Milli Demokratik Devrimden Radikal Demokratik Devrime: Ulus Belasından Kurtulmak

Bu yazı daha önce Teori ve Politika dergisinin “Bahar-Yaz 2021” sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Geçmişi tarihsel olarak kurmak “onu gerçekten olmuş olduğu gibi”
tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.
Tarihsel maddeciliğin meselesi, tehlike ânında tarihsel öznenin karşısında
beklenmedik bir şekilde beliriveren geçmiş imgesini alıkoymaktır.
Geleneğin hem kendi varlığı, hem de onu devralanlar tehlikededir.
Her ikisi de aynı tehdit altındadır: Hâkim sınıfın aleti durumuna düşmek.
Geleneği, onu hükmü altına almak üzere olan konformizmin
elinden çekip almak, her dönemde yeni baştan girişilmesi gereken bir
çabadır.

Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine

Türkiye devrimci hareketinin tarihine dair oturmuş anlatıları sorgulamaya yönelik bir eğilimin 2000’ler sonrası dönemde belirginleşmeye başladığı görülüyor. Gittikçe artan sayıda sosyalist araştırmacı, akademisyen ve örgüt Türkiye sosyalist/devrimci hareketinin tarihinin Mustafa Suphi ve TKP ile başlatılmasına itiraz ediyor. İtirazda bulunanlar, Osmanlı coğrafyasında sosyalist ve Marksist fikirlerin entelektüel ve politik etkisinin yayılmasında gayrimüslim toplulukların ve özellikle Ermeni radikal örgütlerin oynadıkları öncü rolün altını çiziyorlar.[1] Bu rolün bugüne kadar tanınmamış ya da hakkıyla tanınmamış olmasını ise Türkiye sosyalist hareketinin Kemalizmle ya da Türk milliyetçiliği ile hesaplaşmasını tamamlayamamış olmasına bağlıyorlar.[2]

Bu yazıda hangi tarihsel anlatının Türkiye devrimci hareketinin tarihsel gerçekliğini daha iyi temsil ettiğine dair klasik türden bir tarihçilik yargılaması içine girmeyeceğim. Tartışmaya esas olan şeyin olguyu bihakkın temsil meselesinin çok ötesine uzandığı da, aslında tarihyazımının bir temsil değil inşa faaliyeti olduğu[3] da aşikar. Türkiye devrimci hareketinin tarihinin kurucu anını Mustafa Suphi TKP’sinden ya da İştirakçı Hilmi’den 19. yüzyılın son çeyreğinde aktifleşen Ermeni devrimci/milliyetçi örgütlerine ya da mekansal olarak Balkanlara taşıyanlar basitçe bir tarihyazımı tartışması yapıyor değiller. Bu tarihyazımsal işlemin, Türkiye devrimci hareketinin, milli demokratik devrime ya da aynı anlama gelmek üzere ulusal kurtuluş paradigmasına içkin olan komünal ulusal tahayyülden nihai kopuşunun ve “artık sadece” Marksist olmak, ulus-sonrasında konumlanmak arzusunun sembolik ifadesi olduğu söylenebilir.

Bilindiği üzere, Türkiye devrimci/sosyalist hareketinin ana gövdesini milli demokratik devrim paradigmasının türevlerine bağlı örgütler oluşturdu. Bu paradigma esasen iki farklı sosyalizm ve sosyalizme geçiş anlayışının bir sentezine dayanıyordu. Milli demokratik devrim esasen ulusal kurtuluşçuydu. Şöyle ki, emperyalizme karşı tam bağımsızlık ve oligarşiye (“işbirlikçilere”) karşı halk egemenliği (“Gerçekten Demokratik Türkiye”) üzerinden ileri sürülen ulusal egemenlik fikri MDD paradigmasının merkezi iki fikrinden biriydi. Emperyalizme karşı tam bağımsızlığı  ve oligarşiye karşı egemenliği ileri sürülen siyasal özne ulustu. Bu 1968’te Türk ulusuydu, 1970’lerde Türkiye ulusu/halkları (Türk ve Kürt halkları) oldu.

Milli demokratik devrim paradigmasının ulusal tahayyülü  kendi kaderini belirleme kabiliyeti olan birey fikrinin doğal bir uzantısı olan liberal ulusal tahayyülden büsbütün ayrıydı. Ama emperyalizme karşı bağımsızlığı ve oligarşiye karşı halk egemenliğini, ırkla, kültürle, tarihle gerekçelendirmeye kalkan bir etnik milliyetçiliğin ürünü de değildi. Milli demokratik devrimin (Türk/Türkiye/Türk ve Kürt Halkları) ulusu, emperyalizme ve oligarşiye karşıtlıkla, kendi kendini yönetme kabiliyeti olan bir eşitlikçi topluluk fikrine yapılan komünal bir ütopik yatırımla belirlenmişti.[4] Yani milli demokratik devrimin ulusu, emperyalizmde ve işbirlikçisi/uzantısı oligarşik azınlıkta cisimleşen özel çıkara ve zor esasına dayalı bir toplumsallığa karşı halk sınıflarının barışçıl ve eşit ortaklaşmasının mümkünlüğüne yapılan ideolojik-politik bir yatırımdı. Şunu söylemek yetineyim ki, MDD’nin bu düzeyi Marksizmle büsbütün ilişkisizdi.

Milli demokratik devrim paradigmasının diğer bir merkezi fikri, “gerçek” kapitalizmi burjuva toplumla ve sosyalizmi de burjuva toplumun içerilip aşılmasıyla özdeşleştiren aşamacı bir Marksizmdi. MDD esasta ulusal kurtuluşçuydu; üstüne kurulu olduğu platform komünal ulusal tahayyülün platformuydu, ama kendi hakikati hakkında teorik bir kavrayışı yoktu. Marksist-Leninist teorik hegemonyanın belirleyiciliği  altında devrimci/sosyalist hareket ulusu bünyevi olarak burjuva bir siyasal öznellik olarak tanımladı. Ulus; kapitalizmin gelişmesi, iç pazarın oluşması, feodalizmin çözülmesi ve cumhuriyetçi devrim bağlamında ilerici, ama sınıfların ve sınıf mücadelesinin üstünü örttüğü için de gerici, nesnel temelleri olan bir yanlış bilinç biçimiydi. Emperyalizm çağında burjuvazi ulusal-demokratik devrime liderlik edemeyeceği için tarihi ileri taşımak sorumluluğunun ağırlığı emekçi sınıfların omuzlarına binmişti. Üstelik ulusal-demokratik devrim emperyalizmi ve işbirlikçisi/uzantısı oligarşiyi de hedeflemek zorunda kalacağından artık sadece burjuva bir görev olarak da tanımlanamazdı.[5]

Bu aşamacı Marksist ilerleme anlatısı içinde, devrimci hareket icra ediyor olduğu komünal ulusal arzuyu bir şekilde teorik olarak konumlandırma imkanı bulmuş oluyordu. Bir yandan ulusun esasta burjuva mahiyette bir siyasal öznellik olduğu yönündeki Marksist fikir tekrarlanıyordu,[6] ama öte yandan burjuva-demokratik/ulusal-demokratik devrimin emperyalizm çağında burjuvazi liderliğinde tamamlanamayacağı ve tarihin daha ileri gitmesi için ulusal aşamadan geçmek zorunluluğundan bahisle ulus devrimci siyasete malediliyordu. Dolayısıyla, doğrudan, adı konularak, değil, ama  ulusun sınıfsal statüsüne dair bir belirsizlik yaratmak suretiyle komünal ulusal tahayyül örtükçe, teorik olarak farkında olunmaksızın tanınmış oluyordu.

Bu anlatı, yani ulusun ilericiliği/devrimciliği anlatısı üzerinden komünal ulusal tahayyülü çarpık ve örtük bir biçimde de olsa tanıyabilmek şu varsayım ile mümkündü: Ulus ancak yarı feodal, tam kapitalistleşmemiş bir toplumsal formasyonda ilerici ya da devrimci bir potansiyele sahip olabilirdi. Ulus, emperyalizme bağımlı yarı-feodal bir bağlam ve tam anlamıyla kapitalist burjuva toplum arasındaki mesafenin mümkün ve gerekli kıldığı bir ilerici konum, aşama ya da öznellik olarak anlamlıydı. Zira bu akıl yürütme biçimini mantıksal sınırlarına kadar takip edecek olursak: Yarı feodalizm bir kere geride bırakıldığında, kapitalizm az gelişmişlikten orta gelişmişliğe vardığında ulusal ya da milli olan ilerici barutunu tüketecekti. Bu noktada burjuva toplum meydana gelmeye yüz tutacak, içerisi ve dışarı arasındaki ayrımı iptal eden küresel kapitalist aşamaya varılmış olacak, hem de artık işçi-sınıfı burjuvaziye karşı tek başına karşı koyabilecek bir toplumsal niceliğe ulaşacaktı. Yani ulus aşılmış olacaktı.

Türkiye çoktandır tam anlamıyla kapitalist, ancak Türkiye kapitalizmi bir burjuva toplum meydana getirmedi. Bu demektir ki, kapitalizmin ve dolayısıyla burjuva toplumun gelişmesini engelleyen emperyalizme ve yarı-feodalizme karşı ulusun yol açıcılığı hikayesi artık tarihselliğini tamamlamış bir durumda. Yani devrimci/sosyalist hareketlerin aşamacı Marksizmi içinde ulusa tahsis edilebilecek ilerici bir konum kalmamıştır. Bu, MDD paradigmasının sentezlediği ulusal kurtuluşçuluk ve aşamacı Marksizmin “artık” yollarının ayrıldığı anlamına gelir. Ulus, “artık”, emperyalist küreselleşme ya da küresel kapitalizm çağında, ithal-ikameci ulusal kalkınmacılığın  sona erdiği, Türkiye’nin tam anlamıyla kapitalistleştiği bir dönemde, “geride” kalmıştır ya da daha doğrusu geride kalmalıdır.

