellemek için ciddi bir baskıya başladılar. İçeride sorgu ve ikna odaları kuruldu, işçiler tek tek sorgu odalarına, ikna odalarına alınıp tehdit edildi. İstifaya, tekrar Öz İplik İş’e üye yapılmaya zorlandılar, ama bunlar sonuç vermeyince işten atmalar başladı. İşten atmalar başlayınca da işçiler direnişe geçti ve iş bıraktılar. Buradaki asıl şey de şu; “kimse işten atılmasın, atılan arkadaşlarımız geri alınsın”. İkinci olarak da, “sendika seçme hakkımıza saygı duyulsun, biz Öz İplik İş’i istemiyoruz, bizi temsil edecek sendikayı seçme hakkımız bizim anayasal hakkımız, biz BİRTEK-SEN üyesiyiz ve BİRTEK-SEN’de kalmak istiyoruz.” Budur yani, bu direniş, 80 gün boyunca işçilerin yaşadığı bütün zulüm, 400 kişinin işten atılması, bu direniş bunun içindi.

Bu ceza da şöyle oldu: Daha direnişin ilk günlerinde neler yaşandığını zaten biliyorsunuz. Orada işçilerin direnişe geçmesinin asıl sebebi orada patron yandaşı olan bir sarı sendikanın işçilerin sendika seçme hakkını mobbingle, baskıyla, tehditle gasp etmesi. Hatta kadın işçileri böyle çekip işte “sizi ailenize ifşa ederiz, burada erkek arkadaşınız var, sen kafelere falan gidiyorsun, seni ailene şikâyet ederiz”e kadar giden, özel hayatlarıyla tehdit etmeye kadar varan çirkin şeyler oluyor. Ve işçiler patronun ve onun yanındaki sendikanın işçilerin sendika seçme hakkına karşı uyguladığı baskıya karşı direnişe geçiyor. Patron direnişin başında bakanlığa bir başvuru yapıyor içerideki işçilerden baskıyla aldığı dilekçelerle, bunun üzerine bir teftiş yapılıyor ve bu teftişin sonucunda bakanlık müfettişleri geliyor.

Biz bu cezadan sonra hem hukukçularla hem de daha önce bakanlıkta müfettişlik yapmış insanlarla iletişime geçtik. Bizim 12-13 kişilik bir gönüllü hukukçu ekibi şimdi itiraz dilekçesini hazırlıyorlar. Türkiye’de ilk kez bir sendikaya böyle bir ceza veriliyor. Yani daha önce böyle bir örneği yok. Tam bir skandal. Normalde bize verdiği cezanın dayanağı, 6356 sayılı sendikalar ve toplu iş sözleşmesi yasasının 19. Maddesine muhalefet. O madde de şu: İşçiyi zorla bir sendikadan istifa etmeye ve başka bir sendikaya üye olmaya zorlamak, baskı yapmak. Yani aslında biz bu baskıya karşı direnmeye başlamış bir işçi topluluğunun sendikasıyken, sanki biz bu baskıyı yapmışız ve Öz İplik İş üyelerini istifaya ve bizim sendikaya üye olmaya zorlamışız gibi, sanki işçiler üzerinde baskı kurmuşuz gibi bize 1.5 milyon liralık bir ceza kestiler. Şimdi birincisi şu: bu teftişi yapan müfettişler teftiş yapıyorlar ama sadece patronla, patron yandaşı Öz İplik İş ile ve onların baskısı altındaki işçilerle görüşüyorlar. Bu teftişi yaparken dışarıda 450 işçi eylemde, ama ne hikmetse ne sendikamızla ne dışarıdaki işçilerle ne de bizim temsilcilerle görüşmeden, yani bu anlaşmazlığın, mağduriyetin asli unsuru olan tarafla hiç görüşmeden sadece patronun, patronun yandaş sendikasının baskı altındaki üyelerinin beyanlarıyla bunu tespit ediyorlar. Ayrı bir skandal da şu: bu normalde patronlar için uygulanan bir ceza. Cezayı kabahatler kanununa göre veriyorlar, işçi başına 5400 küsur TL diye hesap ediyorlar, ama bu rakamı hesaplarken istifa edip bize geçen değil tüm bu sözde baskıya rağmen istifa etmeyip Öz İplik İş’te kalan işçileri mağdur olarak sayıp onlar üzerinden hesaplıyorlar. Bu da bir hukuki skandal. Yani biz baskı yapmışsak, yani hukukta bile böyle bir şey vardır, yani bir tehdit ya da bir baskı sadece girişim düzeyinde kalmışsa bu ceza konusu olamaz mesela. Ama bu adam istifa etmemiş, benden korkmamış. Yani eğer burada bir mağduriyet varsa, bu baskı sonucunda istifa etmiş, sendika değiştirmek zorunda kalmış işçiyi mağdur olarak sayman gerekir. Mesela diyor ki raporda “şu kadar işçinin istifa ettiği anlaşıldı”, ama istifa etmeyen işçi üzerinden bir hesap çıkarıyor. Yani ben baskı da yapmışsam, korkutmuşsam da benden korkmamış ve istifa etmemiş, nasıl mağdur etmişim?

Bir diğer şey de şu; bir sendika işçiler üzerinde nasıl baskı kurabilir? Yani 2 şekilde yapabilir. Ya şiddetle, onun canına kast eden bir şeyle korkutursunuz, döversiniz, şiddet uygularsınız, silah falan. Buna dair bir bulgu yok. Buna dair bir şikâyet de yok, buna dair raporda bir iddia da yok. O zaman geriye tek şey kalıyor: bir sendika işçiyi işiyle tehdit edebilir. İşçi işini kaybetmekten korkar. İşyerinde mobbinge uğramaktan, ayrımcılığa uğramaktan, sürgün edilmekten, vesaire. Peki bir sendikanın bunları yapma yetkisi var mıdır? Bunu işveren yapabilir, sendikanın işçiyi işten atma yetkisi yok. Hukuken de yok. Mümkün değil yani. Bir sendika bunu yapabilir, ama şu koşulda yapabilir: Ancak patronla işbirliği yapan bir sendika bunu yapabilir. Yani bizim patronla işbirliği yapan bir sendika olabilmemiz lazım. Yani bizim işçiler üzerinde o raporda iddia edilen baskıyı kurabilmemiz için patronla işbirliği yapmamız gerekir, başka türlü mümkün değil. Yani bir işçiyi patron atabilir ve bir sendikanın bir işçiyi attırma gücü ancak patronla işbirliğiyle mümkündür. O  zaman bu raporu yazan müfettişlerin BİRTEK-SEN’in patronla işbirliğine dair tespitte bulunması gerekirdi. Eğer böyle olsaydı bile bunun sorumlusu yine patron değil midir? Cezanın patrona kesilmesi gerekmez mi? Neden sendikaya kesiyorsun? O müfettişlerin o teftişi yaptığı günlerde 400 işçi işten atılıyor ve 400’ü de bizim üyemiz. BİRTEK-SEN’den istifa etsinler diye işten atılıyor bu işçiler. Bir tarafta üyeleri sendika değiştirme baskısıyla işten atılan bir sendika var, bu işçiyi mağdur saymıyor mesela, içeride çalışan ve istifa etmeyen işçi ise mağdur. Hiç açıklanır bir tarafı yok.

