Sınıfımızın Deli Çocuğu: Yalçın Küçük’ün Ardından

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika


Yalçın Hoca’daki bir tenezzül meselesi de değildi. Ne yapıyorsa coşkuyla, şevkle, tutku ve hatta şehvetle yaptığını görürüz. Kendini ciddiye alma irade ve cüreti her satırında, her konuşmasında belirgindir. Belki de Hoca’yı bir “cüret abidesi” olarak tavsif etmek gerekir. Cüretten geldi ve cürete gitti.

Bu dünyaya geç doğanlardanım. Etrafımda olup biteni bir parça anlamaya başladığımda Yalçın Küçük, kendisine mahsus konuşma tarzı, teatral jestleri ve memlekette kimin Yahudi kökenli olup olmadığını isim ve soy isimler üzerinden tespit etmeye yönelik canhıraş çalışmaları sebebiyle meşhurdu. Onda bunlardan daha kıymetli bir şey olduğunu keşfedebilmem için yirmili yaşlarımın şafağına ermeden biraz önce, Aydın Üzerine Tezler’i -yalnızca bu ilginç figüre karşı duyduğum merakın kaşıntısıyla- karıştırmaya karar vermem gerekti. Bunu talihli bir tesadüf addediyorum.Talihli bir tesadüf çünkü onun Tezler’in ikinci cildinde yer alan birkaç sayfa o günlerde tarih lisansının erken aşamalarında olan beni, saklamaya ne hacet, enikonu büyülemeye yetmişti. II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart İsyanı’nın karmaşası sırasında öldürülen Beyrut mebusu Emir Arslan’dan söz ediyordu Küçük. Ve bu zatın isyancılar tarafından Hüseyin Cahit Yalçın’la karıştırılarak öldürüldüğü fikrine karşı çıkıyordu. Artık adi, neredeyse genel geçer bir bilgi hâlini almış olan bu iddiaya karşı çıkmasının gerekçesi ise “herkesin kendi adına öldürülebilme hakkı”nı önemsemesiydi. Kimsenin sahip çıkmadığına yazıklandığı bu hakkı, bir aydının ödev ahlâkıyla, üzerine alıyordu. Çubuğu tersine bükmeyi bir ibadet bilen Küçük, bu mevzudan bahseden hatıraları radikal bir yeniden-okumaya tabi tutuyor, usta bir zanaatkârı olduğu spekülatif sorgulama yöntemiyle Emir Arslan’ın “Emir Arslan olduğu için” öldürüldüğünü ispat çabasına girişiyordu.

Bu müdahalenin, bugün baktığımda, Yalçın Küçük’ün “nasıl” düşündüğünün birtakım temel kodlarını açığa çıkardığı kanısındayım: İnsanların kendileri oldukları için öldürülebilme haklarının derdini hissedebilecek kadar duyarlı bir zihin ve benzetilmekten o kadar keyif aldığı Lenin’in rahlesinde tedris ettiği, her şeyin göründüğü gibi olmayabileceği, hatta “çok büyük ihtimalle” öyle olmadığına yönelik ısrarlı bir ayak direyiş. Küçük, bu örnekten anlaşılabileceği üzere, Ferid Kam’ın kendisi için söylediği “seyyal zekâ”nın müşahhas bir örneğiydi. Katı, hareketsiz, köşeli bir zihinsel faaliyetin hayatının hemen hiçbir döneminde öne çıkmamasına şaşmamak lazım. İçinden yetiştiği akademinin insanın içine ufunet veren koridorlarına sığmayışına şaşmamak lazım geldiği gibi.

Yalçın Küçük’ün bilgiyi yalnızca kendi hayrına ve kendisine erişmenin zevki dolayısıyla sevenlerden olmadığı açık. İlim tekkesinin sabır ehli dervişlerinden biri değildi o. Uzun süren düşün kariyeri boyunca kendisini meselelere dayatmak, bir “müdahale”de bulunmak, bir pratik fayda sağlamak kaygısını gözetti. Aydınla, Türkiye’yle, Kürt meselesiyle, Kemalizm’le ve nihayetinde Yahudilik/Sabetayizmle ilgilenmesinin gerisinde hep yön verilmesi için en elverişli zamanın geldiğine inandığı meselelere müdahil olma arzusu yatıyordu. Denilebilir ki Yalçın Küçük, bünyesinde daha iyiye evrilmesi ve yontulması potansiyelini taşıdığına inanmadığı ya da önü alınması gerektiğini düşünmediği hiçbir meseleye sahici bir ilgi duymadı (ki bu, bir yönüyle, devrimci bilincin tarifi olarak kullanılsa yeridir). Enis Batur’a söylediği gibi edebiyat hakkında kalem oynatıyorsa bu, zararlı gördüğü figürleri “baltalamak” içindi. Batur’un ondan daha birçok rafine edebiyat incelemesi beklemesi tam da bu yüzden boşunaydı. İnsanın aklına, şiirden hazzetmediğini fakat Anadolu ahalisi kafiyeli söze pek düşkün olduğu için şiir söylemeye “tenezzül” ettiğini ifade eden Mevlânâ geliyor.

Fakat Yalçın Hoca’daki bir tenezzül meselesi de değildi. Ne yapıyorsa coşkuyla, şevkle, tutku ve hatta şehvetle yaptığını görürüz. Kendini ciddiye alma irade ve cüreti her satırında, her konuşmasında belirgindir. Belki de Hoca’yı bir “cüret abidesi” olarak tavsif etmek gerekir. Cüretten geldi ve cürete gitti.

Cüreti sebebiyledir ki birbiriyle tenakuz hâlinde gibi görünen pozisyonlarda konuşlanmaktan da geri durmadı Hoca. Çünkü doğru bildiğini her şart ve koşul altında söylemeyi en büyük erdem bellemiş burjuva entelektüel dünyasının zihin seti eşliğinde yürütmüyordu faaliyetlerini. Aydın cesaretinin, entelektüel ahlâkının ötesine geçtiği durumlara sık rastlıyoruz. Türkiye’de radikal enerjinin toplumdaki karşılığının yüksek olduğu yıllardaki çalışmalarının devrimci kalitesiyle 2000’lerin sonrasında benimsediği pozisyonun arasındaki fark bunu gösteriyor. Bu dönüşümde söz konusu olanın yalnızca kendi düşünsel serüveninin bir çıktısı olduğunu varsaymak isabetsiz olur. Küçük’ün Tezler’in ilk cildinden 90’ların sonuna kadarki süreçte sıkı bir eleştirmeni olduğu Kemalizm’in 2000’ler itibarıyla bayraktarı gibi görünmesinin arkasında fildişi kulesinde kendi entelektüel macerasının zevkini süren bir münzevi olmaya karşı sergilediği inadın etkisi vardır. Mann’ın tespitini bir parça değiştirirsek, çöküntü zamanlarıdır çünkü ve “gerçekte bayağı olan bazı şeyler, bize bir değer ifade ediyormuş gibi görünür.” Kemalizm’den ileri atılma iradesinin yerini Kemalizm’den geriye düşmemek kaygısı almıştır.

Yalçın Küçük’ün siyasî ve entelektüel pozisyonunu kendi bireysel yolculuğundan ziyade toplumu yankılamak ve şekillendirmek isteğiyle seçmiş olması hem yaşamı sırasında hem de vefatından sonra talihi ve talihsizliği oldu. Talihi, çünkü beş benzemez diye nitelenebilecek pek çok insanın cenazesinde toplanmasını sağlayan tam da bu akışkanlığıydı. Başka hangi sol-sosyalist figür İmamoğlu’ndan bir meyhane işletmecisine, Spotify’da 500 saat Grup Yorum dinlemiş gençten bunaldığı zamanlar Harbiye Marşı dinleyen silahlı kuvvetler emeklisine değin geniş bir kitleye temas edebilmiştir? Ve talihsizliği, çünkü farklı insanlara temas ettiği ölçüde onlara, icap ettiğinde, kendisini yerden yere vurmaları için kullanabilecekleri malzeme de sağlamıştı. Nâzım’dan Doktor Hikmet’e sol panteonun çoktan kaideleri üzerine yerleşmiş figürlerine karşı geliştirdiği kritik tavır, Öcalan’la Kürt Sorunu’ndan kadınlara ve aşka değin uzanan geniş bir yelpazede yaptığı muhabbetlerin dökümünü kitaplaştırması, Atatürk’ü “ufku dar” bir figür olarak kodlayan satırları, Atatürk’ü başına “Gazi” ve sonuna “hazretleri” getirmeksizin anmadığı satırları… Bütün bunların ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildiği bir durumla sonuçlanması gerekiyordu gibi duruyor. Fakat hem İsa’ya hem Musa’ya yaranabildi. Emir Arslan’ın “kendisi olduğu için öldürülme hakkı” var idiyse Yalçın Küçük’ün de -kimileri için rahatsız edici- bir “görmezden gelinememe” hakkı, belki de imtiyazı vardı.

Refik Hâlid, sayısı yalnızca “Yüce Gök”ün ilmince malum köşe yazılarının birinde, çok hoş bir tabir kullanır: Fikir değiştirmek marifeti. Bu marifetten nasibine en ziyade pay düşenlerdendi Yalçın Küçük. Seyyal zekâsına bu marifetin getirilerini elinin tersiyle itmek suretiyle nankörlük göstermedi. Dolayısıyla, kendisinin tutarsızlığına ilişkin eleştirilere bir kulağının sağır olduğu bir hayat sürdü ve söz konusu marifetini, tüm boyutlarıyla, sergileme işine coşkuyla devam etti. Pek sık rastlayamayacağımız, “yazmaktan okumaya zaman bulamamış” bir profil vardır karşımızda. Ahmed Midhat Efendi’nin “bütün ömrü boyunca öğrenmek için öğretmiş” olduğunu söyler Tanpınar.

Yalçın Küçük’ten öğreneceğimiz ve öğrenmeyeceğimiz çok şey var. Devasa, pek çok örneğinde epeyce doldurma, kendisinin de itiraf ettiği üzere ince işçilik noktasında çoğu zaman aceleci fakat her birinde özgür ve özgün bir düşünme pratiğinin önümüze serildiği bir külliyat bıraktı arkasında. Aydın Üzerine Tezler’de okuruna “Yenilgi Öğretmen”i tanıtan Yalçın Küçük bu eserlerle ve ne yapılmasıyla yapılmaması gerektiğinin örneklerini içeren çalkantılı hayatıyla devrimci kitlelerin bir öğretmeni. “Sınıfımızın” deli dolu, bir parça heyheyli, fakat her daim muhabbet ve hürmetimizi celbetmeyi başarabilmiş bir öğretmeni. Şayet vefat haberini bir teessüf ve teessürle karşıladıysak bu, Hoca’nın “o büyük gün” gelmeden aramızdan ayrılanlar kervanına katılmasından. Yoksa dolu dolu bir yaşamdı onunki ve yaşanmaya değer.

