Prekaryalaşan Türkiye

Tahmini Okunma Süresi: 8 dakika

Ülkemiz iş cinayetleri/kazaları konusunda Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada, dünyada ise ikinci sırada. Bu yıl yani 2022 yılı ilk dokuz ayı itibarıyla 1359 insanımızı iş cinayetleri sonucu kaybettik. Yani ayda ortalama 151 işçimiz, iş cinayetleri sonucunda ölüyor. Bu da günlük ortalama üç işçinin ölümü demek.Bu meseleye dünyanın her yerinde olduğu gibi sol, sosyalist gruplar ve siyasetçiler dikkati çekmeye çalışıyor ama bekledikleri tepkiyi toplumdan bir türlü alamıyorlar. Peki, bu niye böyle, niye memleketimin insanı hemen her gün yaşadığı bu ölümlere, haksızlıklara ya da hak gasplarına ses çıkarmıyor?

14 Ekim Cuma akşamı Bartın, Amasra taş kömürü işletmesinde meydana gelen grizu patlaması sonucu 41 Madenci hayatını kaybetti. Bu kaza (cinayet) adına ne derseniz deyin ülkemizde onlarca yıldır meydana gelen kazalardan biri olarak istatistiklerde yerini aldı. Toplum artık her olayda olduğu gibi bu olayda da sadece sosyal medya üzerinden biraz tepki koydu sonra hepimiz kendi gündemimiz içine hapsolduk. Zaten öyle bir durumda yaşıyoruz ki, o gece bölgeye girmeye çalışan birçok gazeteci sokulmadı. Günler geçtikçe de yavaş yavaş unutulmaya başladı. Gerçi olayın üzerinden yirmi günün üzerinde bir süre geçtikten sonra, 25 kişi gözaltına alındı ama doğrusu bugüne kadar bu tür davalarda yaşananlara bakınca ben hiç ümitvar değilim. 2014 yılındaki Soma davasında olanlara baktığımızda bu davanın da nereye gidebileceğini az çok kestiriyorum. Yıllar boyu sürecek yargılamalar olacak, bugünlerde birkaç tutuklama olabilir ama bir zaman sonra tek bir tutuklu kalmayacaktır. Belki birileri kimseyi tatmin etmeyecek cezalar alacak, sonra temyiz süreci, uzun süren yargılamalar sonucunda ölen işçilerin yakınları dâhil artık hiç kimse bu davadan bir şey beklemeyecek, dava o şekilde sündürülerek unutturulacaktır. Ta ki yeni bir kaza olup yine işçiler ölene kadar. Tabi öteden beri maden kazaları ölü ve yaralı sayısının çokluğu nedeniyle toplumda daha fazla infial yaratıyor. O yüzden toplumun daha fazla ilgisini ve tepkisini çekiyor ama unutmayalım ki ülkemiz iş cinayetleri/kazaları konusunda Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada, dünyada ise ikinci sırada. Bu yıl yani 2022 yılı ilk dokuz ayı itibarıyla 1359 insanımızı iş cinayetleri sonucu kaybettik. Yani ayda ortalama 151 işçimiz, iş cinayetleri sonucunda ölüyor. Bu da günlük ortalama üç işçinin ölümü demek. 1 Ayrıntılara İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi raporlarından bakılabilir. Bu inanılmaz bir rakam ve ülkemizde uzun zamandır bu rakamların altına düşmeyen işçi kayıplarımız sürüyor. Toplumun büyük çoğunluğu ya bunu görmüyor, ya umursamıyor ya da görmek istemiyor.

Bu meseleye dünyanın her yerinde olduğu gibi sol, sosyalist gruplar ve siyasetçiler dikkati çekmeye çalışıyor ama bekledikleri tepkiyi toplumdan bir türlü alamıyorlar. Peki, bu niye böyle, niye memleketimin insanı hemen her gün yaşadığı bu ölümlere, haksızlıklara ya da hak gasplarına ses çıkarmıyor?

Neoliberalleşme Yolunda

11 Eylül 1973 günü Şili’de yapılan bir darbe sonucunda neoliberal politikalar uygulanmaya başlandı. 60’lı yılların sonu itibarıyla iktisatçıların tartışmaya başladığı neoliberal politikalar, Şili’de ilk uygulama imkânını buluyordu. “1957-70 yılları arasında ABD hükümetinin bursuyla Chicago Üniversitesi İktisat Bölümünde bizzat Milton Friedman’ın öğrencisi olan bir grup Şili’li iktisatçı, henüz toplumsal ve siyasi koşullar mevcut değilken neoliberal bir ekonomik ve toplumsal düzen kurmak için gerekli yol haritası üzerine eğitim almıştı. 2

Kaderin bir cilvesi olsa gerek (!) tam yedi yıl sonra bir 12 Eylül sabahında da Türkiye’de darbe oluyordu. Türkiye ekonomi tarihinin en önemli dönüşüm kararlarından biri olan 24 Ocak kararları ülkenin neoliberal ekonomiye geçişinin miladıdır. Fakat bu kararların alındığı dönemde Adalet Partisi’nin azınlık hükümeti iş başındadır ve darbe sürecine kadar herhangi bir adım atılırken bir sürü engelle karşılaşmıştır. Darbe ile birlikte elindeki prangalar çözülen bu kararlar darbe hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığına getirilen, 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal eliyle hayata geçirilirken hemen hiçbir direnişle karşılaşmamıştır. Çünkü memlekette bütün yasal partiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri kapatılmış, zindanlar politikacılar, öğrenciler, düşünürler, entelektüeller ile dolmuştur. Ekonomide bu adımlar atılırken siyasette Türk İslam Sentezi, bir grup, asker ve “müteahhit” siyasetçi eliyle resmi devlet ideolojisi haline getirilmiştir. Türkiye ithal ikameci bir ekonomi politikasından, neoliberal kapitalizme geçiş yapmıştır. 24 Ocak kararlarına göre devlet ekonomide küçülmeye gidecek, KİT’ler özelleştirilecek, tarım ürünleri destekleme alımlarına sınırlama getirilecek, gübre, enerji ve ulaştırma dışındaki sübvansiyonlar kaldırılacak, ithalat liberalize edilecek, ihracatta ise vergi iadesi, düşük faizli kredi sağlanacak, imalatçı ihracatçılara ise ithal girdide gümrük muafiyeti sağlanacaktı. Sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi hayata geçirilecekti. %37 civarında yapılan bir devalüasyonla başlayan bu dönem başlangıçta tabiri caizse hormonlu bir ekonomik büyüme sağlarken, bir yandan da enflasyonu yukarı çekmiş, memleketteki gelir dağılımında büyük bir bozulma meydana gelmişti.

1983 yılında yapılan genel seçimler sonrasında işbaşına gelen Turgut Özal Hükümeti bu politikaları bütün hızıyla devam ettirecekti. ANAP’ın bütün iktidar tarihi boyunca ekonomide en çok konuşulan konuların başında Kamu İktisadi Teşebbüsler’inin  (KİT) zarar ettiği ve acilen özelleştirilmesi gerektiği hususu bulunuyordu ve bu konu merkez medyada sürekli gündemde tutulacaktı. Fakat o dönem halen Türkiye’de güçlü bir işçi sınıfı vardı. 1986 yılında 3150 işçiyle çıkılan NETAŞ grevi o darbe yıllarının ardından işçi sınıfının halen güçlü olduğunun bir göstergesiydi. Ardından gerçekleşen Kazlıçeşme Deri işçileri eylemlilikleri ve Şemsi Denizer önderliğinde başlayan Büyük Madenci yürüyüşü, ardından 1989 yılında özellikle kamu kesiminde bahar aylarında başlayan işçi direnişlerine yol açmıştı. Bu direniş karşısında hükümet hem kamu işçisine ve hem de memurlara %100’ler civarında zamlar yapmak zorunda kalmış ve özelleştirme konularında geri adım atmaya mecbur kalmıştı. Aslında bu direnişler Türkiye’deki siyasi iklimi de değiştirmeye başlamıştı. 1991 yılında yapılan seçimler sonucunda DYP-SHP koalisyon hükümeti kuruluyordu.