Türkiye sosyalist/devrimci hareketi, ulusu tamamlanması gereken bir eksiklik olarak kuran[7] ve esasta radikal ulusal kurtuluşçu MDD paradigmasını “geride” bırakmış, ulusu tüm kalıntı ve izleriyle kurtulunması gereken bir fazla olarak olarak kuran ulus-sonrası Marksizmine “nihayet” kavuşmuştur.[8] Ulusal fazladan kurtularak “artık” sadece Marksist olmanın dolaysız sonuçlarından biri emperyalizmi inkardır. Devrimci/sosyalist hareketlerin hemen hemen hiçbiri bugün artık “tam bağımsızlık” söylemini kullanmıyor. Zira tam bağımsızlık açıkça ulusal siyasete, özel olarak ulusal siyasetin komünal varyantına ait bir kategoridir. Peki ulus ve tam bağımsızlık fikirleri iptal edildiğinde bir lafız olarak hala muhafaza edilen emperyalizm karşıtlığından geriye ne kalır? Aslında hiçbir şey ya da emperyalizmin kapitalizmin belirli bir aşamasının adı olduğu, emperyalizme karşı mücadelenin kapitalizme karşı mücadeleden başka bir şey olmadığına dair bir totoloji.[9] Kapitalizmin açık sömürgeci işgalle işlediği bir dönemde sömürgecilik karşıtı mücadeleye kapitalizm karşıtı bir istikamet vermek üzere ileri sürülen “emperyalizmin kapitalizmin bir aşaması olduğu” tezi küresel kapitalizmin “sömürgecilik sonrası” bağlamında sömürge karşıtlığı problematiğinin ya da aynı anlama gelmek üzere ulusal tahayyülün iptalinin sloganına çevrilmiştir: Emperyalizme karşı ezilen halklar/uluslar şiarının yerini küresel kapitalizme karşı işçi sınıfı ve ezilenler şiarı almaktadır.[10] Onca eleştirilen Negri’nin “emperyalizm çağının geride kaldığı” tezi hiçbir özeleştiri verilmeden sessizce kabul edilmektedir.

Emperyalizm teorisinin bir anlamı vardıysa ve halen var olacaksa o da kapitalizmi ve ulusal egemenlik sorunsalını birbirine bağlaması, sömürgeciliğe, yarı-sömürgeciliğe ve yeni-sömürgeciliğe karşı mücadelelere kapitalizm karşıtı bir müdahale olasılığına teorik-siyasi bir çerçeve sunması olmuştur. Emperyalizmin tekelci kapitalizm ya da mali sermayenin hegemonyası altındaki kapitalizm olmasından çok daha önemli olan husus onun ulusal egemenlik merceğinden görülen kapitalizm olmasıdır. Ulusal egemenliği mesele etmezseniz ortada emperyalizm diye bir şey kalmaz. Kavramı mümkün kılan sorunsalı iptal etmek ama öte yandan kavramın kendisine tutunmanın M-L ortodoksiye sadakat beyanında bulunmak dışında bir anlamı var mıdır? En iyi ihtimalle, kavramı siyasi içeriğinden boşayıp eşitsiz ve hiyerarşik dünya sistemini betimlemek için kullanılan bir zararsız teorik alete indirgemiş olmaz mıyız? Şaşkınlık o düzeydedir ki ulus fikri iptal edildiğinde sanki  halen sömürge kavramının bir hükmü olabilirmiş gibi Türkiye’nin artık yeni-sömürge[11] değil de “mali ve ekonomik sömürge” olduğuna dair teoriler bile uydurulabilmektedir.[12]

Ulus fikrinin, özel olarak komünal ulus fikrinin, devrimci tahayyülden düşmesi anti-oligarşik ulusal egemenlikçi vurgunun devrimci söylem içinde gittikçe zayıflaması süreci içinde takip edilebilir. Anti-oligarşik ulusal demokratik iddia yerini faşizme karşı demokrasi mücadelesine bırakmış gibidir. Faşizme karşı demokrasi mücadelesi söylemi yeni değildir tabi. Ama 1970’lerin “gerçek demokrasi” mücadelesi komünal-kolektif  bir özne olarak tahayyül edilen ulusun anti-oligarşik mücadelesinin bir kategorisiyken, bugünün anti-faşist mücadelesi temel hak ve özgürlükler, politik özgürlük düzeyinde tınlayan burjuva-liberal demokratik bir içeriktedir.

Bu ulus-sonrası yeni konum alış aşamacı Marksizmin burjuva toplum ve oradan doğru sosyalizme uzanan siyasi perspektifini yeniden yapılandırır. Demokratik devrimin artık millisi değil, radikal olanı makbuldür. Ulusu bir eksik olarak kuran ulusal kurtuluşçu MDD’nin aksine RDD (Radikal Demokratik Devrim) ulusu bir fazlalık olarak görür. Burjuva topluma giden yolun ulusal olanla, ulus-devletle, tekçilikle, otoriterlikle (faşizm, tepeden modernleşme, İttihatçılık, sömürgecilik, soykırımcılık) yüzleşerek açılabileceğini savunur. Anti-otoriterlik ve çoğulculuk RDD’nin en temel iki vurgusudur, zira MDD’nin komünal ulusunu değil özerk birey-insanı esas alır.

MDD’den RDD’ye bu geçiş yeni bir tarihsel anlatı talep etmektedir. Türkiye sosyalist/devrimci hareketinin, tarihi, ulusal fazladan kurtarmak üzere yeniden yazmaya girişmesi ancak bu arka plan dikkate alınarak anlaşılabilir. MDD tarihyazımını ulus-sonrası RDD tipi bir tarihyazımıyla ikame etmek üzere ulusal kuruluş ve ulus-devlet süreci bir sapma, bir aşırılık olarak paranteze alınır. İttihat Terakki-Kemalizm-Kontrgerilla-Jitem (Derin Devlet) sürekliliği içinde işleyen özde faşist bir devlet geleneği anlatısı RDD tipi tarihyazımının çerçevesini oluşturur. MDD perspektifleri içinde önderliğinin burjuva niteliği nedeniyle tamamlanamamış, eksik kalmış bir ulusal-demokratik devrim olarak şu veya bu düzeyde “ilerici” yönleri tanınan Kemalist devrim[13] yeni bir okumaya tabi tutularak Kürt, Alevi, Pontos, Ermeni katliamcısı ve iddia ettiğinin aksine emperyalizm karşıtı da olmayan bir diktatörlük olarak neredeyse tümden reddedilir. Milli Mücadelenin sembolik başlangıç günü olarak kabul edilen 19 Mayıs 1919’un Pontos Soykırımının başlangıç günü olarak ilan edilmesi Kemalist devrimde kurtarılacak hiçbir şey olmadığı fikrinin en çarpıcı ifadesidir.

Ulusal fazladan kurtulmayı hedefleyen bu yeni tarihyazımı sosyalist/devrimci hareketlerin tarihini de yeniden yazmaya yönelir. Mustafa Suphi TKP’sinin ulusal sorunda yeteri kadar radikal bir tavır almadığının, UKKTH prensibini tanımadığının, Ermeni soykırımcılarıyla iş tuttuğunun altı çizilir. Suphi’nin Türkçü kökenleri hatırlatılır.[14] Bu revizyonist perspektifin programatik düzeyde de karşılığı olur. Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye devrimci hareketinin geleneği olan yapılarından TİKB “tarihimizi Mustafa Suphi TKP’si ile başlatan ulusal dar görüşlülük lekesi kadar böyle vahim bir ideolojik kalıntının yıllarca dikkatimizden kaçmasının utancını da duyarak Tüzük’ümüzün ilgili paragrafını… değiştiriyoruz” diyerek 1997 Tüzüğü’ndeki şu paragrafı yeniden formüle eder:

“TİKB, Mustafa Suphi yoldaşın önderlik ettiği TKP’nin mirasçısıdır. Ulusal ve uluslararası planda insanlığın gelişme tarihinin ilerici bütün birikimlerine, ezilenlerin, proletarya ve halkların mücadele tarihinin devrimci geleneklerine sahip çıkar. Komünizm uğruna mücadelenin ateşi içinde ML bir içerik kazandırarak bunları ileriye doğru taşımayı ve zenginleştirmeyi görev bilir.”

Revizyondan sonra ilgili paragrafın son hali şu şekildedir:

TİKB, Osmanlı döneminde 1840’lardan itibaren ortaya çıkan kendiliğinden işçi eylemlerinden farklı olarak bir işçi örgütü (sendika) tarafından örgütlenen ilk grev olan 1905’teki Kavala tütün işçilerinin grevini tarihsel köklerinin başlangıcı sayar. Fakat örgütlü siyasal faaliyet yürüten Ermeni ve Bulgar sosyalistlerini tarihsel öncüleri olarak görür. Bu bağlamda, 15 Haziran 1915’te idam edilen Ermeni sosyalistleri Paramaz (Madteos Sarkisyan) ve 19 yoldaşının açtıkları yolun ve arkasından gelen Mustafa Suphi yoldaşın önderlik ettiği TKP’nin mirasçısıdır.[15]

Evrensel iddiaları olan solun aslında ne kadar Türk olduğu, Türklük sözleşmesinin dışına çıkmakta zorlandığı vurgulanır.[16] 1968 devrimci hareketi Kemalizm ve küçük-burjuva milliyetçiliğiyle malul bir geçiş formu olarak teşhis edilir ve uzlaşmaz bir Kemalizm karşıtı olarak Kaypakkaya yeniden keşfedilir.[17]

Bir yanlış anlamaya yol vermemek üzere şunu söylemem gerek: Devrimci perspektifteki milliyetçi/Kemalist kalıntılarla yüzleşmenin, ulusal siyasetin tahakkümcü biçimiyle hesaplaşmanın özgürleştirici olduğu muhakkak. Burada eleştiri konusu olan hususun, devrimci/sosyalist hareketin, tarihsel köklerini besleyen damarların çoğulluğunu tanımaya başlaması olmadığı da açık. Devrimci/sosyalist hareketin milliyetçi tarih perspektifiyle hesaplaşmasının sorunlu olan tarafı bu hesaplaşmanın büyük oranda Radikal Demokratik Devrim paradigması tarafından çerçeveleniyor olmasıdır. Özerk birey-insanı normatif temeli olarak alan RDD paradigması içinde ulusu (Türklüğü) milliyetçilik dışında düşünebilmek mümkün değildir; ulus (Türklük) kurtulunması gereken bir fazla olarak burjuva-demokratik toplumun/radikal demokrasinin önündeki engeldir. Bu paradigma içinde kalındığı müddetçe ulusal tahayyüller arasındaki farklılıkları araştırmaya değmez. MDD’nin esası olan komünal ulusal tahayyülü teşhis edebilmek de mümkün değildir. MDD’nin ulusa yaptığı vurguda görülebilen tasfiye edilmesi gereken bir Kemalizm kalıntısından fazlası olmayacaktır.