Ne diyelim? Deli çocuğumuza hürmet ve rahmet.

Kemalizm: Emperyalizmin Dar Ceketi

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika

Yalçın Küçük’ü kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyiz…
Klasik emperyalizm teorilerinin incelikli bir eleştirel yeniden okuması üzerinden Türkiye hâkim sınıflarının emperyal yönelimini erkenden teşhis ettiği eseri Emperyalist Türkiye‘den (Başak Yayınları, 1992) iktibas ettiğimiz yazısını dikkatlerinize sunuyoruz. Anısına saygıyla.

Kültür Bakanlığı, temel ekseni Atatürk olan bir film yaptırmak için on ayrı senaryo sipariş etmiş bulunuyor ve bunlardan ikisinin, Halit Refiğ ve Refik Erduran‘ın senaryolarını kabul etmiştir. Diğerlerini çekim için ertelediğini bildirmiştir. Kabul edilmeyen senaryolar iki grupta toplanıyor. Birincisi, tümüyle resmi tarihe uyum gösteriyor. Bunlar resmi görüşlere tam uyuyorlar. Diğer grupta ise köklü bir biçimde olmasa bile bazı tabuları yıkma niyetleri gözleniyor. Bunlar kabul edilmiyor.

Halit Refiğ, kişisel bir yaklaşım savunuyor. Kişi veya birey olarak Atatürk’ü çekeceğini ileri sürüyor. Erduran ise filmde Atatürk’ü göstermeyecek, Atatürk’ü bir kameranın objektifi yaparak devrimleri anlatmayı deneyecek.

Buna bakarak, Kültür Bakanlığı’nın Atatürk olgusunu tartışmayı göze aldığı söylenebilir mi, eğer söylenebilirse bunun, içinden geçtiğimiz tarihsel dönemde anlamı ne oluyor?

Kültür Bakanlığı’nın Atatürk olgusunu tartışmaya açtığını sanmıyorum. Bunu yapabilecek bir konumda değildir. Seçimleri de, Kültür Bakanlığı’nın AP-ANAP Kültür Bakanlıkları çizgisini sürdürdüğünü gösteriyor.

Diğer senaryoları bilmiyorum. Bu iki seçimden, Bakanlığın, senaryoları değil senaristleri seçtiği sonucunu çıkarıyorum. Halit Refiğ ile Refik Erduran, Kültür Bakanlığı açısından ve işin özünde estetikleri ve felsefeleri itibariyle bir ve aynıdır.

Bugün Kültür Bakanlığı, Atatürk’ü tartışmak değil, Atatürk imajına ve ideolojisine taze kan vermek durumundadır.

Taze kan, hep kenardan gelir. Şimdiye kadar dışlanmışlardan gelir. Kemalizm, sıkıştığı her aşamada kendisini tazelemek için reddettiklerinin kanını almaya çalışır.

Şimdi başlayan budur. Bunun devam edeceğini, kemalizmin ve Kültür Bakanlığı’nın repertuvarına yakın zamanda Ruhi Su veya Nazım Hikmet isimlerini de ekleyebileceğini tahmin ediyorum.

Kemalist ideoloji ve estetik, temelinde, Batı tekniklerini, yerli malzemeye uygulamak demektir. Türkiye’de Cumhuriyet Gazetesi ile Tercüman Gazetesi’nin temsil ettikleri yaklaşımlar, bu iki unsurun dozajıyla ilgilidir. Tercüman yerli malzemeye, Cumhuriyet Batı tekniklerine, usullerine, biraz daha ağırlık veriyorlar.

AP-ANAP Kültür Bakanlıkları da yerli malzemeye fazla vurgu yüklerler.

Halit Refiğ ve Refik Erduran, görünüşte Cumhuriyet Gazetesi ekolüne bağlı olmakla birlikte özünde Tercüman zihniyetindedirler. Refiğ’in, bütün ideolojisi, Kemal Tahir’e dayanıyor ve Kemal Tahir’i ise en iyi “Devlet Ana” romanı anlatıyor. Özü şudur: Türkiye, nevi şahsına mahsustur. Türkiye sui-generistir. Bu açıdan Erduran ile çok yakın düşüyorlar. Erduran’ın ilk tiyatrolarından birisinin Cengiz Han’ın Bisikleti olduğu unutulmamalıdır. Erduran, burada, yüzeysel bir Batı düşmanlığı ile Türkiye’nin özgünlüğü ve yerelliğini savunur.

Bu açıdan baktığımızda, Kültür Bakanlığı kendisine uygun iki senarist seçmiş oluyor. Üstelik bu iki senarist de görünüşte tutucu veya dindar değiller. Halbuki ikisi de nativist, diğer sözlerle yerelcidirler. Bakanlık, yerel bir Mustafa Kemal peşinde olmalıdır. Mustafa Kemal’in karnıyarık sevgisini veya halk türküsü tutkusunu ön plana çıkarır. Türkiye’nin islamik kalıntılarını perdeye getirir. Bunların yapılacağını tahmin edebiliyorum.

“İnsan Atatürk”, yani zaafları, hatalarıyla bir birey olarak Atatürk kavramından ne anlaşılır? Diğer taraftan, bir devletin ideolojisinin kendi adı etrafında tanımlanmış bir lider olarak Atatürk kavramı toplumda ne işlev görür, bu işleve günümüz Türkiye’sinde hala gerek var mıdır? Yoksa yerine ne konur?

Atatürk’ün insan olarak sunulması kemalizmin ideoloji olarak yıkılması için yeterli midir? Ya da yıkılması ne etki yapar ya da tam tersi bir etki doğurarak, sevecen bir ilgiye neden olabilir mi?

“İnsan” Atatürk filmi olmaz. Olursa ya bu bir başkasının filmidir ya da kahramanı sevecen değildir. Eğer bir kimse Mustafa Kemal’i sevecen gösterirse, bir başkasının filmini yapmış olur.

Mustafa Kemal, çok vesveseli, hep kıstırılmışlık kompleksi içinde yaşayan, sevgisiz bir insandır. Annesini sevmez; Mütareke’de İstanbul’da annesiyle değil Pera Palas’ta kalmayı tercih ediyor. Annesinin cenazesine gitmiyor. Latife’yi de sevdiğini gösteren hiçbir işaret yok. Üstelik kendisinin Latife’yi seçtiğini sanmıyorum. İzmir’in komprador burjuvazisi olan Uşakizadeler, İsviçre’de okuyup yaşayan kızlarını Mustafa Kemal’e vererek, Kemal’i burjuvaziye damat alıyorlar. Kemal de hep “sosyete” kadınlarına yatkınlık sergiliyor. Sofya’da, Şam’da, İstanbul’da hep zengin ve güzel hanımların salonlarına girmeye çalışıyor. Çeşitli kaynaklar bu alanda çok başarısız kaldığını saptıyor. Yabancı kaynaklar, Kemal’in asker yürüyüşüyle dans ettiğini kaydediyorlar. Sevimli olmaz.

Sevgisiz ve acımasızdır. Maliye Nazırı Mehmet Cavit’i astırdığı akşam, bir balo düzenlemeye dikkat ediyor.

Mustafa Kemal, geç kalmış ve bu nedenle fazla gelişememiş bir Müthiş İvan veya Sekizinci Henry’dir. İkincisini Shakespeare yazdı ve birincisini Eisenstein filme aldı. Müthiş İvan boyarları ve Mustafa Kemal da beraber yola çıktığı, ya da kendisinden önce yola çıkan bütün liderleri temizledi.

Atatürk’ü insan olarak canlandırmak kemalizmi yıkmak anlamına gelmiyor. Yapılabilirse, yapılabileceğini sanmıyorum, geniş kitlelerde biraz daha yaşatabilir; buna katkıda bulunur. Buna ihtiyaç var. Eylülist günlerde hapishanelerde coplarla Atatürk sevgisi aşılanmak istendi. Olmadı. Şimdi “herkes gibi” bir Atatürk, düşünülüyor. Ancak sevgiyi bilmeyen, acımayı bilmeyen, kimseye güvenmeyen, herkesi kendine karşı komplo hazırlayıcısı olarak gören, bir aydınlanmacı despot olan Mustafa Kemal’i hiçbir romancı ya da yönetmenin sevimli yapabileceğine ihtimal vermiyorum. En gerçekçi film, Müthiş İvan’ın başarısız bir kopyası olabilir.

Bunun dışında kendisi ideoloji olan Atatürk’e gelince; her devlet düzeninin ideolojiye ihtiyacı vardır. İdeoloji birikmiş şiddettir ve yöneten ideoloji geçerli olduğu sürece, çıplak şiddete ihtiyaç azalıyor. Toplumda politik şiddetin artması, yöneten ideoloji olan kemalizmin etkisini yitirmesiyle başlıyor; bu, 1960 yıllarının sonlarıdır. 1960 yıllarının sonlarında, kemalist ideolojinin şemsiyesi altına girmiş olan komünizm, İslamcılık ve Kürt hareketi, kemalizmden kopmaya başladı. Bu şiddeti artırdı. Şiddetle kemalizm, kütlelere kakılmak istendi.

Bu arada şunu da söylemek gereğini duyuyorum; kemalizmin, Kemal Paşa’nın kişiliğiyle ilgisi her zaman zayıf olmuştur. En büyük kemalistler, resmi konuşmalarında “atamız” diyerek gözyaşı akıtmış ve özel toplantılarında Kemal Paşa’nın özel yaşamıyla ilgili akla sığmaz öyküler anlatmıştır. Kemalizm, bunlardan geçiyor; çünkü yöneten ideolojidir.

Fakat bugün kemalizm, yönetenlerin kemirmesine de uğruyor. Bugün Türkiye’yi yönetenler kemalizm konusunda ciddi bir sorunla karşılaşıyorlar. Artık Türkiye sınırları, Türkiye’nin büyük işletmelerine yetmiyor. Türkiye dışarıda iş alıyor ve sürekli ihracat yapmak zorunda kalıyor. Bu, “yurtta sulh cihanda sulh” diyerek olmaz. Bu Misak-ı Milli diyerek olmuyor. Türkiye’nin emperyalist planlar yapması dönemi başlamış görünüyor. Böyle bir dönemde, ufku Abdülhamit’ten de Enver’den de daha sınırlı bir Mustafa Kemal yetersiz kalıyor.