Asıl tehlike de şu; emek alanını takip eden uzmanlar ve hukukçular da bunu şöyle açıklıyor: bu çok tehlikeli bir şey, bunu sadece BİRTEK-SEN’e yönelik özel, tekil bir örnek olarak anlamak son derece tehlikeli. Eğer bu püskürtülmezse, eğer bu karar bir direnişle karşılaşıp geri çekilmezse, bu yarın her sendikanın, yani hükümet ve patron yandaşı olmayan her sendikanın  örgütlenmesinin önüne geçmek için genel bir uygulamaya dönüşebilir. Bu fiilen sendika seçme hakkını ortadan kaldıran bir şey. Ama tabii bizim için bunlara ek olarak şöyle bir tarafı da var. Bu cezanın bir başka hedefi var. Nedir bu? Bizim görüştüğümüz emekli başmüfettişlerin, mesela birisi 38 yıl bu görevi yapmış birisi, şöyle bir yorumu var: Yani hiçbir müfettiş siyasi görüşü ne olursa olsun, motivasyonu ne olursa olsun böyle bir rapora kesinlikle imza atmaz. Kesin talimatla yapılmış bir şey bu. Şunu da ekliyorlar: mağdur olarak neden bizim üyelerimiz sayılmıyor? Bunun da aslında bilerek yapıldığını söylüyorlar. Bu da bu raporun aslında Öz İplik İş’in etkisiyle yazıldığını gösteriyor. Yani bu raporu yazanlar Öz İplik İş’in uzmanı gibi çalışmış. Çünkü istifa edeni mağdur olarak yazsa, biz itiraz ettiğimizde istifa eden işçiyi götüreceğiz mahkemeye, istifa eden de diyecek ki ben kendi özgür irademle istifa ettim. Bunu bildikleri için diyor başmüfettiş, sırf bu bile bu aklı Öz İplik İş’in verdiğinin çok açık kanıtıdır. Ve şöyle bir yorumları da var: Bu işi kesinlikle FETÖ’den dönenlere yaptırmışlardır; genelde bu kirli işleri, pis işleri onlara yaptırırlar, çünkü normal hiçbir müfettiş kendini böyle skandal bir şeyle riske atmaz. Bunu ancak FETÖ’den dönen genç müfettişlere talimat ile yaptırmışlardır. Yani şeyi de açıkladı bize; mesela teftiş kurulunun yayınladığı, rapor nasıl yazılır, teftiş nasıl yapılır anlatılan bir rehber yönetmeliği var ve oradaki hiçbir kritere de uymuyor bu rapor. Hiç açıklanır bir tarafı yok.

Biz de bunu şöyle yorumluyoruz. Biz Salı günü Ankara’daydık. Bakanlığın önünde bir basın açıklaması yaptık. Hem Çalışma Genel Müdürü ile hem de Bakan yardımcısıyla görüşmeler yaptık. Onlara da söyledik, bu bir hata değil. Bu öyle bir şey değil. Bize de sakın böyle bir  açıklama yapmayın. Biz bundan eminiz. Bunun hiçbir açıklaması olamaz. Bu açık bir şekilde patronla ve yandaş sendikayla işbirliği yaparak yazılmış, talimatla yazdırılmış şaibeli bir rapor. O yüzden bu hatadır, düzelteceğiz demeyin. Bunun böyle olduğu çok açık. Orada da söyledik: Bu aslında Özak direnişi ve BİRTEK-SEN’in oradaki örgütlenmesinin hem bölgedeki sermaye güçleri hem de asıl onun temsilcisi olarak devlet bakımından nasıl bir tehlike olarak alındığının bir  göstergesi. Bu cezanın sebebi sendikal baskı falan değil. Bu cezaya sebep olan asıl suçumuzun farkındayız biz. Asıl suçumuz nedir? Bölgede ciddi bir proje var, özellikle son 8-10 yıldır yoğunlaşan ciddi bir işçileşme var, yatırımlar var, çok ciddi teşvikler veriliyor. Özellikle başta tekstil iş kolu olmak üzere, sadece son 8-10 yılda Urfa’dan Van’a kadar, Batman’dan Bitlis’e kadar, Adıyaman’dan Malatya’ya ve Diyarbakır’a kadar her yerde pıtrak gibi tekstil fabrikaları kuruluyor ve hepsi de uluslararası giyim markalarına üretim yapıyorlar. Hükümet buna Çinleştirmek diyordu ama Çin’deki koşullar bile buraya göre çok konforlu kaldığı için şimdi Çin demiyorlar. Şimdiki şey Bangladeş. Bu bölgeyi Türkiye’nin Bangladeş’i yapmak projesi. Ucuz emek merkezli ve ucuz iş gücüne dayalı bir çalışma rejimi kurmak hedefleri ve burada da 2 tane ayak var. İlki; asgari ücret, son derece sert koşullara dayanan ağır bir çalışma düzeni. İkincisi de, bunu garantiye almak üzere kesinlikle örgütsüz bir işçi sınıfı yaratmak ve örgütlülük olacaksa da bunun patronlar ve devletin kontrolündeki sarı sendikalar altında olmasını sağlamak. BİRTEK-SEN işte bunu tehdit eden bir şey oldu, çünkü bunu gördüler. Özak’ta karşımıza çıkan sadece  Özak patronu değildi. Herkes şunu gördü; direniş çok fazla etki yarattı hem bölgede hem ülke genelinde, kimse beklemiyordu böyle bir direniş. Urfa gibi bir yerde olması ayrıca çok şaşırttı.  Burada bir kazanım olması, sendikanın bu direnişi bir kazanımla bitirmesi demek Urfa’da ve diğer benzer illerde, Kürt coğrafyasında pek çok fabrikanın örgütlenmesi demekti ve bu işte bölgeyi Bangladeşleştirmek projesinin tehlikeye atılması demekti. Yani bize kesilen ceza aslında Özak işçilerinin ve BİRTEK-SEN’in bölgenin ucuz emek ve bir köle kampı haline getirilmesine, Türkiye’nin Bangladeş yapılmasına itiraz etmenin bir cezasıydı. Ve açık açık şunu söylemiş oldu Bakanlık: “eğer buna karşı çıkarsanız, bu koşullara boyun eğmezseniz, hak derseniz, hele BİRTEK-SEN gibi bir sendikada örgütlenirseniz cezası budur”.

Yani direniş boyunca yaşattıkları zulüm yetmedi. İşte biliyorsunuz direniş boyunca sürekli eylem yasakları, işte Urfa’nın asker gücü yetmedi, Diyarbakır’dan, Van’dan, Mardin’den askeri birlik takviyeleri yapıldı. 190 kez gözaltı yapıldı. Defalarca Tomalı, gazlı müdahaleler yapıldı. Organizenin içine bile sokmadılar bizi. Yani bu yetmedi, buna rağmen o direnişi kıramadılar, bir de en son bunların üye olduğu sendikayı mali olarak çökertelim dediler. Çünkü biz bağımsız sendikayız, bunu da biliyorlar, bir aidat gelirimiz yok, böyle bir cezayı zaten ödeyebilmemiz mümkün değil, bir malvarlığımız da yok. O yüzden böyle bir cezayla mali olarak da sendikayı çökertmek, fiilen hareket edemez hale getirmek ve aynı zamanda işçilere de bir mesaj vermek, işte “böyle bir sendikada örgütlenirseniz böyle olur” mesajı vermek istediler.

Yurtseverce: Hem Özak direnişinde hem de bölgedeki diğer direnişlerde siz işverenle yerleşik sendikalar arasında bir ortaklık tespit ediyorsunuz. Peki, kentlerin yerel egemenleri, yerel siyasetçiler, yerel belediye başkanları, bunların ne gibi etkileri oluyor? Örneğin Antep’teki Şirecik Tekstil direnişinde Fatma Şahin de oradaydı ve bir arabulucu rolü üstlenmeye çalışır gibiydi.