Ulus-sonrası bir konum almak üzere takınılan bu radikal-demokrat ya da aşamacı Marksist jestin Türk halk sınıflarıyla halihazırda varolan mesafeyi daha da açacağı bir sır değildir. Ama sorunun büyüğü bu değildir. MDD içinde komünal ulusal tahayyül üzerinden muhafaza edilen komünal momente RDD paradigmasında bir yer yoktur; Kemalizmin tasfiyesi olarak kutlananın komünal ve devrimci olanın tasfiyesini de içerdiğini söylemek gerekir. 20. yüzyılın marksist devrimciliğinin ulusal kurtuluşçulukla bu kadar iç içe girmesinin kazai bir durum, talihsiz bir karşılaşma[18] olmadığının yeniden ve yeniden hatırlanmasında fayda vardır.

Kaynakça

Ağırnaslı, N. (2018) “Cadı Kazanında Kaynayan Günahlar: Komünist Hipotezi ve Kurtuluşu Yeniden Düşünmek,” https://www.hayalgucuiktidara.com/nejat-makaleleri/cadi-kazaninda-kaynayan-gunahlar-komunist-hipotezi-ve-kurtulusu-yeniden-dusunmek/

Akın, K. (2015) Ermeni Devrimci Paramaz: Abdülhamid’den İttihat Terakki’ye Ermeni Sosyalistleri ve Soykırım, Ankara: Dipnot Yayınları.

Alınteri (2020) “TİKB 5 Konferansı: Tüzük Değişikliği”, http://gazete.alinteri2.com/tikb-5-konferansi-tuzuk-degisikligi.

Belli, M. “Millet Gerçeği,” https://yurtseverce.com/2021/06/16/millet-gercegi/.

Benjamin, W. (2012) “Tarih Kavramı Üzerine,” N. Gürbilek (der.), Son Bakışta Aşk içinde, İstanbul: Metis.

Benlisoy, F. “Kriz Gemisi ve Anti Emperyalizm”, http://yeniyasamgazetesi2.com/kriz-gemisi-ve-anti-emperyalizm/

Can, A. (1991)  Türkiye’nin Toplumsal Maddi Gerçekliği ve Devrimci Strateji, İstanbul: Varyos Yayınları.

Cörüt, İ. (2021) “Hikmet Kıvılcımlı’s History Thesis and the Nation-Form: National Revolutionaries as Modern Barbarians”, İ. Cörüt ve J. Jongerden (der.), Beyond Nationalism and the Nation-State: Radical Approaches to Nation içinde, London and New York: Routledge, s. 23-46.

Çayan, M. (2004) Bütün Yazılar, İstanbul: Boran Yayınevi.

Çelebi, A. (2015) “Mali-Ekonomik Sömürgecilik”, Marksist Teori, Temmuz-Ağustos (16).

Çetinoğlu, S. (2010) “Türkiye “Sol” Hareketlerindeki Milliyetçi Virüs”, https:// ermenistan.de/sait-cetinoglu-yazi-turkiye-sol-hareketlerindeki-milliyetcivirus/.

Kayaoğlu, M. “Kaypakkaya Aslında Liberalin Teki miydi? Türk Kurtuluş Savaşı Örneği”, https://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/947-kaypakkaya-aslinda-liberalin-teki-miydi-turk-kurtulus-savasi-ornegi.

Sayın, M. (2015) “Önsöz: Paramazların Birleştirdiği Kopan Halka”, K. Akın, Ermeni Devrimci Paramaz, Ankara: Dipnot Yayınları, s. 15-30.

Ünlü, B. (2018) Türklük Sözleşmesi, Ankara: Dipnot Yayınları


[1] Akın, K. (2015) Ermeni Devrimci Paramaz: Abdülhamid’den İttihat Terakki’ye Ermeni Sosyalistleri ve Soykırım, Ankara: Dipnot Yayınları; Kaya, M. (2021) “Ermeni Soykırımı ve Sol Tarihyazımı,” R. Ekinler ve F. Erkindik (der.), Suphi Nejat Ağırnaslı’nın Komünist Israrı:Menkıbe’yi Yeniden Düşünmek içinde, https://archive.org/details/suphi-nejat-agirnaslinin-komunist-israri-menkibeyi-yeniden-dusunmek_202101; Ağırnaslı, N. (2018) “Cadı Kazanında Kaynayan Günahlar: Komünist Hipotezi ve Kurtuluşu Yeniden Düşünmek,” https://www.hayalgucuiktidara.com/nejat-makaleleri/cadi-kazaninda-kaynayan-gunahlar-komunist-hipotezi-ve-kurtulusu-yeniden-dusunmek/

[2] Sayın, M. (2015) “Önsöz: Paramazların Birleştirdiği Kopan Halka”, K. Akın, Ermeni Devrimci Paramaz, Ankara: Dipnot Yayınları, s. 15-30.

[3] Benjamin, W. (2012) “Tarih Kavramı Üzerine,” N. Gürbilek (der.), Son Bakışta Aşk içinde, İstanbul: Metis, s. 46.

[4] Komünal ulus tahayyülü üzerine bkz. Cörüt, İ. (2021) “Hikmet Kıvılcımlı’s History Thesis and the Nation-Form: National Revolutionaries as Modern Barbarians”, İ. Cörüt ve J. Jongerden (der.), Beyond Nationalism and the Nation-State: Radical Approaches to Nation içinde, London and New York: Routledge, s. 23-46.

[5] MDD kendi komünal ulusal hakikati hakkında bir teorik farkındalığa sahip olsaydı Kemalist devrimi tamamlamak gibi bir problematik tanımlamazdı. Kemalizmin ulusal siyaseti, zayıf olmakla beraber yine de komünal türden olan bir tahayyüle dayanmıyordu, düpedüz milliyetçiydi.

[6] Belli, M. “Millet Gerçeği,” https://yurtseverce.com/2021/06/16/millet-gercegi/.

[7] “Emperyalizme karşı mücadele bir uluslaşma mücadelesidir.” Çayan, M. (2004) Bütün Yazılar, İstanbul: Boran Yayınevi, s. 190.

[8] MDD paradigmasının sürdürülemez olduğu bir noktada Türkiye sosyalist/devrimci hareketlerinin neden ulusal kurtuluşçuluğu ya da aynı anlama gelmek üzere komünal ulusal tahayyülü yeniden üretmenin yollarında ısrarcı olmadığı sorusu sorulabilir. Devrimci/sosyalist hareketlerin teorik yetmezliklerini bir kenara bırakırsak, ilk söylenmesi gereken meselenin alelade bir tercih meselesi olmadığıdır. Sermaye 1980’lerle başlayan neoliberal süreçte ulus-devletten ulusu tahliye ederek, komünal yapı ve ilişkileri çözerek bir imkan olarak ulusal kurtuluşçuluğun toplumsal maddi zeminini zayıflatırken, “artık” Marksist olmak üzere MDD’yi terk, sermayenin tarihselliğiyle uyum içinde olan ve bu anlamda örtük olarak ulus-devletin çözülüşünü ileriye doğru bir gelişme olarak selamlayan bir yenik ve fakat gerçekçi çıkış yolu olarak belirmişti.

[9] Benlisoy, F. “Kriz Gemisi ve Anti Emperyalizm”, http://yeniyasamgazetesi2.com/kriz-gemisi-ve-anti-emperyalizm/

[10] Çelebi, A. (2015) “Mali-Ekonomik Sömürgecilik”, Marksist Teori, Temmuz-Ağustos (16). Küresel kapitalizm döneminde ulusu iptal eden bu tezin devlet körü bir akıl yürütmeyle malul olduğunu söylemek gerekir. Bu akıl yürütme içinde emperyalizm, ulusal bağlam tam anlamıyla kapitalistleşmediği, görece özerkliğini muhafaza ettiği, yani “içerisi” ve “dışarısı” arasında anlamlı bir ayrım tanımlanabildiği sürece mümkün olan bir sömürü-iktidar biçimi olarak anlaşılmaktadır. Emperyalist küreselleşme ya da küresel kapitalizm döneminde içerisi ve dışarısı arasındaki ayrımın ortadan kalktığından, işçi sınıfı ve ezilenler dışındaki toplumsal kesimlerin çıkarlarının emperyalizmle iç içe geçtiğinden bahisle radikal ulusal kurtuluşçuğun geride kaldığı ileri sürülmektedir. Bu akıl yürütmenin üzerinden atladığı husus “içeri” ve “dışarı” arasındaki ayrımı tanımlayanın sermaye değil, sembolik ve fiziksel sınırlarıyla devlet olduğudur. Bu sınırlar artık sermayenin değilse de halen emekçi kitlelerin gündeliğini ve kimliğini belirlemeye devam eden ülkesel bir bağlam yaratır. Bu ülkesel bağlamın kendini yeniden üretmesinin koşullarının gittikçe daha fazla küresel sermaye birikim süreçlerine tabi olmasının, yani “emperyalizmin içsel bir olgu haline gelmesinin” ulusal egemenlik ihtiyacını neden artırmayıp da iptal ettiğini anlamak mümkün değildir.

[11] Buradaki mesele Türkiye’yi yeni-sömürge olarak tanıyıp tanımamak değil. Söylemek istediğim, “yeni-sömürge” kavramında muhafaza edilen ulusal tahayyülün “mali ve ekonomik sömürge” kavramında olmayışı.

[12] Çelebi, A. (2015) “Mali-Ekonomik Sömürgecilik”, Marksist Teori, Temmuz-Ağustos (16).

[13] “Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin oluşturulmasında baştan itibaren önemli bir rol oynayan Mustafa Kemal’in tutarsız davranışları, Osmanlı Saltanatı’nın korunacağını vaat eden “Türkiye’nin başında Hilafe-i İslam olacak ve bir hükümdar Sultan bulunacaktır” şeklindeki demeçleri, bir taraftan işgal kuvvetlerin ülke topraklarından çıkarmaya çalışırken, diğer taraftan işgalci emperyalist devletlerle uzlaşmanın, anlaşmanın yollarını araması, devrimin toprak devrimine dönüşmemesi, burjuva kurtuluş hareketi aşamasında kalması, burjuva demokrasisinin kurulmaması, Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkının tanınmaması ve üzerindeki baskıların korkunç boyutlarda artması, bu hareketin antiemperyalist ve ilerici yönünün bulunduğu hususunda bizi tereddüte düşürmemelidir.” Can, A. (1991)  Türkiye’nin Toplumsal Maddi Gerçekliği ve Devrimci Strateji, İstanbul: Varyos Yayınları.