Bu seçimlerin en önemli sonuçlarından birisi de Refah Partisi’nin aldığı oy oranıydı. Oylarını bir önceki seçimlere göre %57 civarında arttırıyor ve %16.87 oranında oy alıyordu. Bu aslında, muhafazakâr İslamcı bir partinin büyüyüp ülkeyi yönetme düzeyine geleceğinin ilk işaretiydi. Gelen hükümetler daha kamucu politikaları devam ettiriyorlardı. Süleyman Demirel tarım destekleme politikalarını devam sürdürüyordu, ortaklık yaptığı SHP ise özelleştirme politikalarına cepheden karşı çıkan bir partiydi. Nispeten daha kamucu bir anlayışı olan bu hükümetler, ekonomik krizlerle karşı karşıya geldiklerinde temel bir takım önlemler almak yerine palyatif tedbirlerle günü kurtarmaya çalışırlarken bir yandan da, bir takım yolsuzluk krizleri patlıyordu( İstanbul Belediyesindeki İSKİ skandalı veya Demirel’in İlksan skandalı vb.). Diğer taraftan devam eden Kürt sorunu nedeniyle bölgede meydana gelen çatışmalar, gelen şehit haberleri huzursuzluğu iyice arttırırken, 5 Nisan 1994 günü Türk lirası Dolar karşısında %164 değer kaybediyordu. Hükümetler istedikleri gibi özelleştirme yapamıyorlardı. Bütün bunların sonucunda ülkeden sermaye çıkışı oluyordu. Sıcak para ihtiyacı yüzünden ekonomi darboğaza giriyordu.

1994 yılı yerel seçimlerinde İstanbul, Ankara gibi büyük şehirleri de alan Refah Partisi %19 civarında bir oy alarak ikinci parti konumuna yükseliyordu. Hemen akabinde yapılan genel seçimlerde ise %21 oy oranına ulaşarak birinci parti oluyordu. DYP ile koalisyon yapan Refah Partisi ve Erbakan kamucu politikaları devam ettiriyordu. Kamu çalışanları (İşçi ve Memurlar) 1989 yılında yapılan zam sonrasında en yüksek zam oranını alıyorlardı. Özelleştirmelere ara verilmişti. Son 27 yılda görev yapan Hükümetler içinde Türkiye’nin merkezi yönetim borç stokunu dolar bazında düşürmeyi başaran tek hükümet 53’ncü Refahyol koalisyonu olmuştu. Herhangi bir devalüasyon olmadan, ekonomik krize girmeden hem borç stokunu azaltan hem de %12 civarında bir faiz oranı uygulayan bir hükümet durumundaydı. Bu arada neoliberal politikalar intikaya uğramıştı. 3

İşte tam da bu dönemde 28 Şubat krizi patladı ve Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan Başbakanlıktan istifa etti. Cumhurbaşkanı Demirel hükümet kurma görevini Tansu Çiller yerine Mesut Yılmaz’a verdi. Bir müddet sonra da Refah Partisi kapatıldı. Ülke yeniden neoliberal politikalara dönmüştü ama siyasi istikrarsızlık sürüyordu. İki hükümet daha kuruluyordu ama ekonomik ve siyasi istikrarsızlık devam ediyordu. İşte bu ortamda seçimlere gidiliyordu. 18 Nisan 1999 yılında yapılan seçimlerin ardından 28 Mayıs 1999’da, DSP-MHP-ANAP koalisyonu kuruluyor ve bu koalisyon yüksek enflasyona ve ekonomik istikrarsızlığa karşı bir politika geliştirmeye çalışıyordu. Bu politikaları iki dönem halinde incelemek gerekiyor. İlki 28 Mayıs 1999 ile 19 Şubat 2001 tarihleri arası, ikincisi ise 19 Şubat 2001 ile 18 Kasım 2002 tarihleri arası. Bu konu oldukça teferruatlı ama sadece şu kadarını belirteyim. Birinci dönem uygulanmaya çalışılan IMF programı iflas edince, 19 Şubat krizinin ardından Dünya bankasından transfer edilen Kemal Derviş 13 Mart 2001 tarihinde koalisyon hükümetinde Ekonomiden Sorumlu Devlet bakanlığı görevine getirildi. Tarihe Kemal Derviş yasaları olarak geçen 15 yasa, 15 gün içinde çıkarılıyordu. Peki, neydi bu yasalar: Uluslararası Tahkim Yasası, Telekom Yasası, Şeker Yasası, Tütün Yasası, Tuz Yasası, Doğalgaz Piyasası Yasası, Merkez Bankası Yasası, Bankacılık Yasası, Sivil Havacılık Kanunu, Kamulaştırma Yasası, Bütçe Değişikliği Yasası, Görev zararları ve bazı fonların tasfiyesini öngören yasa, Ek Bütçe Yasası, İhale Yasası, Ekonomik ve Sosyal Konsey Yasası. (Bütün bu yasaların ayrıntılarına bakıldığında ülkenin nasıl bir ekonomi politikasıyla karşı karşıya kaldığı çok net görülecektir.)

Bütün bu yasalar hayata geçtikten sonra Kemal Derviş 2002 Ağustos’un da görevinden istifa ediyordu. 18 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel seçimlerde hükümeti oluşturan bütün partiler dâhil birçok parti meclis dışında kalıyordu. İki partili olarak oluşan meclis aritmetiğinde oyların %35’ini alan Ak Parti, Milletvekillerinin %65’ini alarak tek başına hükümet oluyordu. Neoliberal politikaların uygulanması için bu sefer çok uygun bir ortam oluşmuştu. Kanunlar yapılmıştı. Halk buna hazır durumdaydı. Ak Parti iktidarı rızayı üretmişti. “Geleneksel dinin sabır vurgusu artık ‘İslam ekonomisi’ projesinden koparılmış ve neoliberalizme eklemlenmişti.”4 Geriye dikensiz gül bahçesinde neoliberal politikaların uygulanması kalmıştı.

“1995’te Türkiye’de kamu işletmelerinin sayısı 278’di. Özelleştirmelerle birlikte 2000’li yılların başında bu sayı 240’a düşmüştü. AK Parti döneminde ise devlete ait ya da devletin ortak olduğu yalnız 71 kurum kaldı.” Bu rakamlar 2018 yılına aittir. 5