Mehmet Türkmen: Fatma Şahin bir arabulucu olarak gelmedi oraya. İşçileri içeri girip çalışmaya ikna etmek üzere geldi. Yani patronu överek, patrona övgüler dizerek, işte “patron şöyle zor durumda,  böyle zor durumda” diyerek müdahil oldu. Fatma Şahin’inki açıktan bir grev kırıcılığıydı. Sevda Karaca da onun tam karşısında farklı bir figür olarak, işçilerin temsilcisi olarak işçilerin iradesini öne çıkaran bir tutum almıştı. Burada (Özak direnişi) şöyle bir şey oldu: işçileri ikna etmeye  gelmediler, direniş alanına da gelmediler. Sert bir direniş vardı gerçekten. Çünkü çok inanmıştı işçiler. Sendika etrafında çok ciddi kenetlenmişlerdi. Hem de öyle bir müdahalenin ters tepeceğini herkes bilirdi. Orada açıktan şöyle oldu: İşçiler ilk günden beri, ki bizim gözlemimize göre en az yüzde sekseni AKP’ye oy vermiş işçiler bunlar, tanıdıkları AKP’li siyasetçileri,  milletvekillerini, il başkanını, il yöneticilerini, herkesi aradılar. Bunlar ya telefona çıkmadılar, telefona çıkanlardan da duydukları hep şu oldu: “sizin o sendikada ne işiniz var? Patronlar bu   sendikayı istemiyor, bu sendika şöyle böyle, bize terörist derler” falan filan, hep bunu duydular.  Hatta bazıları tanıdıkları işçileri aşiret ilişkileri üzerinden “yahu sendikadan istifa edin, ya sendika şöyle, bildiğiniz gibi değil, sendika olursa fabrikalar kapanır, bu memleketteki yatırımları  baltalamak istiyorlar” gibi sözlerle etkilemeye çalıştılar.

Daha ileri şeyleri şu oldu: Vali yardımcısı ve sanayi odası başkanı işçilerin evlerini gezdiler direniş sürerken. “Zam diyorsanız konuşalım  size zam versinler, ne diyorsanız tamam, hepinize işe aldıralım, ama bu sendika olmaz,  patronlar bu sendikayı istemiyor, biz bu sendikayı istemiyoruz, bu sendika terör şeyi yaratıyor, bu sendika burayı baltalamak istiyor, bu sendika olursa buraya yatırım olmaz, fabrikalar kapanır” gibi söylemlerle işçileri tehdit ederek ikna etmeye çalıştılar. Bir diğeri de, devleti ve iktidarı temsil eden resmi kurumların tutumu, başta valilik olmak üzere. Yani valilik o direniş boyunca hani böyle çok az da olsa tarafsız olma kaygısı bile gütmeden, tamamen açıktan, pervasız bir biçimde patronun her talimatını hayata geçirdi. Yani direnişin daha üçüncü gününde patron, hatta patron bile değil fabrikanın genel müdürü valiye gitti ve on dakika sonra yasak kararı geldi. Patronun talimatıyla 10 dakika sonra asker hazır ola geçip müdahale pozisyonu aldı. Patronun talimatıyla fabrikanın sokağı bize kapatıldı.  Patronun talimatıyla organizenin dışına atıldık. Asker yığınağı aylarca oradan kalkmadı mesela. Yani patronun talimatıyla il müftüsü oradaki camiyi bile işçilere kapattı. Yani daha  sayamayacağımız bir sürü şey oldu ve en son patronun talimatıyla bakanlık bile patronun istediği raporu yazdı. O yüzden şunu açıktan söyleyebiliriz. AKP dışındaki diğer partiler de, Dem ve Tip’i saymazsak, hiç sesimizi duymadı. Emek Partisi zaten bütün gövdesiyle oradaydı. Partiler en iyi ihtimalle tamamen sessiz kaldılar ve hiçbir şekilde görmediler direnişi. CHP il örgütü bir iki ziyarete geldi. Ama mesela Mahmut Tanal, Urfa milletvekili CHP’nin, onu defalarca aradık ve hatta Ankara’da meclise gittiğimizde onu ziyaret ettik, buna rağmen Mahmut Tanal bile direnişi ziyaret etmedi. Özak sadece normal bir direniş gibi, devletin müdahalesi de her direnişteki gibi sınırlı kalan bir şey olsaydı biz Özak patronunu çok kolay dize getirirdik. 40 kere kazanırdı o direniş yani. Ama bütün güçleriyle, bütün gövdesiyle bölge sermayesi ve devletin bütün güçleri karşımıza yığıldı. Onlar da şunu gördü; bu mesele sadece işçilerin şeyi değil, bu meselenin karşısında bütün bir devlet ve sermaye var. Bizim sermaye ile karşı karşıya gelmememiz lazım şeklinde pozisyon aldılar yani.

Yurtseverce: Onlar dediğiniz kimler?

Mehmet Türkmen: Siyasi partiler, işte CHP’sinden Yeniden Refahına, bilmem nesine.

Yurtseverce: Türkiye’nin Bangladeşleşmesine izin vermeyeceğiz gibi bir söyleminiz var. Bundan kastınız tam olarak nedir? Bangladeşleşmeyi nasıl anlıyoruz, neden karşı çıkıyoruz?

Mehmet Türkmen: Yani Bangladeşleşmeye karşı çıkmamız şu değil, öyle anlayanlar var mı bilmiyoruz da, burada Bangladeş’i ya da Bangladeşli işçileri küçümseyen bir şeyle söylemiyoruz. Burada asıl kastettiğimiz, Bangladeş’in bu uluslararası tekellerin, özellikle de tekstil tekellerinin kölelik ve ucuz iş gücü haline getirdiği bölgelerin en çarpıcı örneklerinden biri oluşu. Dünyada en fazla tekstil üretiminin olduğu ülke Bangladeş, biliyorsunuz. Tekstil ihracatının da en çok olduğu ülke. Çalışma koşullarının da ayda 100 dolar, hatta 80-90 civarında olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Burada da iktidarın benzer bir motivasyonu var. Özellikle AKP iktidarının, aslında sadece AKP ile de sınırlı olmayan ve daha çok 80’ler sonrasında yönelinmiş bir siyaset var; ihracata dayalı büyüme modeli. Bu politikanın temel unsuru, Türkiye’nin en büyük avantajı, yani politikanın asıl temel şeyi, ihracata dayalı sektörleri desteklemek, bunlardan biri tekstil. İnşaat var, turizm var,  madencilik var, ama önemli koçbaşlarından biri tekstil, çünkü tekstil bu iş kolları içinde en emek yoğunluklu sektörlerden birisi ve burada da sonuçta dünyadaki diğer ekonomilerle teknoloji ya da başka şeylerle değil de iş gücü üzerinden yarışıyoruz. İhracatta bizim temel avantajımız ucuz iş gücü. Burada da Çin’le, Bangladeş’le, Mısır’la, Pakistan’la Hindistan ile yarışıyoruz, zira  uluslararası markaların tedarik zinciri içinde en fazla yöneldiği yerler buralar, yani Asya ve Doğu Asya ülkeleri. Buradaki çalışma koşullarının esnekliği, ücretlerin ve maliyetlerin düşüklüğünden dolayı genelde üretimlerini burada yaptırıyorlar. Bu yüzden bizim de bu siparişlerden ve bu tedarik zinciri içinden daha fazla pay kapmak için iş gücünü ucuzlaştırmamız lazım. Bunun için de önemli bölgelerden biri Doğu ve Güneydoğu uzun süredir. Daha önce AKP’li temsilcilerden çok duymuştuk “biz bu bölgeyi Türkiye’nin Çin’i yapacağız, Türkiye’nin kalkınması için bilmemne yapacağız” falan gibi. Şimdi bugün hakim kılınmak istenen koşullar bakımından bu Bangladeşleştirmeye denk düşen bir şey oluyor.

Yurtseverce: Çin’in de gerisinde olduğu için mi Bangladeş?