[14] Çetinoğlu, S. (2010) “Türkiye “Sol” Hareketlerindeki Milliyetçi Virüs”, https:// ermenistan.de/sait-cetinoglu-yazi-turkiye-sol-hareketlerindeki-milliyetcivirus/.

[15] Alınteri (2020) “TİKB 5 Konferansı: Tüzük Değişikliği”, http://gazete.alinteri2.com/tikb-5-konferansi-tuzuk-degisikligi

[16] Ünlü, B. (2018) Türklük Sözleşmesi, Ankara: Dipnot Yayınları. Her ne kadar Türklük Sözleşmesi devrimci/sosyalist bir perspektifin ürünü değilse de çalışmanın gördüğü ilgiyi radikal-demokratik arzu bağlamında düşünmek gerekir.

[17] Kaypakkaya’nın, liberal tarihyazıcılığına devrimci sahadan bir destek olarak araçsallaştırılmasının pek de mümkün olmadığını söylüyor Metin Kayaoğlu. Kayaoğlu, M. “Kaypakkaya Aslında Liberalin Teki miydi? Türk Kurtuluş Savaşı Örneği”, https://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/947-kaypakkaya-aslinda-liberalin-teki-miydi-turk-kurtulus-savasi-ornegi.

[18] Leninizmi ve Maoizmi tam olarak kapitalistleşmemiş bağlamların zorunlu olarak çarpık Marksizmleri olarak yorumlama eğiliminde olan, “artık” sermayenin imparatorluğunun kurulduğu bu dönemde gerçek Marksizmin zamanının geldiğini ileri süren Ellin Meiksins Wood’un devrimci olmayan Marksizmi ve MDD’yi Kemalist, milliyetçi kalıntılarla malul bir geçiş biçimi olarak mahkum ve terk eden “nihayet” Marksist yaklaşım arasındaki benzerliğe dikkat çekmek isterim.

Sosyalist solda Türkofobi

Doksanlı yıllardan önce Türkiye solunun Türklük ile çok daha yapıcı ve zenginleştirici ilişkilere sahip olduğunu belirten Hamza Yalçın’ın Odak* dergisinde yayınlanan bu yazısını dikkatlerinize sunuyoruz. Yalçın’ın özellikle sol için ulus imgesinin ötekileşmesi sürecinin yeni olduğuna dair vurgusu ve solun yakın tarihinden delillerle bu tartışmayı başlatması dikkat çekicidir.

Türkiye devrimci hareketinin liderlerinden Mihri Belli bir çok insanıyla dost olduğum bir sosyalist örgüt hakkında konuşurken “Türk düşmanları bir araya gelmiş, örgüt kurmuşlar” diye şaka ediyordu. Mihri Belli, şakanın altındaki gerçeği sevecen şekilde ve gülerek ifade ediyordu. Sosyalist solda Türkofobi o yıllarda (1980’li yılların sonları) bugünkü gibi etkili değildi. Bugün Türkiye solunda Dev Yol ve Dev Sol geleneği bile rahatlıkla şovenist ilan edilebilmektedir. Sadece anti-emperyalizm ifadesinden bile “şovenizmin keskin kokusu”nu alan çoktur.

Kurtuluş Savaşı’nı emperyalizme karşı mücadele yerine soykırımlar ve katliamlar manzumesi mi görüyorsunuz? “Kahrolsun İstibdad Yaşasın Hürriyet!” ifadesi sizde de hemen Ermeni katliamını çağrıştırıyor mu? Siz de ABD emperyalizminin Ortadoğu’da işlediği suçlara dikkat çekilmesinin altında hemen  ezen ulus şovenizmi keşfediyor musunuz? Türk kimliği size Nazımlar, Denizler ve Mahirler yerine vatan haini Bahçelileri, Çakıcıları mi hatırlatıyor? Türkofobi ifadesini, sorulara olumlu yanıt veren Türkiyeli sosyalistler için kullanıyorum. İsterseniz “Türk düşmanlığı” ya da “Türk alerjisi” de diyebilirseniz.

1980’den bu yana Türkiye solunda bambaşka bir algılama, düşünme, davranma kalıbı ve refleksi gelişti. Türk kimliği aynen egemen güçlerin istedikleri şekilde algılanıyor. 40 yıldır Türkiye solu kendi kendisini Türk halkından tecrit ediyor. Solda Türk kimliğine alerji, Türkiye tarihinin ilerici birikimine ve Türk kimliği taşıyan insanlara sevgi ve yakınlık duymamaya, hatta antipati duymaya; sonuçta halkın faşizmin etkisine terk edilmesine ve Türkiye’de milliyetçi kutuplaşmaya yol açıyor. Türkofobi Türkiye solundan ayaklarını yere basmaya çalışan devrimcilere karşı kuşku ve güvensizlik yaratılmasına, onların tecrit edilmesine ve Türkiye solunun tasfiyesine çıkmaktadır.

ABD emperyalizmi 1971 sonrasında ve özellikle son on yıllarda Türkiye solunun kimyasını bozdu. Türkiye solunda Türkofobi bu sürecin ürünüdür. 1960’lı ve 70’li yıllarda yurtseverlik devrimciliğin altyapısıydı. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan yurtsever devrimci gençliğin sembolleri oldular. Başta Kürtler ve Türkiye halkları olmak üzere  tüm dünya halklarına dost-kardeş, emperyalizme düşman devrimci bir Türk kimliği geliştirilmekteydi. Emperyalizm ve işbirlikçilerinin yoğun çabalarıyla bu sürecin 1980 sonrasında tersine çevrildiğini görüyoruz. Bu da Türkiye’nin ve bölgenin çok kötü duruma getirilmesine yol açtı. Düşünmemiz ve tavır almamız gerekiyor.

Türkofobi’nin saf dışı ettiği isim

1960’lı yıllarda yurtseverlikle sosyalizm arasında güçlü bağ kurulması sayesinde yaşanan devrimci yükselişin en etkili ismi Mihri Belli, solda geliştirilen Türkofobi’nin ilk önemli kurbanıdır. O dönemde Türkiye’de bir tek enternasyonalist varsa o da Mihri Belli olabilirdi. Türkofobi Mihri Belli’yi sosyal-şoven olarak damgaladı.

Mihri Belli Marksist harekete ABD’de katıldı. Oraya yüksek lisans öğrencisi olarak gitmişti. Bugün sosyalist geçinen Türklerin önemli bir kısmı gittikleri Batılı ülkelerin genellikle seçkin insanlarıyla ilişki kurmaya çalışır. Ağır ceza yargıcı ve milletvekili oğlu olan ve yabancı diller bilen Mihri Belli ise ABD’de toplumdan tecrit durumdaki Komünist Parti ile ilişki kurdu ve ülkenin en alttakileri siyah tarım işçileri arasında politik çalışmaya girişti. Mihri Belli sosyalizme ilk adımını böyle attı. 1930’ların sonunda yüksek lisans tezini birincilikle tamamlamış ve ünİversitede kalması teklif edilmişti. O ise mücadeleye katılmak için Türkiye’ye döndü. O günlerde Türkiye’nin bütün devrimcilerini kapsayan tek örgüt durumundaki Türkiye Komünist Partisi’ne katıldı; gençlik örgütünün kuruluşuna öncülük etti ve aktif çalışmaları dolayısıyla MK üyeliğine geldi. Sonra Yunan halkının saflarında gerilla eri yani sıra neferi olarak iç savaşa katıldı. Ağır yaralandığında cepheye dönmek için nasıl mücadele ettiği İnsanlar Tanıdım adlı kitabında anlatılır. (1) Sonra Türkiye’ye döndü ve mücadelede yerini aldı. İşkencede direnişi ve hapisliği devrimciler için gurur vericidir. Legal basında Kürt gerçeğini dile getiren ilk devrimci lider oldu. 1960’lı yıllarda militan bir solun temellerinin atılmasında baş rolü oynadı. 1971 darbesi sonrası Filistin’e gitti ve cuntaya karşı direniş için çalıştı. Yasala çıktıktan sonra kurulmasına liderlik ettiği Türkiye Emekçi Partisi, TEP, Kürt gerçekliğini sahiplenmesi nedeniyle kurulur kurulmaz (1975) yasal engele takıldı ve 1979 yılında kapatıldı. Mihri Belli daha sonra Kürt hareketiyle birlikte Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi’nin kuruluşuna (1982) katıldı. Ölünceye kadar Kürt hareketiyle çok yakın ilişkide oldu. İşte bu insanı sosyal-şoven ilan edebildiler. Çünkü o devrimci ve enternasyonalist bir Türk kimliği yaratarak bütün milliyetlerden Türkiye halklarının devrimcileşmesine büyük katkıda bulunuyordu. ABD ve işbirlikçileri onu tehlike görüyordu.

Ömrü boyunca tercihini daima devrimci mücadeleden yana yapmış ve sistemin sunduğu şahsi olanaklara tenezzül etmemiş olan Mihri Belli gibi bir enternasyonalist devrimcinin bile adını şoveniste çıkararak onu, en etkili olacağı döneminde, sosyalist harekette itibarsızlaştırarak yalnızlaştırdılar. Sosyalist hareketin en sağlam unsurlarından Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı cuntacı ve milliyetçi ilan edildiler. (2)

Mihri Belli 1970’li yıllarda sistem tarafından nasıl saf dışı edildiğini biliyordu ve bunu sık sık yazdı. Bu konudaki anlatımlarından birinde 1969 yılında temasta olduğu bir şahsın MİT tarafından alınıp kendisine mesaj yollanmasını konu eder. MİT’ten bir albay ilgili kişiye “Söyle ona, bu memlekette Türk yurtseverliğini teke­line alarak biz adama komünist rejim kurdurmayız”. demiştir. Mihri Belli bu mesaj üzerine “Anlamış kerata meseleyi.” diye yorum yapar.