Şimdi sorun burada yatıyor. Fakat MHP’den transfer bir politikacının yönetimindeki Kültür Bakanlığı’nın bu sorunların farkında olduğunu sanmıyorum. Bakanlığın seçimi, daha içine kapanık bir Türkiye ve Atatürk yönündedir. Halbuki bugün Türkiye ekonomisinin en üst noktaları, daha dışa dönük, daha atılgan, hatta agresif bir Atatürk’e ihtiyaç duyuyor. Bunun ise Mustafa Kemal’den çıkarılmasına ihtimal vermiyorum.

Samandağ Alevi Soykırım Anmasından Notlar

Tahmini Okunma Süresi: 3 dakika

 

İsa: Ben gerçeğe tanıklık etmek için doğdum(…)
Gerçeğe ait olan herkes benim sesimi işitir.”

Pilatus: “Gerçek nedir?”

Yuhanna, 18:37-38

Türkiye’deki bütün sol/ilerici/sosyalist hareketler olarak el birliği ile büyük tatminlerimizden birini daha idrak ile 7 Mart 2026 tarihinde, Suriye sahilindeki Alevi soykırımını anmak üzere Samandağ’da büyük bir miting organize ettik. Pir Sultan Abdal Derneği, SYKP, DEM, Avrupalı Alevi dernekleri, TİP, TÖP, EMEP hepsi bu muazzam etkinliğin başrol oyuncusuydular.1 Etkinliği, her kimse artık, Samandağ’da Suriye Halkları İle Dayanışma Platformu adında bir platform kurulmuş, bu kişiler organize etmişlerdi. Ben de, organizatör Talat Oruç’un ÇHD’nin söz isteğini nezaketle kabulü üzerine2, soykırım karşısında hukukçular olarak yaptıklarımızı, yapacaklarımızı paylaşmak üzere oradaydım.

Samandağ’a girerken kentte olağanüstü hiçbir şey göze çarpmıyordu. Garipsedim. Çünkü birkaç ay önce bu şehirde on binler toplanmış, Suriye’deki Alevi soykırımına karşı durmuşlardı. Değil on binler, binler bile sokakta değildi. Öyle ki, arabamı miting alanının 75 metre kadar uzağına park etmeme karşın, bir kalabalık, coşku, heyecan göremiyor, slogan dahi duyamıyordum.

Konuşmalara geçildi ben miting alanına geldiğim sıra. O kadar az kişi vardı ki, Samandağlı bütün dostlarımı elimle koymuş gibi bulabilmiş, eski başkanım Erkan Baş ile kucaklaşabilmiştim. Elimde iki A4 ile kürsü önünde dolaşırken, bir beyefendi gelip “ÇHD herhalde” demişti… Oysa, sarkık bıyıklarım, montum ve kapkara güneş gözlüklerimle sivil polise benzerim. Demek o kadar yabancıydım.

İlk konuşma komitenindi. İkinci konuşma belediye başkanın, üçüncüsü DEM genel başkanının. Neden? Oysa Samandağ TİP’li bir belediye başkanına sahipti. TİP ev sahibiydi yani. Platform bu kararı vermiş.

DEM eş genel başkanı, konuşmasına Arapça başladı ve Halklarımıza merhaba, “ehlen ve sehlen” dedi. Ama aynı başkan, Diyarbakır’da “(Amed) Kürt Halkı” diye söze başlıyordu hep ve Samandağ’ın ağır ezici çoğunluğu Alevi Araplardan oluşuyordu. Neden “Samandağ Halkı” değil de “Halklarımız”? Konuşma içeriği sinir bozacak türdendi demeyeceğim, çünkü bütün konuşmalar birbirinin kopyasıydı. Kimi Venezüella’yla bağ kuruyor, kimi İran’dan, kimi Suriye Demokratik Cumhuriyeti’nden söz ediyor, kimi bir ve tek olmamız gerektiğini söylüyordu. Hepsi ama hepsi “Halkların Kardeşliği”nden dem vuruyordu. Hepsi!

İyi de, bütün halklar kardeşse bizi katleden kimdi? Bizi katledenlerle soykırımın en yoğun günlerinde anlaşma imzalayan kim? Ve buraya kadar gelip acımızı konuşmak yerine avazları çıkana dek bize nasıl davranmamız gerektiğini söyleme cüretini gösteren kim? Neden İHD ve Alevi dernekleri Arap Alevilerinin çektiği acılardan çok dünyanın geri kalanıyla dayanışmak zorunda olduğumuzdan, hep bir arada durmamız gerektiğinden söz ediyorlardı ki? Oysa soykırım başladıktan çok sonra Alevileri duymamış mıydı bu kurumlar?

Bütün konuşmalarda, ama bütün konuşmalarda ağıt değil politikaydı ağızlarından dökülen herkesin. Samandağ’ın halkların kardeşliğini öğrenmeye ihtiyacı var mıydı ki bu gelen kişiler durmaksızın kafamıza vuruyorlardı? Yoksa herkesin aklına daha çok, siyaset denen lezzet karmaşasında Alevilerin pek güzel bir garnitür olacağı fikri mi gelmişti?

Konuşma sıramı beklerken aklıma Yuhanna incilindeki bu muazzam pasaj geldi: Gerçek nedir? Gerçek siyasetin içinde yitip gitmişti.

Jan Philipp Reemtsma, Yahudilerin Avrupa’dan neredeyse tamamen sürülmesinin cezasını Avrupalıların devasa bir kültürel kayıp yaşayarak çektiklerinin doğru olduğunu söyler ve hemen sonra ekler: “Ama bunun, kitle katliamlarını yeterince cezalandırmak için girişimde bulunmaya hazır olamayan ve Chagall posta kartlarına duydukları sevgi ve ‘Anavetka’ müzikaline giden rekor sayıda izleyiciyle kendince dengeleyici olmaya çalışan bir ülkede söyleniyor olması iğrençtir.”3

Dünkü konuşmalar tam da buydu. Onlar için hiçbir şey yapmaya hazır olmayan fakat onların, Alevilerin, deyişlerinden ve kültürel yapılarından mest olan siyasi hareketler bütünü.

Sahi İsa doğruyu mu söylüyordu, “Gerçeğe ait olan herkes benim sesimi işitir” diyerek? Yoksa Pilatus alaycı bir tavırla, “geç bunları anam babam, geç, bak seni öldürmek isteyenler dışarda bağırıp çağırıyor ve ben Roma’yım” yanıtıyla İsa’ya reel politikanın, gerçek hayatın ne olduğunu mu anlatıyordu? TİP’li belediye başkanın kürsüye davet ettiği Lazkiyeli kadının “Ali medet, Ali medet” haykırışı, Pilatus’un İsa’ya verdiği yanıtta, iki bin yıl sonra Musa dağının eteklerinde yeniden işitiliyordu sanki. Aradaki fark, gerçeği anımsatanın Alevilerin dostu olduğunu iddia etmesiydi. Muhtemelen gerçekten de öyleler. Ama Pilatus da çarmıha “Nasıralı İsa, Yahudilerin Kralı” yaftasını çakarak hakkını vermişti değil mi İsa’nın?

Gördüğüm o ki, Aleviler için vazedilen “gerçek”, Pilatus’un söylediğidir.

Bu arada, miting olacağından Samandağ halkının pek de haberi yoktu, zira anma daha çok sosyal medyadan duyurulmuş, ünlüler o mecra üzerinden çağrı yapmıştı. Öte yandan, şu da var ki, Arap Alevilerine karşı katliamlar tarihinde 7 Mart bir dönüm noktası sayılmaz, bu katliamların tarihi yüzlerce yıllık. O nedenle sahile paralel dağlara demiyorlar mıydı “Nusayri dağları” diye?

ÇHD ne mi söyledi? 8 Aralık 2024’te Alevi soykırımın başlamasıyla birlikte, Aleviler için neler yaptığımız teker teker anlatıldı ve dendi ki Mersin Karaduvar’dan Tartus’a Arap Alevilerini yalnız bırakmayacağız.

Sonra çok güzel bir muhabbete, Mişel abinin yanına gittik İsmail abi ile. Ölmeden sohbet edebildiğimiz kadar edelim, ölmeden birkaç kadeh daha boğma içelim, ölmeden biraz daha gülelim, çünkü reel politikanın başladığı yerde halklar ölür, biz ölürüz.

Ben ise, kırk yılın başı benden bir şey isteyen ÇHD adına gittim, konuştum ve yalnızca kendi adıma gözlemlerimi işte bu şekil yazdım. ÇHD’li dostlarım bağışlasınlar beni.

Dipnotlar

  1. Sol Parti ve TKP yoktu, neden bilmiyorum. ↩︎
  2. Oruç, sahiden haklı olarak-konuşmalar uzayınca- pek çok kişiye olduğu gibi bana da mesaj atarak konuşmamı 2 dakikayla sınırlamamı istedi. Bir dakika konuştum. Haklıydı, insanlar sıkılmıştı! ↩︎
  3. Jan Philipp Reemtsma, Vahşeti Kavramak, çev. Ender Ateşman (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1998), 31. ↩︎

Öcalan’ın Tarih Tezi ve “Çelişkisi” (1)

Tahmini Okunma Süresi: 18 dakika

Bu yazı, Öcalan’ın tarih ve sosyalizm tezleriyle eleştirel bir diyalog olarak tasarladığım yazı dizisinin giriş bölümünü oluşturuyor. Sosyalist bir perspektiften bu tezlerle tartışma yürütmek için çok sayıda neden var. Öcalan’ın sosyalizm angajmanının konjonktür ötesi ve stratejik olması, keza Öcalan’ın sınırları aşan bir temsil kabiliyetine sahip olması ilk akla gelenler. Ama beni böyle bir tartışmada asıl motive eden şey, bu tezlerin bir radikal ulusal kurtuluş tecrübesinin gerçek dersleri içinden, üstelik genel bir kurtuluş sorunsalı korunarak ve radikal teoriyle diyalog içinde üretilmiş olması. Teori ve pratik arası bir alışverişin hem yükünü hem de üretkenliğini taşıyan canlı metinlerden bahsediyoruz…

Son Kürt isyanının lideri Abdullah Öcalan’ın esasen İmralı cezaevindeki ilk 10 senesi içerisinde geliştirdiği tarih ve Marksizm tezleri yine sosyalizm tartışmalarının merkezine oturdu. Bu tezler kamuoyuyla ilk paylaşıldığı yıllarda da benzer tartışmaları tetiklemişti; sosyalistler Öcalan’ı Marksizmi tümden terk etmekle ve kâh anarşizm kâh radikal demokrasi çizgisine geçmekle, PKK taraftarları da sosyalistleri reel sosyalist gelenekten ve onun devletçi mirasından özgürleşememekle itham ediyordu. Bu tezlerin şimdi tekrar gündeme gelmesi biraz şaşırtıcı biçimde Öcalan’ın inisiyatifiyle oldu. PKK’nın feshi ve çatışmasızlığa geçiş sürecini yönetirken Öcalan çok da lüzumu olmadığı halde “eski defterleri” açtı, PKK’yı sosyalizm tarihi içerisine yerleştiren bir geçmiş muhasebesi yaptı ve demokratik sosyalizm çizgisine bağlılığının altını kalınca çizdi. Çok da lüzumu olmadığı halde diyorum, zira sosyalizm vurgusunu ne taraftarlarının ne de Türkiye, Suriye ve dünya konjonktürünün bu yönde hiçbir talebi olmamasına rağmen, aksine rüzgarlar her yerde tersten eserken yaptı.