Çimento Fabrikalarından, Tekel’e; Türk Telekom’dan, Türkiye Elektrik Kurumuna; Sümerbank’tan, Demir Çelik Fabrikalarına; Seka kâğıt fabrikasından, Kocaeli Tank Palet Fabrikasına, hatta Milli Piyango İdaresine kadar bütün İktisadi Devlet teşekkülleri aşağı yukarı özelleştirildi. 19 yılda yaklaşık 70 Milyar doların üzerinde bir gelir elde edildi. Buralarda çalışan emekçiler ya emekli olmak zorunda kaldılar ya da başka kamu kuruluşlarında istihdam edilerek, sendikal güvencenin dışına çıkmaları sağlandı ve gelirleri düşürüldü. Bu arada bu işletmelerin hemen hepsine alınan personel asgari ücret düzeyinde ücretlerle işe başlamak zorunda kaldılar. Özelleştirmeyle bu işletmelere sahip olan yeni sahipleri herhangi bir teknoloji ve alt yapı yenilenmesi gerçekleştirmediler. Sadece son derece karlı şirketleri artık özel sektör işletiyordu. Sendikalar kamudan boşaltılınca işçi sınıfı iyice güvencesiz ve güçsüz bir hale geliyordu. İşçi sınıfının en son büyük direnişi 2010 yılında Ankara’da yapılan Tekel fabrikalarının özelleştirilmesine karşı yapılan direniştir. O tarihten sonra işçi sınıfı iyice pasifize edilmiştir. İşçilerin hemen hepsi, kamuda özel sektörde artık sendikasız, güvencesiz ve sözleşmeli hale dönüştürülmüştür. Kamuda öncelikle işçiler pasif hale getirildikten sonra memurlarda ise durum şöyle gelişmiştir: 1999 yılına kadar özellikle sokak eylemlilikleri ile adeta söke söke alınan sendika hakkı sonucunda Türkiye’nin hemen her yerinde KESK örgütlenmişken, 57. Ecevit Hükümeti zamanında Avrupa Birliği ile görüşmelerle artık memur sendikaları hükümetler tarafından desteklenir hale geliyordu. Bu dönemde siyaseten MHP’ye yakın olarak bilinen Kamu Sen en çok üyesi olan sendika olurken, Ak Parti ile beraber en çok üyesi olan sendika hükümetin desteklediği Memur Sen oluyordu. Bu sendikalar memurların haklarını korumaktan ziyade memurları siyasi iktidarın yanında yapılan politikalara razı etme görevini görüyordu. Bununla birlikte ülkenin en güvenceli istihdam alanı olan memurluk, üç kategoriye ayrılarak, daha güvencesiz ve sözleşmeli statüye dayalı bir çalışma dünyası oluşturulmaya başlıyordu. 15 Temmuz 2016 yılında meydana gelen darbe kalkışması sonrası uygulanan Olağanüstü Hal Rejimi sürecinde kamudan KHK’larla 125.000’in üzerinde memur atılmıştır ve kamuda güvencesizliğin önü iyice açılmıştır. Şu anda kamu dâhil, emek piyasasının hiçbir yerinde emekçilerin iş güvencesi bulunmamaktadır. Birde bunun yanında her kurumda çalışanlar arasında tabakalaşmalar meydana getirilmiştir. Bunun en son örneği öğretmelerin yapılacak olan bir sınav sonucunda Başöğretmen, Uzman öğretmen gibi sınıflara ayrılma çalışmasıdır. Zaten Öğretmenlik mesleği ilk defa bu dönemde kamuda sözleşmeli olarak bir statü haline dönüştürülmüştür. Yani aslında sınıfsal olarak aynı statüde olması gereken öğretmenler dahi birçok parçaya bölünmüştür. Her birinin birbirinden farklı sorunları ortaya çıkmıştır ve en önemlisi öğretmenlik artık tek bir sınıfsal konum olmaktan çıkmıştır. Bu durum hemen hemen her sektör için gözlenmektedir. Örneğin, doktorluk gibi bir meslekte Aile Hekimleri kamuda çalışan diğer doktorlardan farklı bir konumdadır ve sözleşmelilerdir.

Artık çalışan sınıf örgütsüz, güvencesiz ve sözleşmeli hale gelirken, emekçilerin % 42’si 2020 yılı SGK verilerine göre asgari ücret almaktadır. Bugün açlık sınırının Türk İş verilerine göre 7.500 lira olduğu ülkemizde büyük bir nüfus 5.500 lira asgari ücretle çalışmak zorundadır. Bunun yanında özellikle genç işsizliği %20’ler civarındadır. Ağustos ayı TÜİK verilerine göre göre bu oran %18 olarak görülmektedir.

Buraya kadar çizdiğim manzaradan da görüleceği üzere ülke neoliberal politikalarla tam anlamıyla bir dönüşümden geçmiştir. Bu dönüşüm olurken halk rıza göstermiştir. Bunu 20 yıldır iktidarını aralıksız devam ettiren AKP’nin, 2023 seçimlerine giderken belki de Türk demokrasi tarihinin en büyük ekonomik krizi esnasında bile oy oranında büyük bir çökmenin olmamasından anlıyoruz ve hala halkta önemli bir karşılığı olduğunu görmekteyiz.

Bir de bütün bunlara 2011 yılından itibaren ülkeye olan mülteci akınını koyarsak ki, “Türkiye, yaklaşık 3,6 milyon kayıtlı Suriyeli mültecinin yanı sıra 320.000 kadar diğer uyruklardan kişiye de ev sahipliği yapmaktadır.” 6

Bu mültecilerin güvencesiz ve asgari ücretinde altında ucuz işgücü olarak çalışması sonucu emek piyasasındaki ücretler iyice düşmektedir. Bütün bunlara baktığımızda aslında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye emekçileri Prekarya’laştılmıştır. Peki, nedir prekarya?

“Prekarya, ‘precarious’ (güvencesiz) sıfatı ile ‘proletariat’ (proletarya)isminin birleşmesiyle oluşan yeni bir terimdir. Marksist anlamda düşünecek olursak da prekaryanın kendi için sınıf olmaktan ziyade, henüz oluşum sürecindeki bir sınıf olduğunu iddia edebiliriz.” 7

Yani Prekarya kısaca güvencesiz, sözleşmeli işçi/emekçi demektir. Şu anda Türkiye emek piyasasının neredeyse tamamına yakını bu statüde veya bu statüye yakın bir konumda çalışmaktadır.

“Eşitsizliklerin arttığı dünyada daha esnek bir emek piyasasına doğru gidilirken, sınıf ortadan kaybolmadı. Daha ziyade, parçalı bir küresel sınıf görüntüsü ortaya çıktı.” 8

Dönelim yazının başına ne sormuştum ‘Peki bu niye böyle, niye memleketimin insanı hemen her gün yaşadığı bu ölümlere, haksızlıklara ya da hak gasplarına ses çıkarmıyor?’

Hemen tamamının prekayalaştırıldığı bir emek dünyasından güçlü bir ses çıkma imkânı var mı? Bu soru çok önemli, önümüzdeki yazılarda bu konuyu irdelemeye devam edelim.


Bir Bellek Çağrısı ve Öteki Yozgat

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika

Ülkemizde uzun zamandır ama özellikle son zamanlarda toplumsal hafıza ve onu oluşturan, değiştiren, biçimlendiren dinamiklere dair çalışmalar tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalarda bir “geçmişi kutsama” ya da herhangi bir dönemin öne çıkan ya da çıkarılan karakterinin ruhunu çağırmak gibi dönemin gerçekliğinden kopan ve pasifizme sürüklenen fikirleri de sık sık görüyoruz. Sanırım tarih ve onun zihinlerdeki yansıması olarak bellek farklı işlevler görebiliyor. Bu yazıda tüm gayem sadece bir tarih anlatısı yaparken nesnel durumda var olan bir boşluğu bilince çıkarmak ve tarihin bize yüklediği sorumluluğu hatırlamak ve hatırlatmak.

Yolun düşerse kıyıya bir gün

Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan

Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla

Selamla, yüreğin sevgi dolu

Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar

Eşit olmayan savaşta

Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden

Sana liman gösterdiler uzakta...

Pierre-Jean de Béranger

Fransız sosyolog Maurice Halbwachs’a göre, “kolektif bilinç belirli uzunluklarda aralıklarla uyandırılmaya, bir anlamda yeniden doldurulmaya ihtiyaç duymaktadır.” Halbwachs’a göre, kolektif bir hafızaya sahip olmak demek, bir grubu veya insan topluluğunu oluşturan bireylerin kendi geçmişleriyle ilgili ortak bir imaja sahip olmaları ve bu imaj sayesinde kendi birlik ve özgünlüklerinin bilincine varmalarıdır.

Ülkemizde uzun zamandır ama özellikle son zamanlarda toplumsal hafıza ve onu oluşturan, değiştiren, biçimlendiren dinamiklere dair çalışmalar tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalarda bir “geçmişi kutsama” ya da herhangi bir dönemin öne çıkan ya da çıkarılan karakterinin ruhunu çağırmak gibi dönemin gerçekliğinden kopan ve pasifizme sürüklenen fikirleri de sık sık görüyoruz. Sanırım tarih ve onun zihinlerdeki yansıması olarak bellek farklı işlevler görebiliyor. Bu yazıda tüm gayem sadece bir tarih anlatısı yaparken nesnel durumda var olan bir boşluğu bilince çıkarmak ve tarihin bize yüklediği sorumluluğu hatırlamak ve hatırlatmak.