Mihri Belli yurtseverliğin enternasyonalizme ve sosyalizme nasıl açık olduğunu güçlü bir şekilde kavramıştı. O, devrimci-demokratik Türk milliyetçiliğinin Kürt halkının ulusal demokratik haklarını tanımaya, Kürt halkıyla omuz omuza mücadele etmeye açık olduğunu görmüştü. 

Devrimci gençler tarafından arabası yakılan ABD Eski Büyükelçisi Kommer’in tanınmış gazeteci Mete Akyol ile 1969 yılında yapılan söyleşisinde, Mihri Belli hakkındaki ifadeleri ABD emperyalizminin Mihri Belli’ye bakışını göstermektedir. Kommer, gençliğin eylemlerinin gelip geçici olduğunu ifade ederken Türkiye’deki politik kişilikler arasında sadece İnönü ile Mihri Belli’yi önemli gördüğünü söylüyor. Mihri Belli için “Ona çok dikkat etmelisiniz” diye de ekliyordu.

Emperyalizme bağımlı ülkelerde devrimci hareketler, emperyalizmin işbirlikçilerine karşı yurtseverlik bayrağını dalgalandırarak halkın en ileri ve sağlam güçlerinin öncülüğünü elde ettiler. Mihri Belli de Türk yurtseverliğinin devrimci ve enternasyonalist temelde yeniden kurulmasına öncülük etti. Bu süreçte gençlik devrimci harekete aktı; Denizler, Mahirler, İbrahimler yetişti.

Türkiye devrimci hareketi ve yurtseverlik 

Marksizm işçi sınıfının halkın önderliğini ele geçirmesi ve ulusu devrimci temelde yeniden kurması üzerinde durur. Emperyalizme bağımlı ülkelerdeki devrimci hareketler ulusal demokratİk güçlerin öncülüğünü yaparak gelişme stratejisi izlemeye önem verdiler. Bu çizgiyi izleyen Türkiye solu da tarihi boyunca yurtseverliğin en tutarlı savunucusu oldu ve Türkiye’nin ilerici güçleriyle kuvvetli bağlar kurabildi. Mustafa Suphi, Şefik Hüsnü, Reşat Fuat, Hikmet Kıvılcımlı, Nazım Hikmet, Mihri Belli, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi devrimcilerin duygu, düşünce ve eylemleri yurtseverlik üzerinde yükselmiştir.

Türkiye solu 1980’li yıllara kadar halk kimliğinin oluşturulmasında aktif davranmaya çalıştı. Bu amaçla Türklerin tarihi, Kurtuluş Savaşı, Alevilik ve İslamiyet; anti emperyalist, yurtsever ve enternasyonalist bir anlayışla yorumlandı. Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı”, “Şeyh Bedreddin Destanı” gibi şiirleri bu konuda örnektir. Sosyalist hareketin etkili isimlerinden Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli yazılarında halkın manevi dünyası ile sosyalizm arasında bağ kurmaya çalıştı. TİP liderleri de bu çizgideydiler. Türkiye’nin emperyalizme bağımlı ve sömürülen bir ülke olduğu gerçeğinin devrimci bilinçlerde yerleşmesine çok önem verildi. Bu tutum 1960’lı yıllarda çok büyük başarı kazandı ve anti-emperyalist bir gençlik hareketi oluştu. 68 gençlik hareketi burjuvaziyi gayrı milli güç ilan etti. Mahir Çayan burjuvazinin emperyalizm çağında vatan millet bayrağını geminin bordosundan denize attığını yazar. Devrimciler bu dönemde Anadolu halklarının, dünya halklarının kardeşliğini esas alan anti-emperyalist, enternasyonalist ve direnişçi bir Türk halk kimliği yarattılar. Aynı süreç devrimci bir Kürt halk kimliğinin oluşmasıyla elele yürüdü. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan bu halk kimliğinin sembolleri oldular.

Ulusun önderi olarak işçi sınıfını gören bu kimlik tekelci sermayeyi; askeri, polisi ve bürokrasisiyle devlet cihazını gayrı milli görüyordu. Yani devlete “Türk devleti”, orduya “Türk ordusu” bile demiyordu. Mahir Çayan yazılarında orduyu, polisi ve bürokrasiyi oligarşinin baskı aracı, oligarşiyi de emperyalizmin işbirlikçisi görür. Devrimcilerin yaratılmasına öncülük ettiği halk kimliği Kürdü, Türkü, Ermenisi, Rum’u, Arabı, Müslümanı Hristiyanı, Alevisi, Sünnisi, inananı inanmayanı ile  Anadolu halklarını kardeş görüyor ezilen halkların ulusal demokratik haklarını ve inanç özgürlüğünü savunuyordu. Denizler 1972 yılında idama giderken Türk ve Kürt halklarının kardeşliğini dile getirdiler. (3)

İşbirlikçi burjuvazi ve iktidar ortakları tarihleri boyunca ulusal demokratik yani yurtsever güçleri tasfiye etmeye çalıştılar. İktidar partisi CHP bu tasfiyenin yürütülmesinde büyük rol oynadı. Ancak CHP’nin sağ kanadı kopup Demokrat Parti’yi kurduktan sonra 1950 yılında iktidara gelince CHP kendisini savunmak maksadıyla yurtsever güçleri desteklemeye başladı. 1950’li yıllarda DP iktidarına karşı mücadele özgün bir devrimci-demokratİk bir birikim yaratmaya başladı. Egemen güçler arasındaki bölünme sonucunda 1960 askeri darbesi sonrasında oluşan ortam sol hareketin hızla yükselmesine yol açacaktı.

Devlet ezilen ulus aydınlarındaki Türk düşmanlığıyla oynayarak Türk yurtseverliğini şovenizmle bir göstermeye başladı. Bu yaklaşım, ürünlerini esas olarak AKP iktidarı döneminde verecekti. Bu dönemde aydınlanma düşmanı dinci gericilik ile sol liberalizm ve ezilen ulus milliyetçiliğinin İttifakı sonucunda el ele vererek Kurtuluş Savaşı’nı bile faşizmle bir tutulacağı bir siyasal ortam yaratıldı. Söz konusu liberal aydınlar DP-ANAP-AKP çizgisiyle hep özel yakınlık içinde olagelmiştir. Özellikle örgütsüz Türkiye solu ve yeni kuşaklar bu havadan çok etkilendi.

12 Mart 1971 faşist askeri darbesi Türkiye solunu kendi halkından koparmayı başaramamıştı. Milliyetçi isimle sivil faşist güçler eğitilip devreye sokuldu. Bu, ABD emperyalizminin kontr-gerilla taktiğiydi. 1970’li yılların ikinci yarısında 5 bini aşkın insanın öldüğü 20 bin kişinin yaralandığı kıyasıya bir mücadele yaşandı. 12 Eylül darbesi halkın ümitsizliğe düşmesini bekleyerek işbaşına geldi. Darbe Amerikan emperyalizminin planları doğrultusunda iş başına gelmiş olmasına rağmen devrimcileri vatan haini ilan edecekti. 12 Eylül askeri rejimi kendisine destek edinmek için Türk kimliğini Kürt ve Ermeni düşmanı bir anlayışla alabildiğine kirletti. Cunta Türkiye solunu yasaklarken sol adına Ahmet Altan, Murat Belge gibi liberallerin önü açılmıştı. Özal’ın Başbakan olduğu döneminde bu çizgideki sol liberallerin desteklenmesi sürdü. Bu sol liberal çizgi anti-emperyalizm ve devrimcilikle faşizm arasında paralellikler kurmaya yatkındı. Türkiye’nin emperyalizme bağımlı ve sömürülen bir ülke olduğu gerçeği karartılmaya çalışıldı. Sol liberalizm Kürt halkının haklarını savunuyor görünerek onunla ve dinsel özgürlüklerin savunucusu geçinerek dincilikle bağ kurmaya çalışıyordu. (4)  

Devrimci güçler 12 Eylül sonrasında yurtseverlik davasına eskisi gibi sahip çıkamadılar. Dünyada milli kimliğin öne çıktığı son 40 yıldır Türk kimliği emperyalizm ve yerli işbirlikçilerin yoğun operasyonuyla karşılaştı. Onlar ulusal kimliğe kendi sınıfsal damgalarını vurdular. Baskıcı iktidarlara boyun eğen, anti komünist; Ermeni, Rum, Kürt ve Süryani gibi ülkemiz halklarına ve komşu halklara düşman, din istismarcısı, emperyalist Batı’nın hayranı, hırsız ve demokrasi düşmanı bir Türklük yaratarak onu geniş halk kesimlerine empoze ettiler. Türkiye solunun önemli bir kısmı egemen ulus şovenizminden uzak durma adına ezilen ulus milliyetçiliğine yaklaştı. Türkiye solu, emperyalizmin uşağı faşistler tarafından işgal edilmiş olan ülkenin gerçek sahibi olduğunu unuttu. Türkiye solunun önemli bir kısmı Türk halkının devrimci bir parçası olma iddiasını bir yana bırakarak havlu attı ve “Kemalizmden arınma” adı altında dünyaya ve ülkemize ezilen ulus milliyetçiliğinin penceresinden bakmaya başladı. Hatta çoğunlukla kraldan çok kralcı geçinerek devrimci geçmişe bağlı anti-emperyalist solu sosyal-şoven ilan etti. Türk halk kimliği bütünüyle ezen ulus kimliğine indirgendi. Hakim sınıfların istediği de zaten buydu. Türkiye solu kendi halkına sırt çevirmeye başladı. Önemli bir kısım yeni kuşak bu anlayışla yetişti. Türkiye solunun gururla sahiplendiği anti emperyalist Kurtuluş Savaşı bile tarihimizde utanç kaynağı durumuna getirildi. 

Türkiye soluna büyük haksızlık ediliyor

Emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri 1980’li yıllardan bu yana Türk kimliğini faşizmle ve gericilikle eşitleme doğrultusunda etkili oluyorlar. Türk kimliğine karşı tepkili olan ezilen ulus milliyetçileri bu konuda onlara yardımcı oluyor. Bir kısım sol Kemalizmden bağımsızlaşarak devrimcileştiğini düşünürken Türkofobi içine giriyorlar. Anti-emperyalist Türkiye solu özellikle Kürt sorununda sosyal-şoven olmakla, devlet yanlısı olmakla suçlanıyor. Kürt halkını ve ezilen milliyetlerin ulusal demokratik haklarını on yıllardır işçi sınıfını savunduğumuzdan bile çok savunduğumuz halde sosyal-şoven görülmekten kurtulamadık. 