Bu yazı, Öcalan’ın tarih ve sosyalizm tezleriyle eleştirel bir diyalog olarak tasarladığım yazı dizisinin giriş bölümünü oluşturuyor. Sosyalist bir perspektiften bu tezlerle tartışma yürütmek için çok sayıda neden var. Öcalan’ın sosyalizm angajmanının konjonktür ötesi ve stratejik olması, keza Öcalan’ın sınırları aşan bir temsil kabiliyetine sahip olması ilk akla gelenler. Ama beni böyle bir tartışmada asıl motive eden şey, bu tezlerin bir radikal ulusal kurtuluş tecrübesinin gerçek dersleri içinden, üstelik genel bir kurtuluş sorunsalı korunarak ve radikal teoriyle diyalog içinde üretilmiş olması. Teori ve pratik arası bir alışverişin hem yükünü hem de üretkenliğini taşıyan canlı metinlerden bahsediyoruz.

Dolayısıyla bu metinler karşısında Avro-komünizm, radikal demokrasi ve benzeri kavramlarla, bildiğine kapatan, öğrenme gayreti ve ihtimalini dışlayan, bağlama ve tarihe kayıtsız bir tavrı üretken bulmuyorum. Sahayı temsil, dengeleri gözetme ve kurtuluş sorunsalı içinde bir gerilimle üretilen bu tarih ve sosyalizm tezlerinin bu gerilimleri muhakkak yansıtacağını, kararsızlıkları ve çelişkileri olabileceğini daima akılda tutmak gerekir. Rezervsiz övgüler ve muhafazakar suçlamalar arasında bu nüansların yitip gitmemesi zor. Bu yazı, suçlamalar ve övgüler arasında bir orta yol bulma kaygısı taşımıyor; esas derdim bu tarih ve sosyalizm tezlerini ciddiye alan bir eleştirel diyalog kurabilmek.

Tarih Tezi: Yöntem, Temel Kavramlar ve Argümanlar

Burada Öcalan’ın tarih tezinin içeriğini tarihsel bilgilerin tamlığı-eksikliği, doğruluğu-yanlışlığı düzeyinde denetleyen bir sunuş yapmayacağım. Böyle bir sunuşu kıymetsiz bulduğum için değil, ama söz konusu tarih tezinin anlatısına bugünün siyasal eylemini gerekçelendirme kaygısının yön verdiği açık. Dolayısıyla bu tarih anlatısının temel tezini, yöntemini, kavramlarını, ayrımlarını, periyotlandırmalarını esas alan bir özetle yetineceğim. Öcalan’ın tarih tezini ve bu tezden çıkardığı siyasi önermeleri anlayabilmek için Öcalan’ın yönteminden başlamak gerekir. Bu yöntem diyalektiktir, ama Marksizm-Leninizm-Maoizmin diyalektik materyalizminden de Hegelci diyalektikten de bazı önemli açılardan farklılaşmış bir özgün diyalektik yorumu temsil eder. Materyalist diyalektikle bir süreklilik içinde Engels’in tabiriyle “doğanın diyalektiği” anlayışını sürdürür Öcalan. Burada diyalektik ontolojikleşir, adeta bir kozmik yasa statüsündedir; öyle ki, bizatihi doğanın ve toplumun gelişim ve farklılaşma tarihinin temel mekanizması olarak tanımlanır. Bir ikiye bölünür, bu ikiliğin öğeleri arasındaki çelişki değişimin motorudur; ve ortaya çelişkinin iki tarafının da öğelerini içeren bir sentez çıkar. Doğanın ve tarihin ikilikler üzerinden gelişmesi ve çeşitlenmesinin mekanizması budur:

Tez, antitez ve sentez yöntemini esas alan yaklaşımlar evrenin işleyiş esaslarını açıklamada elverişli bir mantık aracı olabilir […] Unutmamak ve farkında olmak gerekir ki, evrende en küçük zerreciklerden kozmos seviyesindeki bütünlüğe kadar oluşumu mümkün kılan ikilemlerle bunların karşılıklı ilişki ve etkilemelerinden doğan, her ikisini bağrında taşıyan, fakat ikisinin de toplamından farklı olan bir oluşum tarzı esastır, evrenseldir. Tüm değişim ve gelişimin temelinde bu tarz oluşumu görmekteyiz. Toplum da bu oluşum tarzının dışında bir varlık değildir. Aynı tarzın oluşum diline sahiptir. Özcesi, ikilemleri sürekli oluşturur. Bundan ikisini de bağrında taşıyan ama toplamlarını aşan yeni farklı oluşturmalara imkân tanır […] Tekrar belirtmeliyim ki, toplumsal gerçekliğin üçlü dinamiğini dile getirirken yeni bir keşifte bulunmuyorum. Sadece evrensel oluşum dinamizmini topluma uyarlamaya çalışıyorum. Neden üçlü dinamizmler diye bir soru sorulursa VAROLUŞ’tan ötürü derim [….] En iddialı disiplin olan bilim, oluşumun üçlü dinamiğini önemli oranda aydınlatmıştır. Madde-enerji, parçacık dalga mekaniği kuantumlar düzeyine taşırıldığında (hem teorik hem de deneysel) ikilemin hep oluşumlara yol açtığını, bu oluşumların ürünü olan sonucun hep içinden çıktığı ikilemin (Madde-enerji, parçacık-dalga akımlarının evrenselliği vardır) izini taşıdığını, ikisinin üçüncü içinde devamını sürdürerek farklılaştığını, değişimin gelişme veya tersine gerileme biçiminde olduğunu, varlık dinamizminin temel karakteristiğinin bu tarz olduğunu kanıtlamıştır. Yeniden kanıtlamaya da gereksinim yoktur. Kendimize bakalım. Baba ve annenin çocuğu, anne ve babaya çok benzeyen, ikisinin kalıtını sürdüren, ama bunu farklılaşarak [….] yeni bir biçimde temsil eden bir oluştur.1

Tez, Anti-Tez, Sentez üçlü dinamiği içinde evrilen tarihsel süreci her dinamiğe denk gelmek üzere bir toplum biçimi tanımlayarak 3 temel bölüme ayırır Öcalan. Tez doğal komünal topluma, Anti-Tez hiyerarşik-devletçi uygarlığa, Sentez de “devlet+demokrasi”ye2 denk gelir: “Tarih üç toplum biçimini veya tarzını tanımaktadır: İlkel klan toplumu, sınıflı devlet veya uygarlık toplumu, demokratik çoklu toplum.”3 Tarihsel sürecin bu şekilde dönemlendirilmesi açık ki Marksizmin tarih dönemlendirmesinden hayli farklıdır. Bu farklılaşma tarihsel sürecin evriminin temel dinamiğinin ne olduğu sorusuna verilen cevaplardaki daha temel bir ayrışmayı yansıtır. Tarihi sınıflar mücadelesi ve üretici güçlerin gelişmesi ölçütleriyle açıklayan ve dönemlendiren Marksizme karşı Öcalan tarihin merkezine doğal toplumun/komünal toplumun sınıflı devlet uygarlığıyla olan mücadelesini yerleştirir: PKK fesih kongresine gönderdiği Perspektif başlıklı metindeki ifadesiyle, “[y]ani tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil, bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir.”4

Öcalan’a göre doğal, komünal toplum insan toplumunun “kök hücresi” ya da “ana hücresi”dir: “İnsan toplumu şimdiye kadar yaşamının yüzde 98.5’ini bu biçimde sürdürmüştür.”5 Bu toplum geçimini toplayıcılık ve avcılıkla sağlayan 20-30 kişilik klanlardan oluşuyordu; ve devlet, sınıflar, mülkiyet, miras ve aile henüz ortaya çıkmamıştı. Anaerkil otorite belirleyiciydi; klan kadınlar etrafında örgütlenmişti. Klan üyeleri, geçimlerini sağlamak, doğal ve toplumsal diğer tehditlerden korunmak için bir arada hareket etmeye mecburdu. Mutlak bir kader birlikteliği içinde tek aidiyet klandı.

Öcalan bu toplumu başlıca iki döneme ayırır. “İlkel komünal çağ”, ilk insandan dördüncü buzul döneminin sonuna, yani 20.000 yıl öncesine kadar olan birkaç milyon yıllık dönemi kapsar. Milattan önce 15.000 ve 4000 yılları arasındaki neolitik dönem ise esasen Toros-Zagros dağ sisteminin eteklerindeki uygun coğrafi koşullarda gelişir. Tarım ve köy devriminin gerçekleştiği bu dönemde beslenme imkânları gelişir, hayvanların evcilleştirilmesine geçilir ve artık-ürün ortaya çıkmaya başlar. Öcalan bu aşamayı anacıl komünal toplumun zirvesi olarak sunar.6

Komünal toplum Öcalan’ın hiyerarşik toplum adını verdiği bir geçiş toplumundan doğru evrilerek uygarlık aşamasına varır. Klanın hiyerarşik bir nitelik kazanması sürecinin bir noktada uygarlık aşamasına sıçraması, artık-ürünün artma eğiliminin ekonomik arka planını oluşturduğu bir bağlamda gerçekleşen ataerkil karşı-devrimle mümkün olur. Öcalan’a göre, şaman + yaşlı tecrübeli şeyh + askeri komutan ittifakının yürüttüğü bu ataerkil devrim, “toplumda gerçekleşen en temel karşıdevrimdir.”7 Öyle ki, “[t]üm diğer kölelikler kadın köleliğine bağlı olarak gelişmektedir. Dolayısıyla kadın köleliği çözümlenmeden diğer kölelikler çözümlenemez.”8

Öcalan’a göre uygar toplumun temel üç karakteristiği kentliliği, sınıflara bölünmüşlüğü ve en temelde de devlet ile yönetilmesidir. Uygarlık hiyerarşik bir karakterdedir ve bünyevi olarak merkeziyetçi, tekelci ve hegemoniktir: “Uygarlıkları devlet-sınıf-kent iç içeliği üzerinde yükselen tekelci baskı ve artı-ürün ele geçirme sistemi olarak tanımlamıştık.”9 Sümer ve Mısır’da milattan önce 3000 yıllarında ortaya çıkan ve milattan sonra 5-6. yüzyılda Roma ve Sasani imparatorluklarının çöküşüyle sonlanan köleci sistemden, 16. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da hakimiyet kuran ve bugün ABD liderliğinde süregiden kapitalizme son beş bin yıl “merkezi uygarlığın” / “tekelci uygarlığın” / “sınıflı-devlet uygarlığının” tarihidir.