Mehmet Türkmen: Evet, tabi onlar açık açık Bangladeş yapacağız demiyor, ama bizim okumamız böyle. Buna karşı çıkmamızın sebebi de şu; yani devlet teşvikleriyle yer tahsislerinden uzun yıllar boyunca sigorta primlerinin devlet tarafından ödenmesine kadar ve işçilerin önemli bir kısmının İŞKUR kursiyer işçi ve benzeri işbaşı eğitim programları üzerinden işsizlik fonu kaynaklarının teşvik adı altında aktarılmasına ve vergi muafiyetlerine kadar teknolojik yatırım adı altında aldıkları makinelerin parasının önemli bir kısmının devlet tarafından ödenmesine kadar, yani neredeyse 0 maliyetli bir üretim yaptırıyor. Üstelik diyor ki, işçiyi asgari ücretli çalıştıracağım, burada sendika da olmayacak, örgütlenme de olmayacak, olursa da böyle devletle patronun himayesinden çıkmayacak sarı sendikalar olacak. Şimdi böyle bir düzenek kurulmaya çalışılıyor. Ciddi ciddi, hatta büyük oranda hayata geçmiş durumda. O yüzden bizim buradaki örgütlenme çabamız bunu bozmak. Biz şuna karşı değiliz; bölgede fabrika olmasın, bölgede yatırım  olmasın demiyoruz. Olsun, ama burada işçileri kölelik koşullarında, ucuz iş gücü koşullarıyla, “şunu istersen fabrikayı kapatırız” şeklinde böyle tepesinde sopa sallayarak çalıştırmayı, işte biz bunu kabul etmiyoruz kardeşim. İşçi de örgütlenecek hakkını alacak, kölelik koşullarına karşı daha insanca bir ücret olacak, insanca koşullar ve örgütlenme özgürlüğü sağlanacak, bizim  Bangladeşleşmeye izin vermeyeceğiz derken iddiamız asıl olarak bu. Bölgede işçi sınıfının örgütlenmesini istiyoruz yani.

Biz bu örgütlülüğü şunun için de önemli bir dayanak olarak görüyoruz. Bu bölge, bahsettiğimiz bölge, Antep’in daha doğusu olan bölge, Urfa’dan Adıyaman’a kadar uzanan coğrafyada ciddi bir işçileşme var. Tekstil de bunların başında geliyor. Yani son 5-6 yılda örneğin bazı illerde işçi sayısı 4-5 katına çıktı. Bitlis’te Muş’ta Varto’da bile tekstil fabrikaları var artık. Bölge, Kürt, Kürdistan coğrafyasında biliyorsunuz uzun yıllardır süren bir savaş hali var, adı konmamış bir savaş. Bu savaşın temel nedeni de bölge halkının ağırlıklı kısmını oluşturan Kürt halkının kimliğinin, ulusal kimliğinin ve demokratik taleplerinin yok sayılması. Kürt ulusal mücadelesinin güçlü bir dinamiği var bölgede. Şimdi devlet bölgeye yönelik zaten uzunca zamandır daha önce köy yakmalar, köy boşaltmalar, silahlı çatışmalar, gözaltı, faili meçhullerle bildiğimiz ve şimdi de özellikle son 8-10 yıldır, ki öncesini saymazsak, kayyumlar, hendek savaşları döneminde kentlerde yaşanan yıkımlarla sürdürülen bir politika uyguluyor. Bölgede tarımı, hayvancılığı aslında kamusal kaynakları yok eden bu politika, işçileri bölge halkını büyük bir işsizliğe sürükleyerek bu fabrikalarda kölelik koşullarıyla çalışmaya mahkum eden bir politika.

Devamı yakında…

Küçük Adamın Geçim Etiği ile Nasıl Mücadele Etmeli? Türkiye Evimiz, Altı Talebimiz!

Tahmini Okunma Süresi: 5 dakika

Belediye seçimlerinin sonucu AKP’nin çarpıcı kayıplarına, CHP’nin büyük sıçrayışına, YRP’nin yeni bir aktör olarak belirmesine ve DEM’in direnişinin gücüne işaret etti. AKP yıllarının artık sonuna gelmiş olabileceğimize dair umutlar yeşerirken, halkımızın siyasal davranış ve tercihlerini anlamak için bir takım yeni analizlere girişme ihtiyacı vurgulandı. Bu yazı, “küçük adamın[i] geçim etiği” kavramı üzerinden kitlesel bir Türk siyasal habitus tipini tariflemeye çalışarak bu arayışlara katkıda bulunmayı amaçlamakta ve gerçek bir ilerici dönüşümün imkanlarını yoklamaktadır.

Küçük Adamın Geçim Etiği

Pierre Bourdieu, hiyerarşik bir sosyo-ekonomik-siyasal yapının öznelerin tercihi ve beğenileri üzerinden kendini nasıl doğallaştırdığı ve yeniden ürettiğine dair ufuk açıcı çok sayıda metin ve analiz üretti. Bu yazıda “şartlandırılmışlık” olarak ifade edeceğim “habitus” bu analizlere yön veren merkezi kavramlardan biriydi. Şartlandırılmışlık üzerinden işleyen yeniden üretim mekanizmasını basitçe şu şekilde tarif etmek mümkündür: İçinde büyüdüğümüz, sosyalleştiğimiz, öyle istediğimiz gibi terk edemeyeceğimiz yapısal konum bizi belirli şekillerde davranmaya, duygulanmaya, görmeye, tepki vermeye, düşünmeye şartlar. Ancak bu etkinin tepkiye dönüşmesi dolaysız olarak gerçekleşmez; zira insan bir nesne değildir: varoluşu, özgür iradesiyle tercih yaptığı yanılsamasıyla belirlenir. Dolayısıyla bu şartlanmayı beğeniler ve tercihler üzerinden içselleştirir. Bu demektir ki, aslında zorunda olduğunu “seçer”. Böylece yapı, öznenin beğenileri ve tercihleri üzerinden kendini doğallaştırır ve yeniden üretir. Kısaca habitus/şartlanmışlık, “yapının ürünü, pratiğin üreticisi ve yapının yeniden-üreticisidir”, “bütün seçimlerin seçilmemiş yön veren ilkesidir.”[ii]

Bourdieu’nün şartlanmışlıkla ilgili önermesi, içinde doğduğumuz, büyüdüğümüz yapısal koşulların alışkanlıklar üzerinden bilinçdışı süreçlerde içselleştirilmesiyle ve beğeni üzerinden kendini “seçtirmesiyle” sınırlı değildir. Aslında zorunda olduğumuzu özgür irademizle tercih ettiğimiz yanılsaması, tercih edilenin faziletli/doğru/adil olduğu için tercih edildiğine dair bir başka yanılsamayla derinleşir. Bourdieu, habitus/şartlanmışlık, “failleri zorunluluğu bir erdem haline getirmeye, yani zaten reddedileni reddetmeye ve kaçınılmaz olanı istemeye yöneltir”[iii] der. Tartışmayı ilerletmek üzere burada bir nüansın altını çizmek gerekir: Bir şeyin alışkanlığımız olması, normalleşmesi, kaçınılmaz görünmesi bu şeyin doğası gereği erdemli, iyi ve güzel olduğunu göstermez. Doğru; normal olan bir normallik dışı tanımlamadan var olamaz, ama normalliği tanımlayan alışkanlık ve tekrar dışında bir kritere dayanmadığı müddetçe normal kendisini bir etik olarak kuramaz. Dolayısıyla burada, zorunda olunanın alışkanlıklar üzerinden beğeni biçiminde içselleştirilmesi dışında bir etkenin altı çizilmeli. O da bireyin özsaygısını koruma ihtiyacı, bu ihtiyacın tatmininin de bireyin diyalojik yapısının bir gereği olarak başkaları tarafından tanınmasına (recognition/Anerkennung) bağlı olması.[iv]

Zorunda olunanı bir erdeme dönüştürme jestinin en belirgin olduğu kesim emekçi, yoksul kesimlerdir; zira onlar kelimenin tam anlamıyla zorunluluklar dünyasının içindedirler: “İhtiyaçtan fazlasına zaten ne gerek vardır”, “o tip şeyler bizim gibi insanlar için değildir”, “şikâyet edenler şımarıklıktan ediyordur,” “şükrü unutmuşlardır”. Kelimenin gerçek anlamıyla zorunda olunan hayatı erdemli bir tercih olarak deneyimlemeye yönelen bu jestte sadece yapısal bir şartlanmışlığı değil, ayrıca bireyin özsaygısını korumaya yönelik refleksinin belirleyiciliğini de görüyoruz: “Zorunda olduğum için değil, bunda bir kıymet gördüğüm için böyle yaşıyorum” denilmektedir.