Yozgat’ın ufak bir ilçesinde ailesiyle beraber küçük çiftçilik yapan birinin iddialı sözlerinden ziyade, bugün ülkedeki ve taşradaki mülkiyet ve tüketim ilişkilerinin değişimiyle el ele giden bir yeniden hafızasızlaştırma ve buna uygun tarih ve toplum anlatımının bilincine ya da bu gerçekliğin farkındalığına çağıran içerden bir okuma gerçekleştirmek istiyorum. Yozgat bilindiği gibi milliyetçi ve muhafazakâr yapısı ile öne çıkan bir vilayet. Merkez ve daha sağdaki partilere her dönem yüksek destek vermiş bir yer. Yakın tarih anlatımında da bu haliyle ele alınıyor. O kadar kanıksanmış ki bu durum, mesela, başka bir vilayete gittiğinizde memleketinize soran birisine “Yozgatlıyım” cevabı verince peş peşe Türk-İslamcı yapıların övgülerini dinliyor ve tereddütsüz o mahallede konumlandırılıyorsunuz. Bu yazıda, Yozgat’a dair bugüne kadar pek anlatılmayan şeyler anlatmayı, 12 Eylül dönemi ve öncesi süreçte mücadele eden ve hayatlarını yitiren Yozgatlı devrimcileri anmayı istiyorum. Zira çoğunluğun içinde eritilen, görünmez kılınanlar için ve onlar adına diyecek sözüm var.

MEHMET TAMER

3 Eylül 1979 tarihinde Ankara Esat’ta faşistlerce pusu kurularak katledildi. 1960 doğumlu olan Mehmet Yozgat’tan Ankara’ya taşındıktan sonra gecekondu çalışması yürütür. Bağcılar’dan Esat’a doğru bakarken, hep yanık bir türkü tutturur. Yozgat türküsüdür, söylediği. “Çamlığın başında tüter bir tütün, acı çekmeyenin yüreği bütün.”

Mehmet’in annesi Necla Hanım’ın günleri, Yozgat Eğitim Enstitüsü’nde okuyan solcu gençlere tencere tencere yemek pişirmekle geçmiştir. Ankara’da da böyle devam etmiştir. Mehmet’in yoldaşlarını, Yozgat halkının vazgeçilmez kış yemeği “arabaşı” ile tanıştırmıştır. Mahallede yazılamaya çıktığında sırtından saplanan kurşunlarla hayatını kaybeden evladının ölüm haberi onun hayatını tümüyle değiştirmiştir.

ŞÜKRÜ BAĞCI (1956 – 15 Şubat 1979)

TÖBDER’li öğretmenlerin etkisiyle devrimci fikirlerle tanıştı. Yozgat’ta Eğitim Enstitüsü’nde okurken mücadelesi büyüdü. Okuldaki faşist işgalin kırılmasında yer aldı. Merkez Tuzyaka mahallesinde silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Köylü çocuğu Şükrü kendi sınıfının bilincinde yaşadığı yeri cennet yapmak isteyenlerdendi. Şükrü’nün cenazesinde binler yürüdü Yozgat’ta.

ÖMER AYDOĞMUŞ (12 Şubat 1981)

Boğazlıyan’da doğup büyüyen Ömer Aydoğmuş, İzmir’de devrimci mücadelesini sürdürdü. Yakalandıktan 10 gün sonra fenalaştığı ve hastaneye giderken yolda hayatını kaybettiği söylendi. Mahkeme heyeti Ömer Aydoğmuş’un yakalandığı gün TRT İzmir televizyonunun çektiği görüntüleri ortaya çıkarmadı hiçbir zaman. Yakalandığı andan karakola götürülene kadar ciddi işkence gördü. Genelkurmay Raporu ile Adli Tıp Raporu ölüm nedeni konusunda çelişiyordu. Babası Numan Aydoğmuş’un kalbi de oğlundan 13 ay sonra durdu.

ADNAN ŞAHİNGÖZ (1954 – 15 Aralık 1977)

Ankara’da devrimci öğrencilerin toplandığı Albayrak Kahvehanesine faşistlerin yerleştirdiği saatli bombanın patlaması sonucunda katledildi. Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi öğrencisi idi. Albayrak Kahvesi faşist işgal altındaki okula devrimci öğrencilerin toplanıp gittiği mekandı. Yerköy ilçesi Saray köyünden olan Adnan Şahingöz memleketinin insanının ele güne muhtaç edilmesi için hazırlanacak neoliberal-kapitalist dönüşümün uygulanması uğruna yapılan “yol temizliğinde” genç yaşında bir tohum gibi toprağa düştü.

İHSAN ÇETİNTAŞ (25 Temmuz 1983)

İhsan Çetintaş, Yenifakılı Bektaşlı’dandı. Trabzon’da üniversite öğrencisiydi. 12 Eylülcüler hakkında idam kararı verdi. Erzurum cezaevinde hücrede gördüğü işkencelere dayanamayıp intihar ettiği söylendi. Bu arada idam cezası bozuldu.

İSKENDER ŞENOL (4 Kasım 1979)

163 Kurşun

Halkın öyküsüyle duydum şanını

Faşistler çevirmiş, dört bir yanını

Gönlümüzde yaşatırız anını

Bu bizim kahraman İskender Şenol

İskender Şenol, 1954 yılında Yozgat Kazankaya’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlkokulu Kazankaya’da, Ortaokulu Çekerek’te bin bir zorluk ile bitirdi. Tokat Öğretmen Okulu sınavını 4. olarak kazandı. Tokat Öğretmen Okulu’ndan mezun olduktan sonra Ordu’da öğretmenlik görevine başladı. Daha sonra Çorum’a tayin oldu. Çorum’dan da memleketi Kazankaya’ya tayin oldu. Bölgede yaptığı çalışmalar, gençlik ve bölge halkıyla kurduğu iyi ilişkiler, kooperatifçilik ve tanzim satış ile ilgili attığı adımlar çevredeki çıkar çevrelerini ve stokçuları rahatsız etti. 4 Kasım 1979 tarihinde yüzlerce silahlı faşist tarafından kuşatıldı. Ovada, pancar kantarı olarak kullanılan bir odaya sığındı. Çatışma İskender Öğretmen ile yüzlerce silahlı faşist arasında başladı. Sabah saat 10:00’da başlayan çatışma öğleden sonra saat 14:00’e kadar sürdü. İskender Öğretmen son mermisine kadar direndi. Mermisi bitince faşistler sığındığı odaya yanan piknik tüpü atarak onu katlettiler. Otopsi için hastaneye kaldırılan İskender Öğretmen’in vücudundan 163 kurşun çıkartıldı.

Kuşkusuz adını öğrenemediğim çok insan vardır. Sadece katledilen değil, memleketini terk etmek zorunda kalan, işkenceler gören, mahpuslarda yatan, aşını ekmeğini kaybeden, her türlü bedeli ödeyen binlerce insan vardır. Bugünün moda tabiri ile Yozgat’ın “toplum sosyolojisi” bir zamanlar böyleydi. Türlü tartışmalarda ve açıklamalarda önümüze çıkan bir “fikir” var : Toplumların hiç değişmediği, değişemeyeceği ve özellikle ülkemiz taşrasının geçmişten günümüze “sağcı” olduğu kabulü ve dayatması var adeta. Siyasette ve mücadelede sağcılaşmayı önerenler için ve bu “öneri”ye gelen eleştirileri boşa düşürmek için çırpınanlar ve Anadolu’nun binlerce yıllık mücadele tarihinin, tıpkı 1980 öncesi Yozgat’ta ortaya çıktığı gibi, bir yerlerde ve bir zamanda ortaya çıkacağı gerçeğini görmezden gelip, hatırına dahi getirmeye çekinenler için yeni bir belleğe ihtiyaç olduğu kesin.