Öcalan “uygar” sıfatını kullanmakla beraber, bu sıfata olumlu hiçbir şey atfetmez. Uygarlık pür iktidar, talan, yozlaşma ve sömürüdür:

Uygar topluma yakıştırılan kibarlık, incelik, centilmenlik, kurallara saygılılık, ölçülülük, planlı olma, akıllılık, haklara bağlılık, barışçıllık gibi sıfatlar tamamen yakıştırmadır ve sadece propaganda değeri taşır. Uygar toplumun gerçek yüzü şiddet, yalan, kandırma, kabalık, entrika, savaş, esaret, yok etme, kulluk, vefasızlık, gasp, talan, vicdansızlık, hukuk tanımama, güç ilkesine tapınma, kutsallık ve tanrısallık ilkesini bir avuç çıkarcı azınlık için saptırıp kullanma, tecavüzcülük, cinsiyetçi toplumsallık, bir taraf mal ve mülke boğulmuşken diğer tarafta açlık ve sefaletten ölme, geniş köle yığınları, avare köylüler, işsiz işçiler gibi yaşamın doğasına aykırı toplumsal hastalık ve çarpıklıklarla yüklüdür.10

Dolayısıyla Öcalan ne komünal doğal toplumun uygarlığa kavuşmasını kaçınılmaz sayar, ne de bu kavuşmada insanlığın tarihsel yürüyüşünün bir ileri adımını görür. Burada Marksizm ve kendi tarih anlatısı arasında esastan bir fark tanımlar: “[…] sınıflı toplumun ilerlemeler için zorunlu olduğu biçimindeki [M]arksist tespit (ezilen ve sömürülenler adına) yapılan en büyük yanlışlıklardan biridir[…] Tarihi kendiliğinden tahakküm güçlerine hediye etmektedir.”11 İlerlemeci tarih yorumlarıyla arasına bir set çektikten sonra Öcalan tarih tezini şekillendiren en kritik hamlesini yapar: doğal, komünal toplumdan uygarlığa geçiş ve uygar toplumun kendi evriliş ve farklılaşma süreci hiçbir şekilde doğal, komünal toplumun tümden tasfiye edilmiş olduğu anlamına gelmez. Tarih; hiyerarşik, sınıflı, devletli uygarlık toplumlarının kendi iç dinamikleriyle biteviye açıldığı ve sırası gelenin bir öncekinin yerini aldığı bir tahakküm sahnesi değildir:

Doğal toplum hiçbir zaman bitmedi. Zıtlarını beslemesine rağmen tükenmedi. Kendini hep var edebildi. Etnisite, köle ve serflerin dayanakları olarak, işçi sınıflaşmasının aşılması ve yeni toplumun yükseldiği zemin olarak, çöldeki ve ormandaki göçebe toplum olarak, özgür köylü ve ana varlıklı aile olarak, tüm tahriplere rağmen toplumun yaşayan ahlakı olarak varlığını hiç eksik etmedi. Sanıldığının aksine toplumun ilerletici motoru sadece dar sınıf mücadelesi değil, komünal toplumsal değerlerin büyük direnmesidir. Sınıf mücadelesini inkar etmek doğru olmaz. O sadece tarihin dinamiklerinden biridir. Başat rol oynayan, hep gezgin orman, dağ, çöl göçebesidir. Form olarak yaşadıkları etnisite “kabile, aşiret, halk” hareketleridir. Etnisitenin binlerce yıldır her tür amansız saldırılara ve doğal zorluklara dayanarak ayakta kalma gücüdür. Yarattıkları direnme kültürü, destanları, dilleri, saf, soylu insani değerleri, ahlaklarıdır.12

Dolayısıyla tarihin istikametini belirleyen sınıflı-devlet uygarlığının tekelci güçlerinin tek taraflı inisiyatifi değildir. Belirleyici dinamik; eşitlik, dayanışma, özgürlük değerlerinin beşiği olarak komünal doğal toplum, yani bu toplumun uygarlığın değişik dönemlerine denk düşen klan, kabile, etnisite, ulus biçimleri ile hiyerarşik sınıflı devlet uygarlığı arasındaki çelişkidir.13

Bu tarih anlatısının merkezi bir kavramı da demokratik uygarlıktır. Demokratik uygarlık, adlandırmanın ima ettiğinin ya da ilk akla getireceğinin aksine, komünal demokratik toplum ve sınıflı devlet uygarlığının bir sentezi değildir. Zira Öcalan’da sınıflı devlet uygarlığı korunup bir sentez içinde alıkonulacak hiçbir pozitif potansiyel içermez. Demokratik uygarlık kavramı, sınıflı tekelci uygarlığın toplumun tümünü kapatamayacağının altını çizer; demokratik uygarlık, uygarlığın saldırıları karşısında demokratik komünal toplum güçlerinin ürettiği direnişler, değerler, bilinç ve toplumsallık bütününü niteler: “Demokratik uygarlık kavramını kent-sınıf-devlet sistemi olan uygarlığa karşı, içte kölecil sınıflaştırmaya karşı, dıştan kabile, kavim kimliklerine yönelik baskı, talan ve köleleştirmelere karşı daimi direniş halinde olan kent içi emekçi özgürlükçü güçlerle, kırsal komünal güçlerin oluşturduğu dünyayı tanımlamak için seçtik.”14

Öcalan’a göre, sınıflı devlet uygarlığının güncel hali olan kapitalist moderniteye (ulus-devlet, endüstriyalizm, kapitalizm) karşı demokratik uygarlığın ödevi demokratik moderniteyi (demokratik konfederalizm/demokratik ulus, eko-endüstriyalizm, komünal toplum) inşa etmek olmalıdır. Öcalan, demokratik modernite ve kapitalist modernite arasında uzun yıllar devam edecek ve uzlaşmadan çatışmaya geniş bir aralıkta seyredecek bir mücadele süreci öngörmektedir.

“İki farklı ve çelişkili modernite arasında hep savaş veya barış olacaktır” demek doğru bir yaklaşım değildir. Devrim ve reformlar karşıt hamlelerle birlikte savaşlı ve çatışmalı gelişebileceği gibi, barış içinde uzlaşmalar biçiminde de gelişmesini sürdürebilir. Moderniteler aralarında bazen yoğunlaşarak savaş süreçlerine, bazen uzlaşarak barış süreçlerine açık karmaşık ilişkili ve çelişkili yapılanmalardır. Birbirlerine alternatif olmaları ‘kısa’ ve ‘orta süre’ kavramlarıyla ifade edilen günlük olaylar ve siyasetlerle, sistemlerin olgunlaşma süreçlerindeki değişimlerle gerçekleşmez. Uzun süreli yapısal, sistemik krizlerin sonucu olarak bu yönlü köklü dönüşümler olabilir.15

Özellikle Perspektif metninden itibaren demokratik modernite adlandırması yerini gittikçe artan bir şekilde demokratik sosyalizm/demokratik toplum sosyalizmi kavramlarına bırakmaya başlamıştır.

Değerlendirme

Öcalan’ın tarih tezi metodolojisinde sonuçları itibarıyla tayin edici mahiyette bir kararsızlık tespit ediyorum. Bu kararsızlık, komünün sınıflı devletçi uygarlıkla olan çelişkisinin statüsüne dair: Öcalan bu çelişkiyi antagonist bir çelişki olarak mı ele almaktadır yoksa diyalektik bir çelişki olarak mı? Mao’da16 ya da tipik bir Marksist-Leninist felsefe ders kitabındaki antagonist olan-antagonist olmayan çelişkiler ayrımını hatırlayanlar soruyu kafa karıştırıcı bulabilir, antagonizmanın zaten bir diyalektik kategorisi olduğunu söyleyerek itiraz edebilir. Tartışmayı açmak için burada “diyalektik çelişki” ve “antagonizma” ayrımını netleştirerek ilerleme ihtiyacı ortaya çıkıyor.

Diyalektik çelişki, aslında çelişkili bir ilişkisellik olarak kristalize olan toplumsal bir birimin (formasyon, ilişki, kurucu kavram), kendisini bu ilişkisel kökenlerinden kopararak tam ve kapalı bir özdeşlik olarak kurma çabasındaki bünyevi gerilimidir. Hiçbir toplumsal belirlenmişlik, kendi dolaysızlığı içinde bir “kendinde şey” (Ding-an-sich) olarak mevcudiyet kazanamaz. Hegel’in belirttiği gibi, “bir şey yalnızca kendi sınırında, sınırı sayesinde olduğu şey” ise; toplumsal bir birim, mevcudiyetini borçlu olduğu bu sınırı (Grenze) (yani ötekini /olumsuzlamayı) yapısal bir zorunluluk olarak zaten kendi içinde barındırır. Dolayısıyla diyalektik çelişki, birimin kendi ilişkisel varoluş koşulu ile kendisini bu koşuldan bağımsız bir pozitiflik olarak sabitleme yönündeki özdeşleştirici kapanma mantığı arasındaki çatışmanın ifadesidir. Bu mantık gereği her birim, mevcudiyetini borçlu olduğu sınırı sürekli bir engele (Schranke) dönüştürüp onu aşma ve kendi özdeşliğini sabitleme yönünde bir yapısal devinime sahiptir.17

Tartışmamız bağlamında buradan çıkacak sonuç, 1) belirlenmişliğin bu çelişkiyle mümkün olduğu ve 2) diyalektik karşıtların birbirlerini gerektirdiği ve asimetrik bir biçimde yeniden ürettiğidir. Tıpkı sermayenin cansız emeğe indirgenemeyeceği, ancak canlı emeği de içermek zorunda olan bir çelişkili ilişki olarak var olabildiği, varlığının bizatihi bu çelişkiyle ve bu çelişkiyi biteviye yeni bir düzeyde aşma çabasıyla karakterize olduğu gibi.