Türkiye Marksist hareketi Kürt sorununda uzun süre iki arada bir derede kalmanın zorluğunu yaşadı. Devlet Kürt gerçeğine karşı aşırı baskı uygulamaktaydı. 1960’lı yıllarda Kemalist adı verilen ve Türkiye solu ile ittifak halindeki küçük-burjuva ilerici aydınlar Aleviliği kendilerine yakın görürken Kürt sorununda resmî görüşün daha çok etkisindeydiler. Türkiye solu hem Kürtlerin hakkını savunmak hem de ilerici aydınlar ve halk arasındaki şoven milliyetçi önyargılarla karşı karşıya gelmemek arasında zorlandılar. Ağır yasal baskılar da Kürtlerin ulusal haklarını savunmanın önündeki engellerden biriydi. Bir başka zorluk ise Kürt yurtseverliğinin uzun yıllar ilkel milliyetçiliğin ağır etkisi altında olmasıydı. İlkel milliyetçiliğin dinci ve gerici eğilimler taşıyor olması da Türkiye solunu tereddüde düşürüyordu. Kürt sorunu yaygın olarak 1960 sonrası devrimci yükseliş sürecinde gündeme geldi. Sosyalistler bu konuda öncü rol oynadılar. Kürt emekçileri ve gençliği de kendisini ağırlıkla Türkiye solunda ifade edecekti. 1970 sonrasında Kürt siyasal hareketi sosyalizm iddiasıyla gelişince Türkiye solunun tutumu hızla olumlu yönde değişecekti. (5)

Kürt siyasal hareketiyle Türkiye solu arasındaki mücadele biraz da örgütler arasındaki rekabet ve güç mücadelesiydi. Bu mücadelede Türkiye solunda bir süre yanlış tutumlar gelişti. Bizler Kürt siyasal hareketinin milliyetçi tutumunu ve sol içinde şiddet uygulama çizgisini eleştirirken diğer yandan 12 Eylül sonrası Türkiye solundaki tasfiyeciliğin Kürt siyasal hareketine karşı tahammülsüzlüğünü eleştiriyorduk. (6)

Türkiye solu 1980 darbesiyle dağıtılınca 1984 yılında silahlı mücadele başlatan Kürt siyasal hareketi hızla gelişti. Diyarbakır hapishanesinde yapılan faşist zulüm Kürt siyasal hareketinin gelişmesinde çok önemli rol oynayacaktı. 1980’li yıllarda sınıf mücadeleleri ve sosyalizm gerilediği halde Kürt siyasal hareketi gelişmesini sürdürdü. 1989-90 sonrasında reel-sosyalizmin yıkılması sosyalist harekete yeni bir darbe olurken Kürt siyasal hareketine yeni bir dinamizm sağladı. Ancak Kürt siyasal hareketi 1990 sonrası reel-sosyalizmin çökmesiyle birlikte  farklı bir zeminde gelişmeye başladı.

Kürt siyasal hareketinin gelişmesinde onun liderliğinin 12 Eylül sonrasındaki kararlı tutumu çok önemli rol oynadı. Ancak ezilen ulus sosyalizmi Türkiye devrimcileri ile Kürt halkı arasında güvensizlik yayarak gelişmiştir. Kemalist Cumhuriyet, 1925 sonrası süreçte Kürt gerçekliğini inkar etmiş, 1937 yılında da Dersim’de katliam yapmıştı. Kemalizme haklı bir tepki duyan Kürt solu bununla yetinmeyip Kürt halkının Türklere yakınlığını tehlike gördü. Kürt siyasal hareketi Kürt kimliğini Kemalizm eleştirisi adı altında Türkiye soluna karşı kötüleme kampanyası üzerinde kurdu. Türkiye solu şovenist gösterildi. Bu kampanya Türkiye solunda yer alan bütün Kürt kökenli sosyalistleri etkilemeyi amaçlıyordu. Türkiye solu zayıf düşünce, bu yaklaşım çok etkili oldu. Zayıf düşen Türkiye solu içindeki bir kesim Kürt hareketinin etkisine girerken Türkiye’ye Kürt hareketinin gözüyle bakmaya başladı. 

ABD emperyalizmi Sovyetler Birliği’nin çöküşünü fırsata dönüştürerek 1991 yılında Irak’a müdahale etti. Türkiye’ye Çekiç Güç adıyla bilinen askeri kuvvet yerleştirerek Kürtlerin hamiliği iddiasını hayata geçirmeye başladı ve Güney Kürdistan’da bir manda yönetimi kurdu. Bu süreç Kürt hareketini derinden etkileyecekti. Bugün benzeri bir durum Suriye’de yaşanıyor.

Şovenist gösterilen Türkiye solu Kürt halkının ulusal demokratik bilincini aktif olarak destekledi. Türkiye solunun yükselişi Kürt halkının devrimcileşmesini sağladı. Kürt siyasal hareketinin yükselişi ise 1990 sonrası ne yazık ki farklı etki yarattı. Çünkü Kürt ulusal hareketi milliyetçi kutuplaşma hattı izledi. Kutuplaşma hattı Türklerin devletin safına itilmesine katkıda bulundu. Türkiye solu Kürt kimliğini meşru görür, onun gericilikle ve İngiliz işbirlikçiliğiyle bir tutulmasından uzak dururken Kürt ulusal hareketi Türk kimliğini faşistlerle eşitledi. Kürt siyasal hareketinin izinden giden bir kısım örgütler bu konuda kraldan daha kralcı tutumla Kurtuluş Savaşı’nı ezilen halkların katliamından ibaret görüyor. 

Türkofobi sosyalist solun bazı yapısal zaafları nedeniyle devrimci harekete çok zarar veriyor.

Türkiye solu manipülasyonların kolay hedefidir 

Sosyalist hareket güçlü bir devrimci eleştiricilik ve ortak etik geliştiremediği, ortak bir etik örgütlenme yaratamadığı ve sosyalist solda iletişim zayıf olduğu için, sol hareket içinde dolaşıma sokulan iftiralara kolaylıkla inanılmaktadır. Burjuvazi sol hareketin bu zaafını kullanarak Türkiye solu içindeki güven ilişkilerini sürekli zayıflatmış, sol hareket içindeki çatışmaları kışkırtmış, beğenmediği devrimcilere kolaylıkla zarar vermiştir.

Türkiye solu 1960’ların sonları ve 1970’li yılların başlarından itibaren devletin kolay operasyon alanıdır. Devrimci eleştiricilik zayıftır. Sol hareketin geneli daha reel-sosyalizmden bu yana adının kötüye çıkarılması tehdidine adeta boyun eğmeye koşullandırılmıştır. Mesela otoriteler Troçki faşisttir, demiş; Komünist hareket, Ortaçağ insanlarının Engizisyon’a boyun eğmesi gibi, onu faşist bellemiştir. Bugün dahi örgüt üyeleri ve taraftarlar örgütlerin söylediklerini ve yazdıklarını sorgulamaksızın kabul etmeye koşullandırılırlar. Diğer yandan ise her bir sol grup kendisi dışındaki sol örgütler ve sosyalistler aleyhine iddialara sorgulamaksızın inanmaya eğilimlidir. Sosyalist hareketin çevresindeki örgütsüzler ise örgütlü sol aleyhine atılan iftiraları sorgulamaksızın kabul etmeye eğilimlidir. Üstüne üstlük sol hareketin genelinde birbirine karşı saygısızlık ve sevgisizlik kültürü söz konusudur. Bu koşullarda bir kişiye sadece çamur atılması bile onun değersizleştirilmesi için çok zaman yeterli olmaktadır. Bu yüzden solda gerçek devrimciler sık sık itibarsızlaştırılır önleri kesilirken yüzüne bakılmayacak insanların muteber hale gelmelerinin önü açılır.

Yukarıda belirtildiği gibi Mihri Belli gibi bir insan devletin manipülasyonuyla solda aforoz edilerek etkisiz hale getirildi. Sol güçler ve özellikle ezilen ulus milliyetçiliği bu operasyonun aracı oldu. 1970’lerin başlarında Denizler idamla yargılanırken yurt dışından TKP adına yayın yapan “Bizim Radyo” onları hala emperyalizmin ajanları gösteriyordu. Sol örgütler birbirini “sosyal faşist”, “Maocu faşist” ilan ediyordu. Kürt ulusal hareketi kendisine engel gördüğü bütün solu “devletin ajanı”, “sosyal-şoven” ve “sömürgeciliğin uzantısı” ilan etmişti.  İşte bu şartlarda CIA destekli olduğu açıkça bilinen ve askeri cuntalarla işbirliği yapmış olan Gülen Cemaati bile Taraf adlı yayın organıyla sosyalist solu etkisi altına alabilmişti.

Türkofobi, özellikle AKP iktidarı döneminde sol liberallerle Kürt hareketi arasında kurulan ittifakla geliştirildi. Sonuçta 1950’li, 1960’lı hatta 70’li yıllarda ilerici bir anlam taşıyan milliyetçilik; Devlet Bahçeli’nin, Alaaddin Çakıcıların, faşist katillerin ve hatta Tayyip Erdoğan’ın ideolojisi durumuna getirildi. Solun önemli kısmı “Kürt düşmanı”, “darbeci” damgası yememek için laiklik davasını bile savunmaya çekindi ve AKP’nin ABD’nin planları doğrultusunda iktidara yerleşmesine seyirci kaldı.

Halk gerçekliğimize yüzümüzü dönmeliyiz

Ulus olgusu emperyalizm çağında bağımlı ve sömürülen ülkelerde güç kazanmış ve 1990 sonrası süreçte coğrafyamızda daha da önemli hale gelmişken Türkiye solu 1980 sonrası Türk halkının ulusal şekillenmesini egemen güçlere terk etti.  Onlar da Diyarbakır Cezaevi’ndeki zulümle başlayarak Suriye’de IŞİD ve El Kaide ile süren, Türklük adına alçağın alçağı bir ulusal kimlik yarattılar. Bir kısım Türkiye devrimcisi ve demokratı bu koşullarda Türklüğe baktığında sadece egemen güçlerin iğrenç dünyasını görüyor ve haklı olarak lanet okuyor.