Seküler Milliyetçilik Üzerine

Tahmini Okunma Süresi: 9 dakika

Bugünlerde Ruşen Çakır’dan, Ali Yaycıoğlu’na; Burak Bilgehan Özpek’ten, Ayşe Çavdar’a; Sinan Bayken’ten, Nezih Onur Kuru’ya kadar birçok yazar ve düşünce insanı tarafından “Seküler Milliyetçilik” konusunda yazılar yazılıyor, tartışmalar yürütülüyor. Birikim dergisinde de bu konuda sayılar yapılıyor. Ekseriyetin asıl üzerinde durup tartıştığı şey, Seküler Milliyetçilik denilen tavrın, düşüncenin büyük bir potansiyeli olduğu ve bu potansiyelin daha ılımlı bir noktaya çekilmesi hususu. Bu nedenle yazılar yazıyorlar, konuşmalar ve tartışmalar yürütüyorlar. Ben de bu konuda bir şeyler karalamak istiyorum ve bu konuyu, bu terimi ortaya atan ve bu konuda tartışmalar yürüten, Tamgatürk sitesinde yazılan çizilenler üzerinden analiz etmeye çalışacağım. Seküler Milliyetçiler memlekette yeni bir söz söylüyorlar mı ya da gerçekte söylenen söz, durumdan vazife çıkarmak mıdır?

Türk Milliyetçiliğine Dair Tarihsel Bir Özet

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu felsefesinin ana karakterlerinden en önemli unsuru, Türkçülük yani milliyetçiliktir. Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak kaybetmeye başlaması, Batı ve Rusya karşısında giderek küçülmesi ile birlikte özellikle Tanzimat sonrası düşünce hayatında, yıkılmaya yüz tutan bir ülkenin kurtulabilmesi için kullanılabilir formüllerden biri de milliyetçilikti ve son kertede kurucu felsefe olarak yerini aldı. Yalnız burada şunu belirtmek gerekir ki, Cumhuriyet kurulduktan sonra milliyetçi fikirler özellikle “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitlenin” oluşturulduğu yönünde bir propaganda ile sosyalistlere karşı kullanılmıştır. Asla böyle bir şey olmamasına rağmen özellikle “Kadrocu”ların oluşturduğu bu söylem Türkiye’de sosyalistlerin önünü kesmek için sürekli gündemde tutulmuştur. “İrtica, Bölücülük ve Komünizm” bahane edilerek milliyetçilik bir yandan yükseltilirken, diğer yandan Türkçü söylemlerde bulunan bir takım fikir adamları ise sürgün, işkence ve yasaklarla siyasi ve toplumsal hayatın dışına atılmışlardır. Aslında çok paradoksal görünen bu durum devletin genel tutumuna bakıldığında çok olağan görünmektedir. Çünkü devlet birçok şeyi araçsal olarak kullanmakta son derece mahir olduğu için aslında hiç vazgeçmediği milliyetçiliği de bu şekilde kullanmakta bir beis görmez. Bunun kanıtı 1944 yılı yargılamaları, 27 Mayıs sonrası Milli Birlik Komitesinden çıkarılan 14’ler ve 12 Eylül 1980 sonrası MHP davasına bakıldığında görülür. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi 8-9 Şubat 1969 tarihlerinde yapılan kongre ile birlikte adını Milliyetçi Hareket Partisi’ne çeviriyordu. Başlangıçta daha Türkçü olan parti 70’li yılların ikinci yarısında sürüme giren Türk İslam Sentezi ile birlikte İslamlık dozu daha ağır basan bir parti konumuna geçmiştir. Bunun sebebi de özellikle o yıllarda İslamcı bir anlayışla ortaya çıkmakla beraber, Osmanlı mirasını da öne çıkaran yani milliyetçi bir dozu da ortaya koyan Milli Selamet Partisi’ne olabilecek olan özellikle gençlik teveccühünün önüne geçmek içindir. Sosyalist Sol’a karşı yürütülen mücadelede Orta ve Doğu Anadolu’nun Sünni gençliğini yanına çekmek gayreti çok net bir şekilde görülmektedir. Çünkü toplumun büyük çoğunluğu köylüydü. Köyden kente göç bütün hızıyla sürüyordu ve bu topluluğu özellikle işçi sınıfını sosyalistlere kaptırmak istemiyorlardı. Bu yüzden milliyetçiliğin içindeki din dozu belki de tarihinin en üst safhasındaydı ve Ülkü Ocaklarında Türkçü fikirleri savunanlar tasfiye ediliyor ve giderek daha İslamcı görünen ekipler yerlerini almaya başlıyorlardı. İşte bu ortamda gelinen 12 Eylül darbesinden sonra sıkıyönetim hapishanelerinde işkence gören, sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanan bu milliyetçi kadroların ağırlıklı bir bölümü “Yusufiye” olarak tabir ettikleri hapishanelerde daha da dindarlaşıyorlar ve çıktıkları zaman tekrar milliyetçi bir siyaset üzerinden yürümek yerine daha İslamcı bir yoldan yürümeyi tercih ediyorlardı. Aslında bir yandan da devletle olan hukukları konusunda eleştirel yaklaşıyorlardı.  Mesela 25 Ocak 1991 tarihinde kurulan ve öncelikle kadınlara karşı uygulanan başörtüsü yasağına karşı mücadele eden Mazlumder’in kurucularının ağırlıklı bir bölümü bu şekilde Milliyetçi zeminden İslamcı bir zemine gelmiş olan kadrolardı. Bir diğer gelişmede, 7 Temmuz 1992’de o zaman ki adıyla Milliyetçi Çalışma Partisi milletvekili olan Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Genel Başkan Alparslan Türkeş’in merkez sağa doğru yanaşıp, o zaman ki DYP, SHP hükümetini desteklemesi ve devletçi söylemleri nedeniyle bir grup arkadaşıyla beraber istifa etmesi ve Büyük Birlik Partisini kurmasıydı. 90’larda yükselen İslamcılık özellikle Türkiye’de sosyalist solun yokluğunda, ağırlıklı olarak onun söylemlerini kullanarak önce yerelde sonra da DYP ile koalisyon kurarak merkezde iktidara geliyordu.

28 Şubat süreciyle beraber iktidardan indirilen Refah Partisi, oradan kopan kadrolarla 2002’de AK Parti olarak iktidara geliyordu. 20 senedir iktidarını sürdüren Ak Parti 2007 yılına kadar liberal bir politika sürdürürken, 2007 sonrası AK Parti iktidarının, “Fettullah Gülen Cemaati”nin devlet içindeki kadrolarını özellikle çok kilit pozisyonlarda iş başına getirmesiyle birlikte “Ergenekon Yargılamaları”nı yapmaya başlıyordu. Bu yargılamalarda derin devleti veonunla beraber iş başında olan özellikle Susurluk Kazası sonucu ortaya çıkan, “Mafya, Siyaset ve Devlet” ilişkisi şeklinde özetlenen yapıyı yargılıyoruz diye başlayan yargılamalar, kendilerine sert bir şekilde muhalefet edenleri de kapsamaya başlıyordu. Artık tüm bir devlet yapısını ortadan kaldırmak ve buradan boşalan kadroları, “Cemaat” kadroları ile doldurmak şeklinde özetlenebilecek bir yargı darbesini örmeye başlamışlardı. İş derin devletle hesaplaşmanın dışına çıkmıştı. Milliyetçi ve Ulusalcı kadrolar da bu yargılamaların içine atılmaya başlanmıştı. Aslında Milliyetçilerin uzun zaman sonra İslam dışında bir arayışları tam da bu sıralarda başladı. Ulusalcı ve Milliyetçi kadroların oluşturduğu “Kızıl Elma Koalisyonu” kuruluyordu. Bir tarafında Arslan Bulut, diğer yanında Tuncay Özkan, Attila İlhan gibi isimlerin yer aldığı bu koalisyon aslında bugün “Seküler Milliyetçilik” olarak tabir edilen akımın işaret fişeğiydi.