Bu şartlanmışlığı “küçük adamın geçim etiği” olarak adlandırıyorum. “Küçük adam”, zira kendi yoksunluğu ve perişanlığı içinde bir kıymet ve tercih bulacak kadar zavallılaştırılmış. Öte tarafta, zavallılığını bir çaresizlik olarak değil de bir tercih ve fazilet olarak anlamaya ve sunmaya yeltendiği oranda da bir etik ve özsaygı çerçevesi kurmaya çalışıyor. Tam bu noktada küçük adamın küçük dünyasında özsaygı ve etik çerçevesini nasıl bir malzemeyle inşa etmeye çalıştığı sorusu gündeme geliyor. Burada kimlik meselesini tartışmaya dahil etme ihtiyacı doğuyor.

Köktenci Kimlikçilik

Küçük adam sadece bir yoksulluğun ve perişanlığın içine doğmuyor; aynı zamanda öngörülebilirlik, süreklilik, güven, aidiyet gibi insanî varoluşun en temel ihtiyaçlarını tatmin noktasında işlevsel bir tikel tarihsel-dinsel-etnik konumunun da içine doğuyor. Dolayısıyla küçük adamın şartlanmışlığı sadece sınıfsal değil, aidiyetsel bir boyut da taşıyor. Gelgelelim, orta ve üst sınıfların görece istikrarlı koşulları içinde kural olarak normatif bir anlam atfetmeden “gelenek” olarak normalleştirdiği ve yeniden ürettiği bu aidiyetsel şartlanmışlık, sürekli endişe, belirsizlik, öngörülemezlik üreten zorunluluklar dünyasının içindeki mülksüz, güvencesiz ve yoksul küçük adamın özsaygı ve tanınma ihtiyacı bağlamında normatif-ideolojik bir kıymet kazanarak kendini yeniden üretmeye meylediyor. İçine doğulan, zorunda olunan tikel aidiyet aslında dünyadaki sayısız aidiyetten biri değilmiş de, bir lütuf, bir hediye, övünç ve ayrıcalık kaynağıymışçasına davası güdülecek bir özdeşleşme alanı haline geliyor.[v] Köktenci kimlikçilik olarak adlandırılabilecek bu özdeşleşme alanı öngörülebilirlik, süreklilik, güven, aidiyet gibi ihtiyaçları karşılarken en temel maddi-ekonomik desteklerden yoksun olduğu için çareyi totaliter ve uhrevi tamlık/şeffaflık/hakikat fetişine doğru metafizik bir müracaatta buluyor: “Ver mehteri”! Maddeden kısılan, tinselde kendini telafi ediyor.

Dolayısıyla küçük adamın geçim etiği, a) zorunluluklar dünyasının sınıfsal koşullandırılmışlığı, b) özsaygı/tanınma ihtiyacı ve c) kimlik gibi üç temel boyut içerir. Küçük adamın geçim etiğine karşı radikal mücadelenin başarısı, bu üç alanda bir yeniden konfigürasyonu zorlayarak siyaseten belirleyici olan kimlik alanında yeni bir öznelliğin ortaya çıkarılmasına bağlıdır.

Küçük adamın geçim etiği içinden gelişebilecek muhalif söylemi, geçim etiğine karşı radikal mücadele söylemi/stratejisinden ayırmak gerekir yalnız. Küçük adamın geçim etiğinin ekonomik altyapısı olan minimum geçim seviyesi sağlanamadığı koşullarda geçim etiği kendi maddi varlık koşullarının sağlanması talebiyle bir muhalefet ve protesto üretebilir. Geçim etiğinin siyasal ifadesi olan köktenci kimlikçi siyasetler siyasetleriyle mütenasip bir etik kuramayacak, tevil edilemeyecek bir tutarsızlık yaşarlarsa (İsrail`e destek gibi) keza bu da bir protesto ve muhalefet zemini olarak belirebilir. Son belediye seçimlerinde, küçük adamın geçim etiğinden türetilebilecek bu “geçim” ve “etik” merkezli iki protestonun iç içe geçerek sonucu belirleyici bir etki yarattığı görülüyor. Küçük adamın geçim etiğinden türeyen “etik” ağırlıklı protestonun, köktenci kimlikçiliğin bir partisinden diğerine geçiş (Yeniden Refah Partisi örneğinde görüldüğü üzere) ya da sandığa gitmeme biçimlerini aldığı görülüyor. “Geçim” merkezli daha pragmatist protesto biçiminin ise etkili sosyal politika uygulayan, uygulama vaat eden ve köktenci kimlikçilikle çatışma içinde olmayan burjuva muhalefete yönelim şeklini aldığı (CHP örneğinde görüldüğü üzere) anlaşılıyor. Ancak her iki durumda da, belediyelerin AKP’nin elinden çıkışını küçük adamın geçim etiğinin ve onun köktenci kimlikçiliğinin kırılması olarak okumak aceleci bir okuma olacaktır.[vi]

Küçük Adamın Geçim Etiğini Kırmak

Küçük adamın geçim etiğinin, bu etiğin ideolojik-politik biçimi olan Türkçü-İslamcı kimlikçiliğin gücünü kırmak, bu etikte/Türkçü-İslamcı kimlikçilikte biçimsel olarak telafi edilen özsaygıyı koruma/tanınma ihtiyacını gerçek bir zeminde karşılama vaadinde bulunmayı gerektirir. Bu, bireyin en temel ihtiyaçları arasında olmakla beraber karşılanması tahayyül bile edilemeyecek ihtiyaçlar ekseni üzerinde zorunluluklar dünyasının küçük adamını zorlamak/aktörleştirmek anlamına gelir. Yani hayatta kalmaya kapanmayan, insanca yaşamaya dair bir ufuk ve hayal gücü genişlemesini zorlayan bir mücadele gerekir. Örneğin bir işçinin ailesiyle tatil yapabilmeyi hayal edebilir/talep edebilir olmasını, herkesin insanca barınabileceği konutlarda ücretsiz ya da sembolik bedeller karşılığında yaşama hakkı olduğunu bilince çıkarmasını sağlamaya yönelik bir zorlama gerekir. Küçük adamın geçim etiğini kırmak noktasında en işlevli olabilecek soru “hayatta kalmak mı, yoksa insan gibi yaşamak mı” sorusudur.

Küçük adamın geçim etiğinin Türkçü-İslamcı öznelliğini kırmak, küçük adamı zorunluluklar dünyasından (hayatta kalmak) özgürleştirmek üzere ufkunun ve hayal gücünün sınırlarını genişletmeye yönelik bir siyasal zorlamayı gerektirir, ama bu yetmez. Bu siyasal zorlamanın öznellik düzeyinde esaslı bir dönüşüm sağlayabilmesi için, zorunluluklar dünyasının sürekli belirsizlik, endişe, tekinsizlik sarmalına sürüklediği küçük adamın güven, süreklilik, öngörülebilirlik ihtiyacının köktenci kimlikçiliğin totaliter ve uhrevi tamlık ve hakikat fetişinden koparılması gerekir. Bu ise, bir yandan köktenci kimlikçilikle mücadele etmek (örneğin Türk ve Kürtlerin tam mutabakatıyla kalıcı çözümü talep etmek), bu mücadeleyi verirken kimlik/aşinalık/tarihsellik alanının tahribine yol vermemek (Türkiye’nin Avrupa’nın göçmen kampına çevrilmesine ve açık kapı siyasetine son verilmesini talep etmek), diğer yandan da insanın en temel ihtiyaçları düzeyinde güven duyabilmesinin, öngörebilmesinin, endişeden azat olabilmesinin koşullarını seküler-rasyonel düzlemde temin edebilmeyi gerektirir (Sıfır işsizlik ve mutlak bir fikir ve vicdan özgürlüğü). Reddettiğimiz şey şudur: şairane lafların, hamasetin, bayrak-ezan-mehter edebiyatının, yani bizi havasına sokmaya çalıştıkları evimizdeymiş hayalinin, bizi ısıtmaya, korumaya, doyurmaya, barındırmaya, ait kılmaya yeter olduğu varsayımı. Oysa biz basbayağı ev istiyoruz; bildiğin ev, kapısı bacası olan, ısıtan, koruyan, barındıran, doyduğumuz, dinlendiren, mahremiyet sunan, adres temin eden, öyle sabahın köründe polisin paldır küldür giremediği. Yani biz varlığımızın en temel ihtiyaçları düzeyinde tam teşekküllü bir toplumsal-mekânsal tanınma talep ediyoruz. Vatan istiyoruz.