Antagonist çelişki, diyalektik çelişkiye ait bir kategori değildir; zira bir toplumsal birimin kendi ilişkisel varoluş koşulunu inkar ederek dolaysızlığı içinde tam ve kapalı bir özdeşlik olarak sabitleşme yönündeki içsel geriliminden doğmaz. Aksine antagonizma, ortak bir zeminde uzlaşmaları yapısal olarak olanaksız olan ve birbirlerinin varlık koşullarını karşılıklı olarak ilga eden bağdaşmaz zıtlıkların karşılaşma momentidir. Bu karşılaşmada taraflardan birinin varlığını sürdürmesi, diğerinin varlık koşullarının olumsuzlanmasına bağlıdır.

Bu nedenle antagonist çelişkide, “zıtların birliği” söz konusu değildir ve karşıtların birbirlerini gerektirdiği bir ilişkisel bütünlüğe ya da çelişkinin içkin bir devinimine gönderme yapılamaz. “ “Başkası”nın var olması benim tamamen kendim olmamı önler.”18 Bir köylünün kendisini toprağından kovan toprak sahibi ile olan çelişkisi antagonistiktir, zira bu karşılaşmada köylü artık köylü olarak var olamamaktadır.19 Keza 19. yüzyıl zanaatkâr önderlikli anti-kapitalist radikalizmler de antagonistik bir çelişkiden türemektedir. Zira kapitalizm doğası itibarıyla zanaatkârları mülksüzleştirmeye, onları işçileştirmeye çalışıyordu, ki bu zanaatkârların zanaatkâr olarak üretim yapmalarını imkânsızlaştırıyordu.20

Peki bu kavramsal ayrımlar Öcalan’ın tarih tezindeki yönteminin kararsızlığına dair bize neler söylüyor? Öcalan, diyalektik yöntemi benimsediğini, bir tür Hegelci tez, anti-tez, sentez üçlemesini takip ettiğini söyler. Öcalan’ın diyalektiği alımlayışındaki özgünlük, diyalektik anlayışında zıtların birbirini yok etmek zorundalığının yeri olmadığı üzerine yaptığı güçlü vurgudan türer: “Diyalektik işleyişi kabul etmekle birlikte, uçların birbirini yok ederek ilerlemesi gibi bir yorumu doğru bulmadığımı açıkça belirtmek durumundayım.”21 Böylece Öcalan, olumsuzlamanın olumsuzlamasını ve sentez fikrini reddederken karşıtların birliği ve mücadelesini tek diyalektik yasa olarak kabul eden Maocu diyalektikle22 ve özellikle de bu diyalektiğin ancak zıtların birinin diğerini devrimci imhasıyla çözülebilecek “antagonist çelişki” tipine yaptığı vurguyla arasına esastan bir mesafe koymaktadır.23 Öte yandan, Öcalan, teorik-belirtik düzeyde değilse de pratik-operasyonel düzeyde antagonistik çelişki mevhumunu güçlü bir şekilde muhafaza etmektedir.

Bu yarılmayı, Öcalan’ın tarihsel süreci tasnif etme ve komün ile sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki çelişkinin doğasını ele alma biçiminde takip etmek mümkündür. Öcalan tarihsel süreci dönemlerine ayırırken tez (komünal toplum), anti-tez (sınıflı devlet uygarlığı), sentez (devlet+demokrasi???) üçlemesini takip eder, ama aslında diyalektik metotla bağını, ta ki içinden çıkamayacağı bir belaya bulaşmak üzere sentez aşamasına geri dönene kadar, bir önemli istisnayla, neredeyse koparır.

Şöyle ki: Tarih anlatısını toplumun “kök hücre”si/“ana hücre”si adını verdiği “klan”la (“doğal toplum”, “ekolojik-demokratik toplum”, “komünal toplum”, ”ahlaki ve politik toplum”) başlatan Öcalan için, komünal toplumun sınıflı-tekelci devlet uygarlığına doğru çözülüyor olmasından itibaren tüm tarih komünal toplum güçlerinin sınıflı-tekelci devlet uygarlığına amansız direnişinin tarihidir. Öcalan, komünal toplum ve uygarlık arasındaki çelişkiyi, burada antagonist çelişki olarak ayırt ettiğimiz türden, yani birbirlerini karşılıklı olarak inkâr eden iki dolayımlanamaz dışsallık arasındaki bir uzlaşmaz çelişki olarak görür; her ne kadar antagonistik çelişki ya da uzlaşmaz çelişki kavramlarını kullanmasa da ve defaatle “diyalektik anlayışımda zıtların birbirini imha etmesi zorunluluğu yok” dese de. Öcalan’a göre bu çelişki tarihin akışında belirleyici rol oynar.

Belirleyicilik vurgusunun altını çizmek gerekir, zira belirleyici olmayan, ancak tali nitelikteki bir başka çelişki daha tanımlanır bu tarih anlatısında. Bu çelişki, sınıflı-tekelci devlet uygarlığının farklı tarihsel dönemlerde aldığı biçimlerin (köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum) içsel çelişkisidir. Öcalan; köle sahipleri ile köleler, derebeyleri ile serfler ve kapitalistler ile işçiler arasındaki çelişkiyi tanır, ancak bu sınıfsal çelişkilerin tarihsel hareketin motoru olduğu yönündeki Marksist teze karşı açıkça mesafe alır: “Sanıldığının aksine, kapitaliste karşı işçi, antagonist denilen çelişki türü içinde değildir. Günümüz kapitalizmine baktığımızda, iyi bir işi ve ücreti olan işçi, toplumun kaymak tabakasından sayılır.”24 Burası Öcalan’ın diyalektiğe geri döndüğü yerdir. Köleci-feodal-kapitalist toplumların içindeki sınıf çelişkisinin “köle diyalektiği” karakteri taşıdığını; çelişkinin taraflarının, birbirini gerektiren, kuran, yeniden üreten bir karşıtların birliği ve mücadelesi mantığına tabi olduğunu; dolayısıyla buradan hâkim sınıfların hakimiyetine son veren devrimci sonuçlar çıkmadığını/çıkamayacağını ileri sürer:

Proleter de dahil, köleden özgürlük kumaşı dokuyan ideolojik ve politik hareketlerin anlayamadıkları husus, güç ve sömürü tekellerinin köleyi kendilerinin bir eki, uzantısı olarak varlıksallaştırdıklarıdır[….] Köleyi varlıksallaştırırken toplumsal dokuları olarak dokurlar. Kendilerini kemirecek bir unsur olarak tekel dokularına eklemezler. Tarihte bu anlamda kazanan köle sınıfı yoktur. Spartaküs bile kazansaydı, Roma için yeni bir köleci hanedan kurmaktan öteye gidemezdi[….] Günümüz krizinde doğrulanan bir gerçeklik, kapitalist sanayinin yaşaması için[…] işçi sınıfı denen grupların gönüllü bir çaba içine girmekten (ücretleri düşürülse dahi) çekinmedikleridir[….] Özcesi köle değerlendirmemizi gözden geçirmek, baş çelişki öğesi olarak değil, genel toplum çelişkisinin tali bir unsuru rolünde görmek bizi daha doğru sonuçlara götürecektir. Köle diyalektiği yeniden değerlendirilmeyi bekleyen en temel toplumcu görevdir.25

Bu diyalektik çelişkinin Öcalan’ın tarihsel anlatısındaki tali niteliği, bizatihi Öcalan’ın tarih dönemlendirmesinde verilidir. Köleci, feodal, kapitalist toplumlar kendi başlarına değil, ancak sınıflı-tekelci devlet uygarlığının alt-dönemleri olarak bu anlatıda yer bulabilirler. Bu toplumlar arasındaki farklar ve süreksizlikler, bu toplumların komünal toplumla olan antagonist çelişkisinin sürekliliği karşında önemsizleşir.

Öcalan komünal toplum ile sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki antagonistik çelişkiyi sınıflı-tekelci devlet uygarlığının toplum tiplerine has içsel diyalektik sınıfsal çelişki karşısında önceler ve tarihsel değişimin merkezine yerleştirir, ama antagonistik çelişki ve diyalektik çelişki arasında tarihsel anlatısı içinde fiilen tatbik ettiği ayrımı kavramsal düzeye taşıyıp soyutlamaz. Yani Öcalan’ın tarih tezinin metodolojisinde ve kavram setinde “antagonist çelişki” başlıklı ya da benzer işlev görecek bir enstrüman bulunmuyor. Bunun yerine Öcalan diyalektik çelişkinin tali ve belirleyici (“baş çelişki/temel çelişki”26) biçimleri arasında Mao’dan mülhem bir ayrım ileri sürüyor; burada “tali diyalektik çelişkiyi” sınıflı-tekelci devlet uygarlığının çeşitli aşamaları içindeki sınıfsal ikilikler oluşturuyorken, “baş çelişkiyi” komünal toplum ve sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki antagonistik çelişki oluşturuyor: “Temel çelişki devlet tekelli uygarlıkla devletleşmemiş toplumun demokratik uygarlığı arasındadır.”27

Antagonist ve diyalektik çelişki arasındaki fark böylece diyalektik çelişkinin kendi içindeki bir ayrıma indirgeniyor. Dolayısıyla, örneğin aşağıdaki satırlarda olduğu gibi, Öcalan bir yandan birbirini mutlak surette olumsuzlayan, dolayımlanamaz iki dışsallığın antagonist çelişkisini betimlemeye yöneliyor, ama öte yanda bu betimlemeyi bir ilişkinin, varlığın, formasyonun kendisiyle özdeşliğinin imkânsızlığının, içsel blokajının ve çatışmasının terimi olan diyalektik ve karşıtların birliği üzerinden sunuyor. Böylelikle, birbirlerini besleyen ve yeniden üreten sınıfsal diyalektik ikiliğin muhafazakârlığından özenle ayırdığı komün-uygarlık antagonistik çelişkisinin statüsüne dair yine kendi eliyle bir belirsizlik yaratıyor ve bu çelişkinin muhafazakâr bir karşılıklı yeniden-üretim diyalektiği içinde uzlaştırılabileceğine dair bir yanılsamaya yol veriyor. Şunları söylüyor Öcalan:

Sosyal bilimin en temel eksikliklerinden biri, tarih boyunca doğalında diyalektik bir ikilemi yaşaması gereken hiyerarşik ve devlet bağlamlı toplumların diğer ucunu “partneri” göstermemesidir. Sanki tarih çelişkisiz, hakim toplumsal sistemin çizgisel gelişiminden ibarettir. Her olgusal gelişmede gözlemlendiği gibi, tarih boyunca hiyerarşik ve devletli toplum da zıddı rolünde olan doğal toplumsal değerlerle çelişki halinde gelişir. Onunla beslenerek büyür, gelişir, çeşitlenir. Doğal toplumun gücünü küçümsememek gerekir. Bu toplum ana kök hücre rolündedir. Nasıl ki kök hücreden diğer tüm doku hücreleri doğarsa, doğal toplumdan da dokusu niteliğindeki kurumları doğar. Yine nasıl dokulardan organ ve sistemler doğarsa, doğal toplumun ilkel kurumlarından “ilkel hiyerarşik kurumlar” da diğer gelişmiş organlar ve toplumsal sistemleri doğar. Doğal toplum bastırılabilir, geriletilip kıstırılabilir, ama asla yok edilemez. Çünkü o zaman toplum olmaktan çıkılır. Sosyal bilimin bu tespiti yapamaması büyük eksikliktir. Hiyerarşi ve devleti besleyen, doğal toplumların milyon yıllara dayanan oluşum gerçeğidir. Diyalektik ikilem başka nasıl doğabilir? Toplumsal analizleri dar sınıfsal veya ekonomik araçlarla yapmak, gerçeğin asli, temel öğesini baştan itibaren dışta bırakmak demektir. Bu büyük hata, yanılgı ve yanlış yapılmıştır. Hele marksizm gibi iddialı bir yaklaşımın komünal dedikleri doğal toplumu sanki ömrü binlerce yıl önce bitmiş, yok olmuş bir sistem gibi algılamaları bu olumsuzluğu daha çok körüklemiştir.28

Pratik-operasyonel düzeyde korunan antagonist çelişki-diyalektik çelişki ayrımının teorik ve kavramsal düzeye taşınamamasının ya da ancak baş çelişki-tali çelişki ayrımı üzerinden diyalektik çelişki içi bir ayrım üzerinden tanınmasının, bir de bunun üstüne “zıttını yok eden bir diyalektikle mesafe” ilanının derinleştirdiği yöntemsel karmaşa içinde komün ve uygarlık arasındaki çelişkinin statüsüne dair ortaya çıkan belirsizliğin Öcalan’ın tarih tezinin radikal potansiyelleri açısından ima ettiği önemli şeyler var. Bunlardan en önemlisi, sınıflı-tekelci devlet uygarlığına karşı biteviye süren komünal direnişin kapitalist alt-dönemde hangi siyasal biçimler aldığı, alabileceği, alması gerektiğine dair.

Öcalan; komünün, sınıflı ve devletli toplumların ortaya çıkışıyla birlikte tarih sahnesinden çekilmediğini, hiyerarşik-devletçi uygarlığa karşı direnmeye devam ettiğini ve geriletilebilse bile asla tam bastırılamayacak bu direnişin tarihsel değişimin en temel belirleyicisi olduğunu ileri sürdüğünde şüphesiz ki “komün-ist”29 fikri ve mücadeleyi tarihsel bir süreklilik ve yenilmezlik anlatısı içinde güçlendiren bir teorik hamle yapmış oluyor. Bu katkının siyaseten en tayin edici yanını, komünal direnişin hiyerarşik devletçi toplumun kapitalizm öncesi dönemleriyle (kölecilik ve feodalizm) sınırlı kalmadığı ve bizatihi içinde bulunduğumuz kapitalist dönemde de devam ettiği argümanı oluşturuyor.

Bu katkının özgünlüğünü takdir etmek üzere Türkiye komünist tarihinin anıt isimlerinden Hikmet Kıvılcımlı’nın “Tarih Tezi”ne dönmek ve bir kıyaslamada bulunmak zaruri oluyor. Zira tarihsel materyalizmin tarihi sınıflar mücadelesi olarak sunan tarih anlatısını külliyen reddetmiyor bile olsa açık ki son derece ciddi bir biçimde revize eden, bu revizyonu sınıfı komünle ikame işlemi üzerinden gerçekleştiren ilk kişi Öcalan değil. Hikmet Kıvılcımlı daha 1950’lerden itibaren,30 “Tarih Tezi” adıyla maruf özgün tarihsel anlatısında komünün/ilkel sosyalizmin/barbar geleneğin medeniyetle olan çatışmasını kurucu çelişki olarak tanımlıyor ve Türkiye’nin özgünlüklerini anlamak için bu çelişkinin hakkıyla anlaşılması gerektiğini ileri sürüyordu.31 Tabi esaslı bir fark ayırıyor Kıvılcımlı ve Öcalan’ı. Kıvılcımlı barbarlık ve medeniyet çelişkisinin kuruculuğunu kapitalizm öncesi ile sınırlandırıyor, modern çağda ise ancak süregiden ilkel sosyalist kalıntılardan bahsedilebileceğini, bu kalıntıların önemli sonuçlar yaratmaya devam ettiğini ama artık belirleyici dinamiğin sermaye ve işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesi olduğunu söylüyordu. Öcalan ise komün ve uygarlık arasındaki çatışmanın belirleyiciliğini pre-kapitalizmle sınırlamıyor ve kapitalizm dönemine de olduğu gibi taşıyor.

Burada Kıvılcımlı’nın tarih tezinin detaylarına girecek değilim. Tezin tartışmamız bağlamında bizi ilgilendiren kısmı; Kıvılcımlı’nın, komünün tarihsel sürekliliği ve çürüyen medeniyet güçleri karşısındaki diri asabiyesinin radikal potansiyellerini anti-kapitalizm bağlamında nasıl tartıştığı. Bu bahiste Kıvılcımlı’nın tarih tezinin ne yazık ki adeta hiçbir üretken çıktısı olmadığı tespit edilmeli.32 Zira Kıvılcımlı komün ve kapitalizm arasında bir antagonistik çelişki tanımlamayı bırakalım, tam ters bir istikamette giderek komünal ilişki ve değerlerin modern medeniyetin/kapitalizmin mayası olduğunu, İngiltere ve Japonya’da kapitalizmin gelişmesinin buradaki komünal geleneklerin diriliğiyle açıklanabileceğini, keza Doğu’da kapitalizm gelişmediyse bunun da buralarda komünal toplumun despotizmler ve tefeci-bezirgan sermaye eliyle tasfiyesi edilmesinden kaynaklandığını ileri sürer.33 Komünün kapitalizmin mayası olduğu tezine bir bakıma kendini mecbur eder Kıvılcımlı, çünkü Marksist ilerlemeciliğin kapitalizme atfettiği devrimciliği, ilericiliği, üreticiliği olduğu gibi kabul eder, buradan kopmaz. Dolayısıyla, komünün tarihsel sürekliliği tezini, komünal güçlerin kapitalizmle birlikte tasfiyesi gerçeğini, kapitalizmin devrimciliği iddiasıyla uzlaştırma zorunluluğu içinde komünün kapitalizm biçimi içinde devam ettiğini ileri sürerek anlatısının tutarlılığını belki korur ama tarih tezinin özgün komün vurgusunun anti-kapitalist potansiyelini adeta ziyan eder.

Öcalan’ın katkısı burada belirginlik kazanır. Öcalan Marksist ilerlemecilikle/aşamacılıkla kendisini bağlamaz, kapitalizme herhangi bir ilericilik payesi vermez. Dolayısıyla komün ve sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki genel antagonist çelişkiyi sınıflı-tekelci devlet uygarlığının son fazı olan kapitalist döneme teşmil etmekten kaçınmaz. Amiyane tabirle söylersek, Kıvılcımlı’nın aksine helal ile haramı birbirine katmaz.34

Ancak Öcalan da bu katkısının teorik ve politik potansiyellerini sonuna kadar takip edemez. Bu takibatın önündeki engel, komün ve sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki çelişkinin statüsüne dair Öcalan’ın kavramsal bir netlik geliştirememiş olmasıdır. Yukarıda da tartıştığım gibi, Öcalan’ın analizinin pratik-operasyonel-örtük ve teorik-kavramsal-belirtik düzeyleri arasında, özellikle komün ve sınıflı-tekelci devlet uygarlığı arasındaki çelişkinin nasıl ele alınması gerektiği bahsinde somutlaşan bir uyumsuzluk vardır. Öcalan bir yandan komün ve uygarlık arasındaki çelişkiyi birbirini mutlak surette inkar eden iki uzlaşmaz, dolayımlanamaz dışsallığın arasındaki bir çelişki olarak analiz eder; en çok da uygarlığın çeşitli aşamalarının kendi içindeki uzlaşır sınıfsal çelişkilerle konulan ayrımda belli eder bu, öte yandan komünal direnişi uygarlığın diyalektik zıttı olarak tanımlar, ki bu tanımın ima ettiği şey, komünal varlığın özerk bir dışsallıktan yoksun olduğu, uygarlığın içsel çelişkisinin diğer kutbunu cisimleştirdiğidir.

İşin aslı, Öcalan’ın söz konusu bahisteki analizinin pratik-operasyonel ve teorik-kavramsal düzeyleri arasındaki uyumsuzluğun teorik maliyetleri sınıflı-tekelci devlet uygarlığının pre-kapitalist dönemleri için “kavramlara takılmayalım” jestiyle geçiştirilebilir. Nihayetinde pür felsefi metinlerden ya da akademik bir makaleden söz etmiyoruz; zor koşullar altında kaleme alınan dolaysız politik metinler bunlar. Ancak mesele kavramlara takılıp takılmamakla sınırlı değil. Kapitalist döneme geldikçe, komün ve uygarlık arasındaki çelişkinin statüsüne dair Öcalan’ın kavramsal bir netlik geliştirememiş olmasının teorik ve bu defa aynı zamanda siyasal maliyetleri görmezden gelinemez ya da geçiştirilemez bir raddeye ulaşır. Zira başka bir problem daha belirir: kapitalizm ile birlikte komün ve uygarlık arasındaki antagonistik çelişkinin tarihsel zemininde ortaya çıkan süreksizlik, kapitalizmi uygarlığın bir aşamasına indirgeme işlemine cevap vermez olur.