7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında HDP’nin Ulusal barajı geçerek %13 gibi bir oy oranına ulaşması, Milliyetçi siyaset yapanlarda adeta bir şok etkisi yaratmıştı. Bu sonuçlardan sonra bir türlü kurulamayan hükümet arayışları içinde, 7 Haziran-1 Kasım arası yaşanan şiddet ve terör ortamı bir yandan da MHP ile AK Parti arasında bir yakınlaşmaya yol açıyordu. 15 Temmuz 2016’da olan darbe girişimi sonrası bu yakınlık artık bir ittifak haline geliyordu. İşte bu safhada özellikle şehirli genç milliyetçiler iktidarın dinci, yasakçı uygulamalarını desteklemek bir yana, protesto eder bir seviyeye gelmişlerdi. Bu süreçte MHP’de meydana gelen ikinci bir bölünme sonucu İYİ Parti kuruluyordu. Daha çok MHP ağırlıklı kadroların kurduğu İYİ Parti merkez sağdan gelen kadrolarla biraz daha merkeze çekilmeye çalışılıyordu. Aslında “Seküler Milliyetçilik” bu safhadan sonra daha görünür bir hale geliyordu. Bir de bütün bu gelişmelere ek olarak 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı sonrası önce Suriye’den gelen göçmenler, ardından ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi sonrası Afganistan’dan yaşanan göçler ülkenin demografik ve sosyoekonomik yapısını değiştiriyordu. Bütün bu gelişmeler ülkede bir yandan popülist sağ söylemleri arttırırken, kentli alt orta, orta sınıflarda yeni bir kentli milliyetçilik söylemini yükseltmeye başlıyordu. Son zamanlarda daha sık olarak dillendirilen “Seküler Milliyetçilik” teorik açıdan bakıldığında görülecektir ki, öteden beri gelen Milliyetçilik söyleminin teorik bir ayrışması değil, konjonktürel bir ayrışmasıdır. Konjonktürel ayrışma derken neyi kast ediyorum?

Türkiye Demokrat Parti iktidarından itibaren köylü bir toplum olmaktan çıkmaya başlıyordu. İlk şehre göçenler ve onların devamı olan ikinci nesil hala köyle bağlantılarını sürdürmeye devam ediyorlardı. İktidarın 1980’den itibaren Neoliberal politikaları benimsemesiyle bu göç daha da hızlanmaya başlıyordu. 80’lerin sonları ve 90’lı yıllarda,  PKK ile çatışmaların sertleşmesi sonucu köy boşaltmaları ile büyük batı illerine ve Diyarbakır, Van vb. doğudaki illere ‘sürgün’ edilen Kürt köylüleri bu göçü daha da hızla arttırıyordu. 2001 yılında, Dünya Bankasının,  Kemal Derviş vasıtasıyla uygulattığı “Tütün, Şeker” yasası olarak hafızalarda yer eden “ekonomik tedbirler”, köyde yaşamını sürdüren nüfusun tekrar bir dalga halinde kentlere göçüyle sonuçlanmıştı. Şu anda ülkenin köylü nüfusu %7 civarındadır. Buna karşılık kent ve ilçelerde yaşayan nüfus %93’tür ve bu nüfusun yaklaşık %85’i 30 Büyükşehir sınırları içinde yaşamaktadır. Yani 2022 yılı itibariyle Türkiye tam bir kentli nüfus haline gelmiştir. Bu ekonomik sosyal yaşamı değiştirmiş ve eski siyasi söylemler artık kimseyi tatmin etmemektedir. Bir diğer olay şudur ki yazının başında belirttiğim gibi Milliyetçilik bu ülkenin en büyük siyasal söylemidir. Milli Görüş hareketinden, Vatan Partisi’ne kadar siyasi yelpazenin çok önemli bir bölümünde milliyetçi söylemler başattır. Artık bu kentli nüfus içindeki özellikle gençler Milliyetçi fikre sahip olmakla beraber, 20 yıllık Ak Parti iktidarının “Sünni İslamcı” uygulamaları ve söylemleri karşısında tepkilidirler ve yeni bir arayış içine girmişlerdir. Bir de bunun üstüne ülkeye olan bu mülteci akını iyice Milliyetçi siyaseti arttırmıştır. İşte bu sıraladığım unsurlar sonucu zaten iktidarda olan Milliyetçilik başka bir tonda alıcı bulmaya başlamıştır. Bu söylemin farklı bir söylem olacağı düşünülmesine rağmen aslında işin doğrusu farklılık form olarak vardır. Norm olarak hiçbir farklılık görünmemektedir. Aşağıda bunu daha iyi anlatmaya çalışacağım.

Seküler Milliyetçilik Tartışmaları

“Seküler Milliyetçilik” söyleminin savunucularının başında gelen Tamgatürk haber sitesinde konuyla ilgili yayınlanan yazılar ve bu konuda bir takım başka yazılardan da alıntılar yaparak ne dediğimi anlatmaya çalışayım. Tamgatürk yazarı Bahadır Dinçaslan, “Seküler Milliyetçilik”, konusunda, 21 Haziran 2022 tarihinde, “Seküler Milliyetçilik: Ulusalcı olmayacağız” başlıklı bir yazı yazarak, bu konuda teorik tartışma açmak istediklerini ve kendi mail adresine gönderilecek olan yazıları sitede yayınlayacaklarını ve bir dosya oluşturacaklarını yazıyordu. Seküler Milliyetçiliğin, bilimsel bir yaklaşıma sahip olduğundan dem vurarak bunu teorik olarak kurmak istediklerini söylüyor.

Bu çağrıdan sonra 4 Temmuz 2022 ile 26 Temmuz 2022 tarihleri arasında on yazıyı sitede yayınladıktan sonra 27 Temmuz 2022 tarihli,  “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları – XI | Sekülarizm Milli Davamızdır” yazısıyla Bahadır Dinçaslan yazılara bir nokta koyuyordu. Burada yazılan bütün tartışmalara baktığımızda biraz evvel söylediğim gibi Seküler Milliyetçiliğin teorik bir ayrışma olmadığı ayan beyan ortaya çıkıyor. İsterseniz bunu biraz yazılarla delillendirmeye başlayalım.

Örneğin dosyanın ilk yazısı olan, Yiğit Özalkuş’un yazdığı “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları – I | İdeolojik Kıtlık” başlıklı yazısıyla başlayalım. Yazının ana başlığında görüldüğü gibi yazar Türkiye Cumhuriyetinin, çok partili sisteme geçerken ve bu yolda güvenle ilerlemesi için gerekli olan siyasi partiler bütününün rejime yıkıcı zararlar veremeyecek şekilde kanunlar tarafından sınırlandırılması gerekmekte olduğunu ve bu düzenin kurulabilmesi için de  “zemin ideoloji” kavramının devreye girmesi gerektiğini söylüyor. Peki neymiş bu “zemin ideoloji” denilen şey:

“Zemin ideoloji tüm siyasi partilerin devlet ve meclisin değişmez esaslarının sınırları çerçevesinde kuralları aşmalarını, rejimin temel prensiplerine zarar vermelerini engellemek için konulması ve riayet edilmesi zaruri olan kurallar bütünüdür. Bu kurallar bütünü mecliste ve siyasi partiler içerisinde hâkim tüm fikri akımların sınırlarını belirleyecek, onları düzenleyecek ve sınırı aştığı takdirde yaptırım garantisi sağlayacak temel yapıtaşlarıdır. Bu zemin ideolojiyi devlet aygıtına entegre edecek, yürürlükte tutacak, çalışmasını sağlayacak dişli ise anayasa olmalıdır.”