Türklüğün alabildiğine aşağılandığı bu süreç emperyalizmin güdümünde gelişti. Türk halkının ulusal onuru Diyarbakır Cezaevi’nde Türklük adına yapılan zulümle, Ermeni-Türk kardeşliğinin sembolü Hrant Dink’in Türklük adına katledilmesiyle, Hendek savaşlarında binlerce Kürt evladının alçakça öldürülmesiyle, çocukların din adına istismar edilmesiyle, Türklerin Suriye’de ve Ortadoğu’da dünya gericiliğinin en rezil unsuru durumuna düşürülmesi ve Türkiye’nin dünyada dinci gericilik merkezi haline getirilmesiyle, dinci çetelerle elele Suriye’nin yakılıp yıkılması ve işgal edilmesiyle, vatanın yandaş şirketlere yağmalattırılmasıyla aşağılandı. AKP ve MHP başta olmak üzere Türklük adına çalıp, çırparak ve zulmederek Türklüğü aşağılıyorlar. Emperyalist güçler süreci Türkiye’nin daha beter duruma gelmesi yönünde teşvik ediyorlar.

AKP bugün Türkiye’yi ve bölgeyi bu hale getiriyorsa bu esas olarak Türk halkının kimsesiz olması nedeniyledir. Kürt siyasal hareketinin gelişmesi, süreci tersine çeviremiyor. Kürt siyasal hareketi ilerici bir güçtür ama milliyetçi körlük nedeniyle ulusal kutuplaşmadan da beslenen bir dinamiğe sahiptir. Kürt siyasal hareketinin yörüngesinde dönülerek sürecin tersine çevrilemeyeceği gerçeği sürekli kendisini açığa vuruyor. Emperyalizm Kürt sorununun çözümünü Irak’ın ve Suriye’nin mahvolmasına bağladı. Bu süreç Türkiye’yi de tehdit etmektedir. Kürt siyasal hareketi bu tehlikeye dikkat çekilmesini Kemalizm-şovenizm görüyor. (7) ABD Kürt halkına diğer halkların kahrolması pahasına bir gelecek sunuyor. Bu yol sadece bölge halkları için değil Kürt halkı için de çok risklidir.

Türkiye solu ise ancak, başta Türk-Kürt kardeşliği olmak üzere, enternasyonalizm yoluyla gelişebilir. Biz Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Arap her milliyetten Türkiye devrimcileri halklarımızın birbirini aşağıya iteceği değil yükselteceği yolu tutmalıyız. Bu yol Türkiye solunun Türkofobik etkiden  bağımsızlaşmasından ve cesur davranmasından geçiyor.

İlerici Türk ulusalcıları Kürt siyasal hareketine düşman olmamızı istiyor. Kürt siyasal hareketi ilerici Türk ulusalcılarına düşman olmamızı ve her şeyimizle onları izlememizi istiyor. Biz her iki kesimi de ittifakımız görüp bağımsız devrimci yolumuzda yürümeliyiz.

Türkiye solu kendi ilerici değerlerine sahip çıkmak için hiç değilse Kürt siyasal hareketinin ulusal kahraman gördüğü Şeyh Said’i anmasına bakmalı, halkın ilerici ve demokratik değerlerine korkmadan sahip çıkmalıdır. Kürtlerin ve Türkiye halklarının ulusal-demokratik hak ve özgürlüklerine saygılı, emperyalizme karşı mücadelede onlarla birlik halinde bir demokratİk halk kimliği yaratma mücadelesine devam etmelidir. Türk gerçekliğine sırt çevirmeyip ona yüzünü dönmelidir.

Türkiye solu ulusal bayrağa kırmızıyı görmüş boğa gözüyle bakarsa halktan kopar ve egemen güçler onunla çok rahat oynar. Bir ulusun kimliği egemen alçakların kimliğine indirgenmemelidir. Devrimcilik ve ilericilik, türkofobiklerin zannettikleri gibi sadece Türklerin dışımdaki halklara özgü bir  erdem değildir. Kaldı ki halkımız emperyalizme karşı ilk başarılı kurtuluş savaşını yapmış, dünyada devrimciliğin, ilericilerin başını çeken Sovyetler Birliği’nin en yakın müttefiki olmuş, bağrından 68 ve 78 devrimci kahramanlarını çıkarmış, 16 Haziran 1970’te ve 2013 Haziran direnişinde bayrağı faşizme karşı yükseltmiştir. 60 milyon insanı faşiste boyarsak karşı devrimcileri memnun ederiz.

Türkiye solu eğer anti-emperyalist bir devrimci yaklaşımla ulusun önderliğini ele geçirmeye önem vermezse bugünkü koşullarda Türklük adına çok kötü sonuçlar yaratacak bir süreç gelişecektir. Yurtsever duyarlılığı olan insanlara  bu bilinçle ve kendimize güvenerek gitmeliyiz. Onları faşizmin elinden kurtarabiliriz ve kurtarmalıyız. Türkiye’nin emperyalizm tarafından ezilen ve sömürülen bir ülke olduğu gerçeğini çeşitli boyutlarıyla anlamaları; ezilen milliyetlerin ve ezilen inançların demokratik özgürlüklerini savunmanın kendi özgürlüğümüzün temel koşulu olduğunu kavramaları için inançla ve ısrarla çalışmalıyız. Tarihimizdeki bütün ilerici ve direnişçi değerlere korkusuzca sahip çıkmalıyız. Barış, demokrasi, özgürlük isteyen her milliyetten devrimcileri Türkiye solunun toparlanmasına yardımcı olmaya çağırmalıyız. Türkiye’yi faşizme teslim etmeyelim. Türkiye; Irak ve Suriye durumuna düşmesin.

Türkiye solunu ve Türklere sevgi duyan Kürt, Arap, Rum, Ermeni vb her milliyetten arkadaşları Türkofobiye karşı duyarlı olmaya çağırıyoruz. Halklarımızın yücelmesinin yolu bağımsız ve güçlü bir Türkiye solunun yaratılmasından geçiyor.


*Bu yazı ilk olarak Odak dergisinin internet sitesinde yayınlanmıştır. Orjinal yazıya erişmek için tıklayın.

Notlar:

(1) Belli, Mihri. (1988). Rigas’ın dediği, İç savaş anıları. Dönem yayıncılık.

(2) Kıvılcımlı daha sonradan Kürt siyasal hareketine yaklaşan “Doktorcular” tarafından “amaca uygun” olarak yeniden yaratılacaktı.

(3) Ben de sosyalist harekete esas olarak yurtsever düşüncelerle katıldım. Türkiye’yi yönetenler kendilerinin Türkiye’yi ve Türkleri düşündüklerini bizleri ise Sovyetler Birliği’nin uşakları göstermeye çalışıyorlardı. Onların Türklük ve milliyetçilik edebiyatının ABD emperyalizmine hizmetkarlığa programlanmış olduğunu biliyorduk. Türk kimliğimizle barışıktık. Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Şevket Süreyya gibi anti-emperyalist, halkçı ve laik yazarlarımızı ilgiyle okuyorduk. Bu aydınların milliyetçiliğindeki şovenizm bizi etkilemiyordu. Emperyalizme karşı verilmiş olan Kurtuluş Savaşı’nı, Ermenilere ve Rumlara düşmanlık duymaksızın, sahipleniyorduk. Kürt halkı başta olmak üzere ulusların hak eşitliğini zorlanmadan kabul etmiştik. Saflarımızda Aleviler ve Kürtler özellikle sevgi ve saygı görürdü. Ermeni arkadaşlarımızla ve Türkiye’nin halklar mozaiği olmasıyla gurur duyuyorduk. İran ve Arap devrimcilerine ilgi duyuyorduk. Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Ahmet Arif, Can Yücel gibi şairleri okur Ruhi Su, Zülfü Livaneli, Şıvan Perver  gibi sanatçıların türkülerini dinlerdik. Mustafa Kemal’in ilerici ve anti emperyalist yönlerini taktir ederdik. Marks, Engels, Lenin, Stalin, Dimitrov, Mao, Ho Şi Mihn, Fidel Kastro, Che Guevara ve dünyanın diğer devrimcileri ise en çok önem verdiğimiz insanlardı. Marksizm bize kendi ülkemizi ve halkımızı derinlemesine incelememizi ve ilerici değerlerimize sahip çıkmamızı tavsiye ediyordu. Kürt hareketi ile 1979 yılında hapishanede karşılaştım. Onunla devrimci yakınlık kurmakta zorlanmadık. 1980 sonrası gelişen sol liberalizme Kürt hareketinin 1984 yılında başlattığı direnişi mücadeleye bağlılık görüp sevinçle karşılayanlar arasında olduk. Bugün bizleri sosyal-şovenizmle suçlayan ezilen ulus sosyalistlerinin çoğu o zamanlar Kürt hareketiyle kanlı bıçaklıydı ve hatta onu faşist görüyordu.

(4) Yanardağ, Merdan. (2019). Liberal İhanet. Kırmızı Kedi Yayınevi.

(5) Kürt halkına karşı ilgisiz ve sosyal şoven gösterilen Türkiye solu anti-emperyalist görmediği Türk ulusal hareketlerinden de uzak durdu. Balkanlar’da, Orta Asya’da ve Ortadoğu’da bu türden hareketler az olmamıştır. Türkiye solu emperyalizmin dünya Türklerini birleştirme demagojisine karşı mücadele etti ve ırk temelindeki Turancı örgütlenmeye karşı durdu.

(6) Can, Ç. (1987). Sosyalist Hareketin Yakın Geçmişi ve Bugünü. Direniş Yayınları.

(7) Kürt siyasal harekete gene de pragmatiktir. Ne istediklerini bildikleri için onlarla daha kolay konuşulabilir. Çoğu Kürt siyasal hareketinin yörüngesindeki türkofobik sosyalistler ise genellikle bağnaz tutumdadırlar.