Bu eleştiriyi açmak gerekir: Öcalan tarih tezinin hiçbir noktasında komünal toplumun özerk varlığının, bu varlığın tarihsel sürekliliğinin ve dirayetinin maddi zemini ve güvencesini kanıtlama çabası içine girmez; komün tüm toplumsal ilişki ve kurumların ondan diyalektik bir tez, anti-tez, sentez silsilesiyle evrimleştiği ana/kök hücre olarak tözselleştirilir, toplum var olduğu müddetçe dolayısıyla onun da var olacağı, kendini yeniden ve yeniden üreteceği varsayılır. Bu varsayım, uygar toplumun komünal toplumu diyalektik zıttı olarak gereksindiği argümanıyla pekiştirilir:

Şahsi düşünceme göre, uygarlık öncesi toplum asla bitirilip yok edilemez. Bu toplumlar çok güçlü olduklarından değil, tıpkı kök hücre olgusunda rastladığımız gibi toplumsal varlığın onlar olmaksızın mümkün olmamasından ötürü böyledir. Uygar toplum ancak kendinden önceki toplumla birlikte var olabilir. Bu husus tıpkı işçi olmadan kapitalizmin mümkün olamaması gibi bir gerçekliktir. Uygar toplum varlığını ancak uygarlaşmamış veya yarı-uygarlaşmış toplumlara dayanarak diyalektik olarak da mümkün kılabilir. İmhalar, yok etmeler kısmen gerçekleşmiş olabilir. Ama bunun tamamıyla gerçekleşmesi toplumsallığın doğasına aykırıdır.35

Her ne kadar komünal toplum hiyerarşik devletçi uygarlığın tarihsel evrimi boyunca gittikçe bastırılsa ve zayıflatılsa da, bu bastırma kapitalizm döneminde en ileri aşamasına varmış da olsa, komünal toplum var olmaya devam edecektir; Öcalan’ın varsayımı budur. Öcalan’a bu noktada yöneltilmesi gereken eleştiri; uygarlık tarihinin evrimi içinde komünal toplumun gittikçe zayıflaması sürecinin bir noktada, uygarlık tarihinin kapitalist fazında, komünal direnişte niteliksel bir dönüşüme yol açtığını gözden kaçırmasıdır. Bu gözden kaçırılan niteliksel dönüşümden kastım şudur: Pre-kapitalist dönemde sınıflı-tekelci devlet uygarlığı karşısında kendi özerk dışsallığı olan komün güçleri kapitalist dönemde özerk varoluşlarının temeli olan maddiliği (mülkiyet ve üretim ilişkilerini, yerleşim ve göç örüntülerini, kültürel aktarım mekanizmalarını, siyasal özerkliklerini) yitirirler. Bu andan itibaren artık komünün hiyerarşik-devletçi uygarlıkla antagonist çelişki içinde olan bir özerk dışsallık olarak anlaşılması mümkün değil.

Hal buyken Öcalan neden kapitalizm ve komün arasında antagonist bir çelişkinin var olmaya devam ettiği tezinden vazgeçmiyor gibi bir sağ eleştiri ileri sürüyor değilim. Aksine, yukarıda da vurguladığım gibi, Öcalan’ın buradaki “komün-ist” ısrarı özgün katkısı olarak tanınmalı. Mesele, komünün sınıflı-tekelci devlet uygarlığından özerk dışsallığının çözüldüğü koşullarda komünün hiyerarşik devletçi uygarlıkla halen antagonist bir çelişki içinde olduğu argümanının nasıl sürdürülebileceği. Ama Öcalan’ın, olması gerektiği halde, böyle bir meselesi yoktur; zira Öcalan’da birbirini mutlak surette inkâr eden dolayımlanamaz iki dışsallığın arasındaki çelişki olarak netliğe soyutlanmış “antagonist çelişki” diye bir kavram bulunmamaktadır. Öcalan adeta tözselleştirdiği komünün tarihsel sürekliliğinden endişe duymamaktadır. Dolayısıyla Öcalan, sınıflı-tekelci devlet uygarlığının kapitalist aşamasına karşı komünal direnişin zemininin, aldığı/alacağı biçimin özgünlüğünü teşhis için elzem olan sorunsala sahip değildir. Öcalan’a yönelteceğim eleştirinin esası bu tespite dayanmaktadır.

Yazı dizisinin sonraki bölümlerinde bu tespit temelinde Öcalan’ın tarih ve sosyalizm tezlerinin politik çıktılarına yönelik aşağıda listelenen eleştiri başlıkları etrafında tartışmaya devam edeceğim:

1) Ulus-devlet reddindeki ve demokratik ulus tezindeki sorunlar, ulus teorisinin semptomatik yokluğu

2) Demokratik uygarlık ve devletçi uygarlığın barış içinde bir arada var olabileceği varsayımı ya da sentezin başarılamaması

3) Mücadele stratejisi içinde sınıf mücadelesinin/ekonomi alanının önceliğinin reddi

(Devam edecek)

Dipnotlar

  1. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap Kapitalist Uygarlık: Maskesiz Tanrılar ve Çıplak Krallar Çağı (Azadi Matbaası, 2013), 83-85. ↩︎
  2. Öcalan bir sentez sunamaz; tam da komün ve devlet uygarlığı arasındaki çelişkinin statüsüne dair yaşamış olduğu kararsızlık nedeniyle. “Devlet+demokrasi” ile demokratik uygarlık ve devlet uygarlığı arasındaki bir denge durumunu betimler, yer yer bu dengeyi idealize eder, ama bu bir sentez değildir. ↩︎
  3. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap: Kapitalist Uygarlık, 83. ↩︎
  4. https://serxwebun.org/reber-aponun-12-pkk-kongresine-gonderdigi-perspektif/ ↩︎
  5. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap: Kapitalist Uygarlık, 119. ↩︎
  6. Öcalan bu aşamanın ana merkezinin Yukarı Mezopotamya olduğunu söyler. Böylelikle komünal toplum, anaerkil düzen ve Kürdistan coğrafyasını iç içe geçiren bir tez ileri sürer. ↩︎
  7. Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak (Çetin Yayınları, 2004), 31. ↩︎
  8. A.g.e., 33. ↩︎
  9. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 4. Kitap Ortadoğu Toplumunda Kriz veDemokratik Uygarlık Çözümü (Azadi Matbaası, 2013), 249. ↩︎
  10. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 1. Kitap Uygarlık: Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı (Azadi Matbaası, 2013), 183. ↩︎
  11. Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 31. ↩︎
  12. Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 88. ↩︎
  13. “Toplumların ulusal olgular biçiminde şekillenmesinin doğrudan kapitalizmin bir ürünü olmadığını kavramak gerekir. Bu konuda da sanki kapitalizm ulus yaratır gibi bir ideacılık ciddi bir yanlıştır. Bu yanlışlıkta marksizmin payı da vardır. Toplumlarda klan, kabile, aşiret, milliyet ve millet şeklindeki süreç kendine özgü bir diyalektiğe sahiptir. Sınıflı toplumun ürünü olarak doğmazlar. Kapitalizm olmadan da ulus olunabilir.” Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 131. ↩︎
  14. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 4. Kitap Ortadoğu Toplumunda Kriz veDemokratik Uygarlık Çözümü, 250. ↩︎
  15. A.g.e., 338. ↩︎
  16. https://www.marxists.org/reference/archive/mao/selected-works/volume-1/mswv1_17.htm#bm25 ↩︎
  17. Charles Taylor, Hegel (Cambridge University Press, 1999). ↩︎
  18. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik bir Politikaya Doğru, çev. Ahmet Kardam (İletişim, 2012), 200-201. ↩︎
  19. A.g.e., 201. ↩︎
  20. A.g.e., 241-242. ↩︎
  21. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap: Kapitalist Uygarlık, 83. ↩︎
  22. Mao Zedung, Felsefe Meseleleri Üzerine Konuşma, Seçme Eserler Cilt 6 içinde (Kaynak Yayınları, 2000), 325-327. ↩︎
  23. Öcalan’ın emperyalizm ve sömürgeciliğe karsı ulusal kurtuluş devrimi hedefli Marksist-Leninist formasyonlu pek çok devrimci harekette olduğu gibi diyalektikle bağı esasen Mao ve onun Çelişki Üzerine başlıklı makalesinde tanımladığı ayrımlar üzerindendir. Bkz. Abdullah Öcalan, Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto) (Weşanên Serxwebûn, 1993). ↩︎
  24. Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 141. ↩︎
  25. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 4. Kitap Ortadoğu Toplumunda Kriz veDemokratik Uygarlık Çözümü, 254-255. ↩︎
  26. Öcalan Demokratik Uygarlık Manifestosu’nda “temel çelişki” ve “baş çelişki”yi eş anlamlı kullanıyor, bu çelişki tipleri arasındaki Maoist farkı dikkate almıyor. ↩︎
  27. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap: Kapitalist Uygarlık, 223. ↩︎
  28. Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 87. ↩︎
  29. Komün esaslı anarşist, komünist, komünalist tüm siyasal çizgileri ifade edebilmek üzere kullanıyorum kavramı. ↩︎
  30. Tarih Tezi perspektifli ilk çalışması 1953 tarihinde basılmıştır. Bkz. Hikmet Kıvılcımlı, Fetih ve Medeniyet (Derleniş Yayınları, [1953] 1980). ↩︎
  31. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm (Tarihsel Maddecilik Yayınları, 1965). Kıvılcımlı’nın tarih tezini ulus teorisi perspektifinden değerlendiren bir makale için, bkz. İlker Cörüt, “Hikmet Kıvılcımlı’s “History Thesis” and the Nation-Form: National Revolutionaries as Modern Barbarians?” Beyond Nationalism and the Nation-State Radical Approaches to Nation içinde, der. İlker Cörüt ve Joost Jongerden (Routledge, 2021), 23-46. ↩︎
  32. Kıvılcımlı komün ve sömürgecilik karşıtı radikal ulusal kurtuluş hareketleri arasında bir süreklilik olduğunu söyler, ama bu tespitini teorize etmeye ve bir özgün ulus teorisine doğru soyutlamaya yönelmez. ↩︎
  33. Bkz. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm Işığında İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş: Japonya (Derleniş Yayınları, [2000] 2021) ve Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm Işığında İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere (Derleniş Yayınları, [1965] 2018). Burada Kıvılcımlı’nın temel tezi, kapitalist girişimciliğin ancak insanların birlikte iş yapma kabiliyetinin ve karşılıklı güven duygusunun güçlü olduğu, yalan söylenmeyen, hülasa insan üretici gücünün yüksek olduğu barbar gelenekli bir bağlamda mümkün olabildiğidir. ↩︎
  34. Öcalan, Kıvılcımlı’nın aksine, komün ve kapitalizm arasındaki sürekliliği kesin bir dille reddeder ve “Hıristiyanlığın en zayıf ahlâkı olduğu için Protestan ahlâkının kapitalizme kolay geçit verdiği”ni söyler. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 2. Kitap: Kapitalist Uygarlık, 34. ↩︎
  35. Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 1. Kitap Uygarlık: Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı,182-183. Öcalan’a kıyasla Kıvılcımlı komünün kapitalizmle tasfiyesinin komünün tarihsel sürekliliği ve kuruculuğu tezinin tutarlılığı açısından yarattığı sorunun farkındaydı, ama bu farkındalığın potansiyellerini Marksizmle üretken bir karşılaşmaya sokmak yerine muhafazakar bir tutarlılık erdemiyle yetinmeyi tercih etti ve soruna gerçek bir cevap verememiş oldu. ↩︎