Aslında yazar, biraz tarih okusa, biraz da 1924, 1961, 1982 anayasa yapım süreçlerine ve o süreçte yapılan tartışmalara baksa rahatlıkla görebileceği “zemin ideoloji”nin varlığını görmüyor. Yeni bir şey ortaya attığını düşünüyor. Oysaki dediğim gibi, biraz tarih okusa görürdü ki, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi tarihi, işte o sözünü ettiği “zemin ideoloji” ya da başkalarının adlandırmasıyla “resmi ideoloji” nedeniyle tam bir kapatılan parti çöplüğüdür. Aynı zamanda da ya içeri atılan, ya da siyaset yasağı getirilen, öldürülen veyahut yurtdışına kaçmak zorunda kalan siyasetçi, düşünce adamı ve sanatçı bolluğundan geçilmez. Yazarın bir başka tezi de;

“Kürt sorununa etkin bir yöntem sunmayan prensipler, Kürt sorununun Kürtlerin eline geçmesine, Türkiye Cumhuriyeti’nin tekelinden çıkmasına, uluslararası bir nitelik kazanmasına, karşı devrimci ve ayrılıkçı bir görünüme kavuşmasına sebep olmuştur. Oysa Kürt sorunu, Türkiye’nin varlığı açısından Kürtlerin eline bırakılmayacak kadar mühim bir meseledir.”

Hoş geldin Nevzat Tandoğan, ne demişti Osman Yüksel Serdengeçti’ye:

“Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek; ikincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek.” yani “Kürtçülük” gerekirse onu da biz yaparız!

Bir diğer örneğe geçecek olursak, Halil Güzeldoğan’ın “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları – II | Türk Milliyetçiliği Üzerine” yazısına bakabiliriz. Şöyle diyor:

“Atatürk milliyetçiliği, ulusalcılık’ gibi içi boş kavramlar Türk milliyetçiliğinin en azılı düşmanı ve aynı zamanda da Türk milliyetçiliğini pasifize eden, fikri altyapısı bulunmayan saçma sapan terimlerdirTürk milliyetçiliğini yeniden tanımlamaya lüzum olmasa da en basit tabiriyle Türk milliyetçiliği, Türk milletinin refahını tesis etmek ve onu muassır medeniyetler seviyesi üzerine çıkartmakla mükellef bir fikirler bütünüdür. Her milletin var olma ve yaşama hakkını tanıyan, saldırgan olmayan fakat devrimci ve kendisini reaksiyonizme köle etmeyecek bir fikriyat olmalıdır. Belirli bir zümrenin direkt karşıtlığı şeklinde vücut bulacak olan bir fikir, karşı tarafın yenilmesi ile varlığını yitirecektir.”

Biraz üstte Atatürk Milliyetçiliğini içi boş bir kavram olarak niteleyen yazar biraz aşağıda yaptığı bu tarifle CHP’nin altı okunun Milliyetçilik başlığını bize tercümesini yapıyor. Yani “Atatürk Milliyetçiliği”ni anlatıyor.

Diğer bir yazıya bakalım; Hakkı Başar’ın yazdığı  “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları – VII | Seküler Milliyetçilik Nereye Gitmelidir, Nasıl Gitmelidir, Özellikleri Ne Olmalıdır?” başlıklı yazıda Seküler Milliyetçiliğe bir yol haritası çizmeye çalışılırken şöyle ilginç bir argüman ileri sürülüyor:

“Başka bir konu da ikonlar konusudur. Bizim kendi içimizde ikonlar yaratıp o ikonları putlaştırmalıyız. Bu putlaştırma lafını bilerek kullanıyorum çünkü bizim gibi sekülerliğin ahlaksızlık olarak görülüp kapı dışarı edildiği bir toplumda putlar olmadan karşıt fikirlerle kavga etmemiz imkânsızdır. Örnek olarak Türkiye’nin çevresindeki ülkelerden sosyal anlamda daha ileri olmasının tek sebebi Atatürk putudur. İnsanlar seküler yaşayışlarını ancak ona dayandırarak adım atabiliyorlar. Kültür sanat alanında da putlar yaratmamız hayati önemdedir.”

Bunun yapılmışı var. 12 Eylül yönetimi bunun alasını yaptı. ‘eğer fani olmasaydın, sen de bir Allah’tın’ diye okunan şiirleri bu kulaklar duydu.

Bu arada yazıların içinde gerçekten bir takım arayışlar içinde olanlar da var. Örneğin Abdülkerim Şeker’in “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları V | Gidiyor Gibi Ama Gitmiyor: Bir Erkek Yahut Erkeklik Dâvâsı Olarak Türkçülük” başlıklı yazısı,  kadın hakları ve LGBT hakları konularında arayış içinde yazılmış. Son derece “erkek, maço” bir hareket olan Milliyetçilik içinde bu arayışlar bana ilginç geldi. Fakat yine söylüyorum bu kesinlikle Türkiye’nin artık sosyolojik olarak tam anlamıyla bir kentli ülke haline gelmesinden dolayı ortaya çıkan tartışmalar olmaktan öteye gitmiyor.  Yazılarda zaten öteden beri tekrarlanan fikirler yeni bir şeyler keşfedilmiş gibi ileri sürülüyor. Yani devletin bekası söylemi, Türkçülüğün Turan ülküsü, Sosyalist fikirlere düşmanlık, Kürtlere bakıştaki “abilik duruşu” ( aslında biz Kürtlerle kardeşiz ama Kürt olduklarını ve bir takım hakları olduğunu iddia etmedikleri sürece), ekonomide liberalizm, Kürt siyasi hareketiyle diyalog yerine çatışmayı tercih etmek, göçmen düşmanlığı, Atatürk’ün bu düşüncenin “Başbuğu” olarak konumlandırılması; kısacası biraz daha din dışı söylemlerin çoğalması dışında çok da yeni bir şey söylenmiyor. Evet demokrasiye atıf çok, çoğulculuktan, bilimsel düşünceden dem vuran yazılarda yok değil, fakat tıpkı 82 Anayasası gibi önce özgürlükten bahsedip, ardından amalı, fakatlı cümlelerle hemen sınırlar çiziliyor. Tabi ki devletin bekası için!

Yazılar biraz daha irdelenirse görülecektir ki, Milliyetçilerin seksen öncesi daha toplumcu, daha korporatist önerilerini göz önüne getirdiğimizde, onlar kadar bile toplumcu bir boyutlarının olmadığı açık olarak görülecektir. Ya da demokratik bir görünüm altında her şeyin kontrol altında olacağı ideolojik bir düzlem öneriyorlar. Üstelik bunu da demokrasi ve çoğulculuk vaadiyle dillendiriyorlar. Bu tartışmayı başlatan Bahadır Dinçaslan’ın iki yazısından örneklerle son vereyim; birincisi Ulusalcı Olmayacağız yazısından:

“Düzenli okuyucularım bilir ki ben ulusalcıları “iyi beşeri sermaye, kötü fikir” bağlamında okurum. Türkiye’nin şehirleşmesinin henüz patinaj çektiği yıllarda sayıca az ancak rejimin sahibi hissiyle hareket ettiği için etkisi ve cesareti yüksek bir şehirli kesimi, bu kesimin üzerine kurulmaya kalkan birtakım kanaat önderleri tarafından “güdüldü.” Oktay Sinanoğlu, Banu Avar, Soner Yalçın gibi figürler bu dönemin eseridir. Bu kitlenin de insiyaki tepkileri vardı: Sözgelimi tarikat karşıtlığı oldukça kıymetli ve faydalı bir insiyaktı. Bu insiyak; gerçek, doğru, iyi ve güzel bir formatta şekillenmiş fikirlerde karşılık bulamadı, nihayet güdülen, komplo teorileriyle düşünce sistemi zehirlenmiş ve faydalı olamayan bir kitle yaratıldı.”