Türkiye Evimiz, 6 Talebimiz

O halde küçük adamın geçim etiğine, onun Türkçü-İslamcı köktenciliğine karşı “Türkiye Evimiz, 6 Talebimiz” diyoruz!

  1. Herkesin yaşadığı evin sahibi olması / Barınma ihtiyacının meta olmaktan çıkarılması!
  2. 0 işsizlik, 4 gün mesai, 6 saat iş günü, insanca yaşanır ücret!
  3. Herkesin devletin sosyal tesislerinde 1 ay ücretsiz tatil yapabilmesi!
  4. Farklı fikirlere, hayat tarzlarına tam özgürlük / “100 çiçek açsın, bin fikir yarışsın”!
  5. Türklerin ve Kürtlerin tam mutabakatıyla kalıcı çözüm!
  6. Türkiye’nin Avrupa’nın göçmen kampına çevrilmesine/ açık kapı politikasına son verilmesi!

[i] Kavram normatif bir olumsuz yargılama içerdiği için, cinsiyetçilikten kaçınmak üzere “küçük kadın” adlandırmasından kaçınıyorum.

[ii] Alıntılayan Loïc Wacquant: “Pierre Bourdieu”, Key Sociological Thinkers içinde, der. Rob Stones (New York: Palgrave Macmillan, 2007), s. 221.

[iii] Pierre Bourdieu, Outline of a Theory of Practice (Cambridge: Cambridge University Press, 1977), s. 77.

[iv] James Scott, Weapons of the Weak: Everyday Forms of Resistance (New Haven ve Londra: Yale University Press, 1985), s. 323.

[v] Wacquant (2007: 218) çokça varsayıldığının aksine Bourdieu`nün felsefi antropolojisinin çıkar kavramına değil, tanınma mücadelesine dayandığını ileri sürer.

[vi] Belediye meclis seçimlerinde partilerin aldığı oyu cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda yarışan blokların (Türk-İslam emperyal milliyetçiliği, Türk etnik milliyetçiliği, Burjuva muhalefet) oylarıyla kıyas edecek olursak, bloklar düzeyinde esaslı bir değişim olmadığı görülebilir. Türk-İslam emperyal milliyetçiliği: Başkanlık (Cumhur İttifakı) ilk tur oyu 49,5%, Belediye (AKP, MHP, BBP, YRP, Hüdapar) oyu: 47,6%; Türk etnik milliyetçiliği: Başkanlık (Ata İttifakı) ilk tur oyu: 5,1%, Belediye (Zafer ve İYİ Parti) oyu: 5,5%; Burjuva muhalefet: Başkanlık (Millet İttifakı, YSP, TİP) ilk tur oyu: 44,8%, Belediye (CHP ve DEM): 43,5%.

Türkiye Yüzyılı’na Hoşgeldiniz

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika

Özellikle pandemi döneminden itibaren sanırım artık bir çoğumuzun gündelik hayatında daha fazla şahit olmaya başladığı bir gerçeklik var : Kumar ve umut sektörü… Ben bu yazıyı kırsalda tanık olduklarım yada dinlediklerim üzerinden yeni yada güncellenmiş bir hegemonya inşasını okumaya ve aktarmaya çalışacağım. Evet bana göre iddia kumar vs artık hegemonyanın bir aracı olarak tartışılmalıdır.İnsanlar ablukaya alınmış durumda. Kimisi gönüllü, kimisi tehditle kimisi kişisel çıkarla kimisi de tıpkı kumar gibi düzenin nimetleri ile hem siyasal hem de ideolojik iktidara bağlanıyor.

“Hegemonya, en iyi, rızanın örgütlenmesi olarak anlaşılır. Bağımlı bilinç biçimlerinin şiddet ya da zora başvurulmadan inşa edildiği süreçtir.”
Michele Barrett

“2007-2023 döneminde devletin şans oyunlarından topladığı vergi yüzde 7 bin 949 artmış durumda. 2023’ün ilk 10 ayında şans oyunlarından elde edilen gelir 19,4 milyar, 2024’te toplanması beklenen şans oyunları vergisi 55 milyar. Nereden para kazanıyor devlet?”
-Veli Ağbaba (Tbmm plan bütçe komisyonu konuşmasından)

Milli Piyango’nun 1 Ağustos itibariyle özelleştirme kapsamında Demirören-Sisal ortaklığına geçmesiyle, Türkiye’de bugüne kadar yasak olan online şans oyunları da siteye yüklendi. Milli Piyango artık loto ve piyango çekilişlerinin yanı sıra kumarhanelerdeki gibi anlık olarak 12 ayrı oyun da oynatıyor. Zar oyunu dahi var…
-Gazete Duvar (4 Ağustos 2020)

Özellikle pandemi döneminden itibaren sanırım artık bir çoğumuzun gündelik hayatında daha fazla şahit olmaya başladığı bir gerçeklik var : Kumar ve umut sektörü… Ben bu yazıyı kırsalda tanık olduklarım yada dinlediklerim üzerinden yeni yada güncellenmiş bir hegemonya inşasını okumaya ve aktarmaya çalışacağım. Evet bana göre iddia kumar vs artık hegemonyanın bir aracı olarak tartışılmalıdır.

Artık bu işlerin bağımlısı olmuş birisiyle muhabbetim esnasında anlattığı şeyler kafamda bugüne dek boşluktaki soruları cevaplamaya başladı. İktidarın özellikle elindeki zor ve ideolojik aygıtları ile inşa ettiği rıza sürecinden ayrı olarak burda daha farklı bir şey vardı sanki. Kumar bugüne dek çok kez ‘teşhis’ edildi tabi. Ülkemizde tabipler bunu bir halk sağlığı sorunu olarak tanımladı. Çünkü kumarın yarattığı yıkımların çok fazla örneğini gördü bu ülke. Bu umut sektörü nedenleri ve sonuçları ile defalarca ele alındı. Ama kumar sadece kaybettirdiği vakit, sonuçları nedenleri vs tartışıldı. Alt ve orta sınıflar arasında neden bu denli yaygınlaştı ve normalleşti? Ekonomik olarak bir boşluğu dolduruyor mu?

Başarılı bir sistem eleştirisi yapan ve oldukça ilgi toplayan Kore yapımı Squid Game dizisinde önemli bir sahne vardı. Yarışın zorlukları karşısında yarışmacı olarak katılan borçlular topluluğu yarışın sona ermesini oylamış ve sona ermişti. Sonra ise kendileri rızaları ile yarışa geri döndü. Buradaki rızanın temelinde ‘kaybedecek bir şeyi kalmaması” var. Ki bunun için ölümü bile göze almışlardı. Marjinal bir kurgu ile bu rızayı sinemaya aktarmıştı yönetmen.

Günlük hayatta her zaman böyle sonuçlanmıyor tabi. Ve belki de neoliberalizm ve finansallaşma ile kumar hep kaybettiren olmuyor. Borç yiğidin kamçısı derler ama borçlu adam hep korku içinde olur. Talep edemez, itiraz edemez. Bir müddet sonra değişimden korkar çünkü neoliberalizmin görünmeyen eli parmak sallar ona sürekli. Kumardaki mantık bir boşluğu telafi etmesi aslında. Geçinemiyor, ev kirasını ödeyemiyor, istediği ürünü alamıyor vs. Bunun için kumar cazip geliyor. Çalışarak telafi edecek olsa zaten kumarla ne işi var.