Yazının başlığı ulusalcı olmayacağız ama bu paragrafta özetle şunu söylüyor. Aslında komplocu olmasalardı ulusalcılıkla aramızda çok da fark yok. Elhak bence de öyle, ulusalcılık daha önce de söylediğim gibi bugünkü tartışmaların işaret fişeklerindendir. Aralarındaki fark bence Ulusalcıların Çin’in Devlet Kapitalizmi gibi bir devletçiliği savunmaları ile Seküler Milliyetçilerin Piyasacı bir ekonomik yapıyı savunmaları kadardır. İkisi de insana zulümden başka bir şey teklif etmez. Yazıda bir başka noktaya daha dikkat çekmek isterim. Şöyle diyor:

““Gâvura bakınca Kürt de Müslüman” lafındaki gibi, biz o kadar sert, gençliğin verdiği enerjiyle o kadar gözü karaydık ki, son tahlilde sekülarist meylin daha orta yolcu yorumları kabul gördü. Bu bakımdan pişman değilim, bu ifadenin genel ve kabul görmüş bir terim haline gelmesindeki payımla, müsaade edilmese de, gurur duyuyorum.”

Kendisinin Seküler Milliyetçilik tartışmalarındaki öncülüğünü anlatmaya çalıştığı bu cümlelerde içindeki Kürt düşmanlığı ne kadar net görünüyor.

Dosyanın son yazısı Bahadır Dinçaslan’ın yazdığı “Seküler Milliyetçilik Tartışmaları – XI | Sekülarizm Milli Davamızdır” başlıklı yazısı okunduğunda görülecektir ki, yazının başında Türkiye’deki milliyetçilik tarihçesinde özetlemeye çalıştığım konuları bulunduğu yerden yani seküler yaşam üzerinden okuyarak yanlışlığını anlatmaya çalışıyor.  Aslında dönemin ruhunu görmediği veya görmek istemediği için o günkü söylemin de konjonktürel olduğunu göremiyor.

NATO içerisinde yer alan, köylü bir toplum olan Türkiye’nin, sosyalist söylemden koparılmasının en önemli unsuru din faktörüydü ve devlet bunu milliyetçilerin ve İslamcıların aracılığıyla tepe tepe kullandı. Kendilerine yeşil kuşak projesine bakmalarını ve 12 Eylül yönetiminin toplumu dinselleştirme yolunda attığı adımları görmelerini tavsiye ederim. MHP boşuna bütün davayı bir cümle içinde özetlemiyordu:

“Kendimiz zindandayız, fikirlerimiz iktidarda”

Saltanattan Sonra

Tahmini Okunma Süresi: 2 dakika

Mustafa Suphi alıntılarına bu kez Saltanattan Sonra Kemalizm’in burjuva karakterine dikkat çeken bir yazıyla devam ediyoruz. Suphi bizleri saltanattan kurtuluşa götüren işçi, çiftçi ve askerlerin yeni cumhuriyette de egemen sınıfların pençesine düşürülme riskine karşı önceden ikaz ediyor ve bambaşka bir cumhuriyeti kurmayı vaadediyor.

Yedi asırlık Osmanlı Saltanatı, sulh muahedesi adı altında bir bade-i zehr içerek büsbütün ölüme mahkûm olunca, karşımıza, bundan sonra nasıl yaşayacağız ve nasıl bir hükümet kuracağız, meselesi çıkıyor.

Bugün Anadolu’da yeni bir Türk Sultanlığı’nın veya herhangi bir yerde bir imparatorluğun yeniden tesisi hatıra gelmez bir garibedir. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, padişah ve imparatorların son cihan muharebesinden coşan kan deryaları içine yuvarlanmış elmaslı taçlarını yerden kaldırıp başına takacak cüretli madrabazlar meydana atılamıyor; bir vakitler Avrupa ve Asya’yı parmaklarında bir halka gibi çevirip oynatmak isteyen cihangir mareşaller ve kahraman paşalar, gizlendikleri karanlık kovuklarda kış uykusuna tutulmuş beyaz ayılar gibi sarılıp yatıyorlar, hayatlarından bile kimseye haber vermiyorlar. Böyle bir zamanda ise, Rusya’da olduğu gibi, Türkiye’de de yıkılan zalim saltanatın harabeleri karşısında bizzat halk, amele ve rençper ve as-kerlerden mürekkep milyonluk kitleler ayaklanıp kendilerini gösteriyorlar, fakir, muhtaç ve sefil de olsalar, o kırık dipçikli tüfenklerini kollarında taşımaktan vazgeçmeyerek toprakları, ana ocakları başında duruyor, baht ve namuslarını ayaklar altına düşürmek, alınteriYle hakettiklerini başkalarına yedirmemek için birleşiyorlar ve mutasallıt cihangirlere karşı, yine bütün yer-yüzünü saran «alemşümul» bir mübareze açıyorlar.

İşte Rusya, Macaristan ve Türkiye gibi muzmahil memleketlerde kurulacak yeni hükümetlerin esası, böyle büyük bir mübareze, bir güreştir; zulm ile, zalimler ile güreştir. Hem yalnız muharebeden sonra başımıza musallat olan İngiliz, Fransız ve Yunan yağmacılarına karşı değil, belki muharebeden evvelki zamanlarda da halka bir rahat nefes verdirmeyen vergidir, aşardır, ağnamdır, ianedir, cezadır, cizyedir ve nihayeten faiz ve temettüdür diye işçi ve köylünün evine, ocağına, tandırına, bacasına el uzatan içimizdeki imansız hırsızlara karşı açılacak mübareze iledir ki, yeni hayatımızın şekli ve hükümetimizin rengi belirmiş olacaktır. Anadolu’da bugün büyük zahmet ve fedakârlıklarla Avrupa ve İstanbul haydutlarına karşı çarpışan amele, rençper ve asker kardeşlerimiz, bu harbin sonunda, yine eski günahkâr, melun ve müstebit ağa ve paşalardan mürekkep hükümetler meydana geldiğini ve kendilerinin yine eskisi gibi dışarıdan gelmiş bir misafir halinde kenarda kaldıklarını görseler memnun olurlar mı? Elbette değil!

Onun için Türkiye amele, asker ve rençperleri bu-günden itibaren istek ve dileklerini meydana koyup hangi maksatla ve ne için çalıştıklarına, canlarını telef ettiklerine işaret olan kızıl bayraklarını yükseltmeye mecburdurlar.

Umumiyetle döktükleri kanterlerini haketmek, işledikleri işe ve toprağa sahip olmak, memleket ve hükümet işlerini ellerine almak isteyen amele ve rençper milleti Türkiye’de de bundan fazla ve eksik bir şey murat etmez.

Biçare rençperin dileği, şüphesiz ki, kendi başına mahsus bir paşalık ve hanlık değildir; ancak o, bugün bin senelik tecrübeden sonra, fakat kanını dökmekten başka bir işe yaramadığını pek iyi anladığı bu paşalık ve hanlıkları yeryüzünden süpürmeye karar vermiştir. Onun için bundan sonra Anadolu ve Türkiye’de, halkın sırtında yaşayacak herhangi bir hükümet, hatta cumhuriyet şeklinde de olsa, yer tutmaz, yaşamaz. Yeni hükümetin bugünkü zahmet ve fedakârlıklara katlanan amele, rençper halkın içinde kurulup aşağıdan yukarıya doğru dalbudak vermesi, hayati bir şarttır. Böyle köklü ve temelli bir hükümetledir ki, yaşamak için mübarezeye ve mübareze iledir ki, böyle bir hükümete liyakat hasıl olur. Türkiye amele, rençper ve askerlerinin bu liyakat ve iktidarı göstereceklerine eminiz. Onun için:

Yaşasın Türkiye amele, rençper ve askerlerinin hükümet ve cumhuriyeti!