Emek değersizleşiyor, hayat daha da pahalı hale geliyor. Hatta belki ailesi ile bir tatil yapmak istiyor. Yoksulluktan öyle bunalmış ki çare olarak görüyor belki. Bireysel kurtuluşun, kolay paranın da bu denli itibar kazandığı dönemde her şey onu alternatif olarak kumara yöneltiyor. Burada alternatif kelimesinin altını çizip daha sonra değinmek üzere devam ediyorum.

Bu iktidar döneminde bunca yoksullaşmaya rağmen neden güçlü bir itirazın doğmadığı yada nasıl hala desteğini koruduğu çok tartışıldı. Yurtsevercede de bunla ilgili çok değerli yazılar var.. Bunları yeniden tekrarlamak istemiyorum. Benim bu kumar konusunda fark ettiğim başka bir şey var : insanlar kaybettiklerini geri alamayacaklarını anladıkları zaman, artık talep etmeyi bırakıp bunu başka yollarla telafi etmeye çalışıyor. Ve kumar bunun için en ideal araç.

Görüştüğüm insanlar arasında bunu açıkça ifade edenler vardı : Bu ay işler düşüktü ama – herhangi bir kumar sitesinin adını zikrederek- orda biraz telafi ettim diyor. Yada maaş gününe kadar elimde bir şey yoktu ama şuradan kazandığım bana soluk aldırdı vs.

Eskiden varlıklıların imtiyazı gibi görünen casino oyunlarına hem de yasal sitelerde bir telefon ile ulaşabiliyordu insanlar artık. Gençler emekçiler orta sınıflar artık borsada, kripto para işinde, yasal kumarda. Alın size kültürel hegemonya. Bu konu için Onur hocamın şu yazısını buraya bırakıyorum: Seçim Sath-ı Mailine Girerken: Kültürel İktidar Üzerine Söylev

İktidarın bir türlü hegemonyayı ele geçiremediğini söyleyenler, bu iktidarın neoliberalizm en başarılı temsilcisi olduğunu es geçiyor. İktidar bu işin hakkını verdiği için, neoliberalizmin tüm nimetleri ve bu imkanı (yasal kumar) en başarılı şekilde garanti altına aldığı için iktidara desteğin bir ayağı da burda aranabilir mi?

Cumhurbaşkanı krizin ta en başlarında patronlara ‘krizi fırsata çevirmek’ten bahsetmişti. Neoliberal birey için de bu geçerli kural artık. Bunun için sermaye sınıfından olmasına gerek yok. Sistemin çarkları böyle işliyor artık ve bu neoliberal birey de bu düzenin tehdit altında olmasını istemiyor. İşte Akp bu düzenin kendini ispatlamış en başarılı muhafızı. Neoliberal birey iktidarın hakkını teslim ediyor : Yiğidi öldür hakkını yeme.

Yukarıda altını çizdiğimiz “alternatif” bir müddet sonra onun için artık ‘yok’ oluyor. Yani kurumsal muhalefet ona bir alternatif sunmadığı zaman, o da en azından düzene uyum sağlama gereği hissediyor ayakta durmak için. 80 sonrası ve bugünün gerçekliğini gözönünde bulundurursak, bugün ortada bir alternatif olsa, insanlar yine buraya yönelir miydi, çok tartışılır ama kumar oynamaktan ve kazanmaktan tek muradı ‘iyi – kötü hayatını sürdürmek’ olan alt sınıflar için en azından tüm bunların bu denli normalleştirilmesi engellenirdi.

Yazıda neoliberal bireyi sadece kumar örneği üzerinden ele aldım ama yerel seçime günler kala özellikle iktidarın desteğinin güçlü olduğu bizimki gibi yerlerde, insanların oy tercihlerindeki temel motivasyona da kısaca değinmek iyi olur. Birçok insan ‘kazanacak aday’a göre tercihini belirlemeye meyilli. Yani herhangi bir kriter yok, kentine yada kendine dair bir taleple konuyu ele almıyor, kazanacak ata oynamak istiyor. Adayların kişiliği partisi yada projeleri ile çok ilgilenmiyor.

Ticari ilişkiler ve kişisel çıkarlar oy davranışında etkili oluyor. Konuştuğunuz zaman haklı nedenler de sıralayabiliyor bu insanlar. Çünkü ortada başarılı bir yerel oligarşi inşası var. Oğlunun işe ihtiyacı var ve yerel iktidar sahipleri çözebilir bunu. Ötekinin ticari ilişkileri var. Ya işini büyütmek ya da ayakta kalmak istiyor. Taşra eşrafı her zaman sınıfsal çıkarlarına göre hareket ediyor tabi ama ortada 22 yılda (tabi öncesi de var) inşa edilmiş bir iktidar ve toplum var. Bu insanların oy tercihlerinin bir mantığı olmadığını iddia etmek yanlış çıkarımlara neden olabiliyor.

İnsanlar ablukaya alınmış durumda. Kimisi gönüllü, kimisi tehditle kimisi kişisel çıkarla kimisi de tıpkı kumar gibi düzenin nimetleri ile hem siyasal hem de ideolojik iktidara bağlanıyor.

Türkiye Yüzyılı’na Hoşgeldiniz.

Yurtseverlik bir İman Meselesidir!

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika

Yurtseverlik, ulusun cari gerçekliğine en sert ve keskin mesafeyi alabilirken, aynı anda ve bir başka düzeyde ulusla aşırı bir özdeşleşme gerektirir. Bunun pratik devrimci karşılığı şudur: ancak sermaye, devlet ve tahakküm yapıları tarafından yapılandırılmış aktüel gerçekliğimizi olumsuzlarken, yani kendi kendimizi olumsuzlarken kendimizle bir özdeşlik kurabilmeye yaklaşabiliriz.

Sosyalistlerin, devrimcilerin belli aralıklarla geri döndüğü ve bir çözüm bulamamak üzere kıyasıya tartıştığı sorulardan birisi şudur: Yurtseverlik sosyalizme eklemlenebilir mi, yoksa aslında mahcup ve örtülü bir milliyetçilik biçimi midir?

Tartışmanın çözümsüz kalması bir rastlantı sayılmaz. Yurtseverlik, tarihsel materyalizmin kavram setiyle anlamlandırılabilecek bir duygu, ideoloji ya da aidiyet değildir. “İşçi sınıfının vatanı yoktur” sloganını gür atanların bu bahiste bize anlatabileceği pek bir şey yok, tamam. Ama sanki “işçi sınıfının vatanı yoksa da mücadelenin dolayımı ulusaldır” vurgusunu öne çıkaranlar daha açıklayıcı bir durumda mı? Hayır. Belki bir parça daha gerçekçiler, yerel dinamikleri önemseyelim diyorlar, o kadar. Daha ötesine gidemiyor, yurtsever tutkunun gücünü açıklayamıyorlar. En yaygın ve kabul gören söylemsel strateji anti-emperyalizm üzerinden yurtseverliği gerekçelendirmeye çalışmak. Böylece yurtseverlik ve Marksizm-Leninizm arasında bir bağlantı da kuruluyor. Fakat yurtseverliği anti-emperyalizme indirgemek de mümkün değil. Anti-emperyalizm bağımsızlıkçı coşkuyu açıklamıyor; birinci olarak, ikincisi de yurtseverlik salt bağımsızlıkçılık formunda ortaya çıkan bir tavır değil. Örneğin kadın voleybol milli takımının zaferi sürecindeki özdeşleşme dinamiklerinin çoğulluğunu, derinliğini ve yoğunluğunu açıklama gücünde değil.

Burada yurtseverlik bahsinin her yönüne dair bir şeyler söylemeye girişmeyeceğim, ama yazının girişinde sorduğum soruya net bir cevap vereceğim: Yurtseverliğin sosyalizme eklemlenip eklemlenemeyeceği sorusu geri bir sorudur. Yurtseverliğin örtük, inceltilmiş bir milliyetçilik olduğu iddiası ise, basbayağı yanlıştır. Yurtseverlik sosyalist ve devrimci pratiğin üzerine kurulu olduğu temel itikadi ilkedir. Önce yurtsever iman olmadan devrimci ve sosyalist ibadet olmaz.

Bu cevabı gerekçelendirmek üzere Dipesh Chakrabarty’nin milliyetçilik ve görme biçimi arasındaki ilişkiye dair sorduğu şu soruyla başlayalım:

Fotoğrafik bir gerçekçiliğin ya da tavizsiz doğalcılığın, modern milliyetçiliklerin yarattığı görme biçiminin bütün gerekliliklerini asla karşılamayacağını anlamak fazla bir çaba gerektirmez. Milliyetçi bir bakış açısından sorun şudur: Ulus, halk ya da ülke sadece gözlemlenen, betimlenen ve eleştirilen değil aynı zamanda sevilen varlıklarsa, bu varlıkların gerçekten de sevilmeye değer olduğunu, eğer bunları zaten sevilebilir olarak görmüyorsak, garanti edecek olan nedir? Peki ya ne tarihsel hakikat ne de gerçek ve doğal olan, sadakat ve hayranlık duyguları doğurmuyorsa?[1]

Chakrabarty’nin cevabı açıktır: “Nesnelci, gerçekçi bir bakış ancak kimliksizleşmeye (disidentification) götürebilir.”[2] Devrimci avukat Selçuk Kozağaçlı şu sözleriyle adeta Chakrabarty’nin cevabını günlük dile tercüme eder:

Ezilenlerden yana olmak çok zor bir iştir. Ezilenler şöyle bir millettir: Karılarını döverler, birbirlerinin malını çalarlar, duş almazlar, dişlerini fırçalamazlar, pis kokarlar, fotoğraf çekemezler, avukatlık yapamazlar, çok riskli bir millettir yani. Kumar oynarlar, içki içerler, erken ölürler, birbirlerinin karılarına kızlarına sarkıntılık yaparlar. Yoksul sever misiniz?[3]

Evet, ezilenlerden yana olmak çok zor bir iştir. Tam da bu noktada milliyetçiliğin iç gerilimi gün yüzüne çıkar. Chakrabarty bu gerilimi şöyle formüle eder:

Reform ve iyileştirme amacıyla ulusun içindeki hataları arayan eleştirel bakış ve ulusu zaten güzel ve yüce olarak gören sevgi dolu bakışta ifadesini bulan ulusu görmenin iki farklı ve çelişkili biçimi nasıl uzlaştırılabilir? [4]

Uzlaştırılamaz. Bu gerilim karşısındaki milliyetçi strateji; nesir ve şiir, kent ve kır, gerçekçilik ve romantizm, maddi ve manevi, biçim ve öz, kamusal ve özel, dışarısı ve ev gibi sayısız ikilikler geliştirerek bu çelişkiyi ötelemeye, yönetilebilir ya da sürdürülebilir kılmaya çalışır.

Milliyetçilik bu iç gerilimi barındırır; zira bir yandan Tom Nairn´in vurguladığı üzere kapitalist moderniteden dışlanmışların bu moderniteye eşit koşullarda katılımına dair bir eşitlikçi ve popülist uğrak içerir, ama öte yanda eşit koşullarda katılımı söz konusu olanlar aslında çevre ve yarı-çevre ülkelerin dışlanmış sermayedarları, elitleri, bürokratlarıdır.[5] Milliyetçiliğin eşitlikçi ve popülist uğrağı seçkinci ve sermayeci uğrağına tabidir. Ne diyordu Fanon? Milliyetçilerin sloganı “Yabancıyı ikame et” ile sınırlıdır.[6] Ulusun her durumda ve haliyle sevilmeye değer olduğu milliyetçi varsayımını gerekli kılan, siyasal alana davet edilen halk kesimlerinin ulusal egemenlik enerjisini “milli” devlet üzerinden temsil edilebilir bir tekliğe indirgemek için gerekli olan özcülüktür.

Yurtseverler milliyetçilerden daha az özcü değildir. Tam bu noktada, her özcü angajmanı tikelcilikle/milliyetçilikle özdeşleştiren evrenselciliklere karşı yurtseverliği milliyetçilikten ayıran önemli detayın ne olduğu belirginleştirilmeli: yurtsever özcülük, yurtseverleri yurdun halihazırda ve her haliyle sevilmeye layık olduğuna dair bir milliyetçi önkabule götürmez; yurtsever özcülük, yurtseverleri ülkenin ve halkın kurtuluşu gerçekleştirebilecek bir potansiyele sahip olduğuna iman etmeye götüren metafiziğin adıdır. Yurtseverler var olanı değil, var olabilecek olanı, bir harika ihtimali ve potansiyeli severler. Bu ihtimal ve potansiyelin inkârı mümkün olmayan bir kuvvetle kendini dayatıyor olduğu, verili kabul edilebileceği devrimci zamanlar istisna dönemlerdir. Hele şeyleşmenin, yabancılaşmanın, atomizasyonun bu ölçüde derinleştiği içinde bulunduğumuz devrimcilik-sonrası zamanlarda ne akıl yürüterek ne de verilere dayanarak bir “gerçek ihtimal” çıkarsaması yapmak olanaklı değildir. Bu iman ve kabul olmasa, ne bireyin kendini gerçekleştirme fikri, ne sömürüye karşı ekonomik kazanç motivasyonu, ne etik bir tercih devrimciliğe ödetilecek bedele hazır olmanın rasyonelliğini açıklayabilir.

O halde yurtseverlik, ulusun cari gerçekliğine en sert ve keskin mesafeyi alabilirken, aynı anda ve bir başka düzeyde ulusla aşırı bir özdeşleşme gerektirir. Bunun pratik devrimci karşılığı şudur: ancak sermaye, devlet ve tahakküm yapıları tarafından yapılandırılmış aktüel gerçekliğimizi olumsuzlarken, yani kendi kendimizi olumsuzlarken kendimizle bir özdeşlik kurabilmeye yaklaşabiliriz. Öyle ya; ulusun esasını sermaye ve devletin bütünüyle yok etmeye güç getiremedikleri bir kurtuluş ihtimalinin oluşturduğunu düşünüyoruz. Böylece barbarlığın ilkel sosyalist kolektivizminin alt edilemezliği ve komünal ulus arasındaki sürekliliğe dair Kıvılcımcı imaların eşiğine geliriz.[7]

Dolayısıyla yurtsever özdeşleşme halini özcüdür diye hemen milliyetçilikle işaretlemeye kalkmak kolaycı ve yanlış bir siyasi işlemdir. Milliyetçilikle mesafe koymak adına yurtsever pratik ve söylemleri toptancı bir şekilde inkar eden bir evrenselcilikten beriyiz.


[1] Dipesh Chakrabarty, Avrupa’yı Taşralaştırmak: Postkolonyal Düşünce ve Tarihsel Farklılık (İstanbul: Dergah Yayınları, 2021), s. 261.

[2] Ibid.

[3] https://www.youtube.com/watch?v=BF18MhRe2t4

[4] Chakrabarty, Avrupa’yı Taşralaştırmak, s. 263.

[5] Tom Nairn, “The Modern Janus,” New Left Review 94, no. 1 (1975): 3-29.

[6] Frantz Fanon, The Wretched of the Earth (New York: Grove Press, 1963), s. 158.

[7] İlker Cörüt, “Hikmet Kıvılcımlı’s “History Thesis” and the nation-form: National revolutionaries as modern barbarians?” Beyond Nationalism and the Nation-State içinde, ed. İlker Cörüt ve Joost Jongerden (Abingdon, Oxon; New York, NY: Routledge, 2021):  23-46.