Yayın Metni: Kuzey Ormanları Savunması ve Yurtsever Ekoloji Direnişi

“Yurtseverce Konuşmalar”ın ilk bölümünde Kuzey Ormanları Savunması’ndan Başar Toros ile gerçekleştirdiğimiz “Kuzey Ormanları Savunması ve Yurtsever Ekoloji Direnişi” başlıklı söyleşinin yayın metnini sizlerle paylaşıyoruz. Çevre mücadelesinin yurtseverliğe olan katkılarına değinen bu önemli sohbetin yurtseverlik ve çevre duyarlılığı arasındaki bağlantıyı daha da güçlendireceğini umuyoruz.

Yurtseverce: Merhaba, Yurtseverce’nin bu yayınında, Kuzey Ormanları Savunması kurucularından Başar Toros’la beraberiz. Kuzey Ormanları Savunması esasen Gezi’nin bir ürünü ve çok önemli bir boşluğu doldurdu. Gezi’de iyice ortaya çıkan ekolojik yıkıma karşı mücadeleyi ısrarla sürdürmesinin yanında, Gezi’nin hiyerarşisiz, çoğulcu, kapsayıcı anlayışını devam ettirdi Kuzey Ormanları Savunması. Üçüncü Havalimanı’ndan Üçüncü Köprü mücadelesine ve Kuzey Ormanları’ndaki çeşitli saldırılara, taş ocakları mücadelesine, maden ocaklarına, Edirne’nin bir köyündeki kuvarsit ocağından, Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki saldırılara kadar KOS her zaman bu yıkımla mücadelesini inatla devam ettirdi. Dolayısıyla diyebiliriz ki KOS, ekolojik mücadeledeki en önemli yapılardan bir tanesi. Bu anlamda toplumsal muhalefete bunun önemini ısrarla anlatmış bir yapı. Bizim Yurtseverce’nin yaptığı tartışma açısından, ulus tartışması ve Türk Yurtseveri bir yaklaşım açısından KOS’un pratikleri çok önemli. Ulus tartışmasını ciddiye almak şundan önemli; ulusun üyeleri birbirleriyle hiç karşılaşmasalar da kriz dönemlerinde, yakıcı meselelerde bir araya gelirler. Yani Kadıköy’deki bir yurttaşla Muğla’daki bir yurttaş, birbirlerini hiç görmeseler de bir şekilde bazı meselelerde ortak tavır sergilerler, ortak hissiyat duyarlar. Muğla’daki zeytin ağacının yanması, Kadıköy’deki bir yurttaşı ilgilendirir. Bundan canı yanar ya da İstanbul ormanlarının yanması Anadolu’daki bir yurttaşla temas kurar. Bu önemli bir şey bu bakımdan. Öte yandan bugün açıkça doğaya karşı saldırılarda görüldüğü üzere; sivil, yurtsever ve ekolojik bir enerji söz konusu toplumda/ulusta. Dolayısıyla bu Türk yurtseveri bir anlayışın ve mücadele hattının ortaya çıkmasının önemini bize gösterdi. KOS’un yaptığı iş de bu bakımdan çok alan açıcı bir şey. Bütün bunlardan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz. Aslında bütün Türkiye KOS’a minnettar olmalı. Biz de minnettarız zaten. O yüzden şimdi Başar’la sohbetimize geçebiliriz. Evet Başar hoş geldin.

Başar Toros: Hoşbulduk. Güzel bir giriş oldu.

Yurtseverce: Öncelikle bize Kuzey Ormanları Savunması’ndan bahsedersen, Kuzey Ormanları nedir? Hangi alanlarda iş yapıyor? Bunlardan bahsedersen, böyle bir giriş yapalım.

Başar Toros: Şimdi bu güzel giriş için teşekkür ediyoruz. Koltuklarımızı kabarttın. Ama elbette KOS, Türkiye’deki tüm doğa ve yaşam mücadelesinin bir parçası, çok kıymetli emekler var eskiden beri, Gezi öncesinden de başlayan, hala da sürmekte olan bizim kardeşlerimiz var. Onlarla beraber yürütüyoruz bu mücadeleyi, KOS neticede bölgesel bir savunma ama Dersim’den İzmir’e Karadeniz’e kadar her tarafta bizim savunma yapan, kendi bölgesini, oradaki doğayı, yaşayanı inatla savunan arkadaşlarımız, kardeşlerimiz var. Onlardan aldığımız enerjiyle bu çalışmaları yapıyoruz diyerek başlayayım.

Önce Kuzey Ormanları neresi? Yurttaşlar demesin, kuzey ormanları her taraf, kuzey yarım küresindeyiz dünyanın. Bazen kafa karışıklığı oluyor bu konularda da. Bizim kuzey ormanlarıyla kastımız aslında yağmanın inşaat enerji gibi sektörlerin faaliyet alanı olarak seçtiği bir bölge olduğu için İstanbul. Ama aslında bu orman kuşağı Avrupa’dan geliyor Asya’ya kadar uzanıyor. Herhangi bir yurttaşımız İstanbul Marmara’nın kuzeyine baktığı zaman nereden gelip nereye gittiğini görüyor. Muhteşem bir şey aslında bir ekolojik köprü bu. Bir orman kuşağı köprüsü, içinden iki tane boğaz geçiyor, bunlar çok ender şeyler. İnsanlarımız bunları bilmeyebilir, içinden deniz geçen orman diyoruz mesela. Boğaziçi bir denizdir aynı zamanda bambaşka bir ekosistemdir. Çanakkale boğazı yine benzer bir ekosistem. Uluslararası kriterlerde önemli doğa alanı sayabileceğimiz iki tane boğazdan bahsediyoruz. Marmara denizinin coğrafya açısından önemini biliyoruz, Karadeniz zaten ana vücudu kuzey ormanlarının, Karadeniz kıyılarıyla etkileşim halinde, bir taraftan Saros’tan, Edirne’den doğru da Ege’ye kıyısı var. Yani ülkemizin üç denizine iki boğazına kıyısı olan, 1.650.000 hektarlık bir coğrafyadan bahsediyoruz ki, orman deyince şunu düşünmek lazım, orman bir ağaç kalabalığı topluluğu değil. Özellikle son 20 yılda ormancılık anlayışının değiştirilmesi sürecine de denk geldik biz. Orman bir ağaç dikilen, yapılan bir fon, dekor gibi bir şey değil. Orman; bir bütün, bir ekosistemler birliği. Açıklık olmazsa, açık alan yoksa orman değildir zaten. Ormanın en değerli alanlarından birisi açık alanlardır. Yaban orada kendisini bulur. O olmazsa yabanın orada yaşama şansı yoktur. Bugün iktidarın “maki ya çalı çırpı!” dediği özellikle meşe ağırlıklı ormanlar inanılmaz bir zenginlik ve çok önemli bir biyoçeşitliliğin yuvasıdır bahsettiğimiz çalı çırpı. O bakımdan çalı çırpısız, sulak alansız, merasız, açık alansız orman olmaz. Hatta kuzey ormanlarında buna ilaveten yüzyıllar içinde oluşmuş kanyonlar var. Ballıkayalar gibi, dağcıların çok iyi bildiği… Ya da üç tane longoz var mesele İğneada, hacim olarak Avrupa’nın en büyük longozu, öbür tarafta Acarlar longozu ve Karacabey longozu, Bursa’da. Bu üç longoz bu kadar tahribata rağmen gittiğinizde büyüleneceğiniz, içinde 1-2 gün kamp yaparsanız “neden buradan dönüyorum şehre?” diyeceğiniz, hala kendi doğal varlığını koruyan doğa alanlarından bahsediyorum. O bakımdan çok da uzatmadan Kuzey Ormanları, Istırancalardan gelip Çatalca, Terkos havzası, oradan Boğaziçi, Polonezköy, Ağva, Kocaeli’nin tepeleri, Sakarya, Sapanca, Düzce’ye Abant’a kadar vardıracağınız bir kuzey ekosistemi. Bunun yanında da aşağı doğru saçakları olan bir orman. Mesela Samanlı Dağları, Kocaeli içinde kalan Kartepe, Samanlı Dağları’nın bir eteği, turizm merkezi. Bütün buralar yaban hayatının da çok canlı olduğu iki buçuk milyon adet futbol sahasına denk gelen bir ekosistemler birliği diyoruz biz buna. İçinde otuza yakın önemli doğa alanı var. Önemli Doğa Alanı (ÖDA) dediğimiz dünyaca tanınan ve yok olmak üzere olan türlerin yuvası anlamına gelir. O tür, sadece orada var. Endemik bitkisinden tutun da, kuş türlerine kadar. Yine Önemli Bitki Alanları (ÖBA), Önemli Kuş Alanları (ÖKA) var. Aynı zamanda dünyanın çok ender kuş göç yollarından bir tanesi. Her yıl yaklaşık 600 ila 700 bin leylek, Kuzey-Güney yolculuğunda Kuzey Ormanlarını iki defa kullanıyor. Pek çok köyümüzde bu artık gelenekselleşmiş “Yaren Leylek geldi, Yaren leylek gitti” diye insanların köyünde misafir ettiği bir yolculuk bu. 250 ila 300 bin kadar yırtıcı kuş da yine aynı rotayı izleyerek geçiş yapıyor. Aynı zamanda boğazdan balık göçü var. Boğazdaki akıntı, müsilaj meselesine de çözüm olarak önerildi. “Bunlar nasıl olsa akıntıyla Karadeniz’e gider”. Sanki Karadeniz herşeyi yutacak bir anaformuş gibi. Oysa bu akıntı ender görülecek güçte ve Marmara’daki biyoçeşitliliğin en temel sebeplerinden bir tanesidir. Herhalde bu yönleriyle Kuzey Ormanları’nı genel olarak tariflemiş oldum.

Coğrafya çok kıymetli. Şunu vurgulamak istiyorum son olarak. Marmara çevresinde 25 milyon kadar nüfus yaşıyor. Çünkü Marmara maalesef ki, Türkiye’nin sosyo-ekonomik ve politik gelişim süreci boyunca sanayi ve hizmet sektörünün, dolayısıyla nüfusun, Türkiye nüfusunun kaldıramayacağı bir yığılmayla karşı karşıya kaldı. Yetmişlerden hatta altmışlardan itibaren. Bu yüzden bu bölgedeki hayatın yaşanabilir olması için gereksinim duyduğumuz hava su toprak vb.’ni karşılamak zorunda olduğumuz bir bölgeden bahsediyoruz. Peki nasıl karşılıyoruz? Tek kaynak Kuzey Ormanları. İstanbul’un yirmi milyonluk, bu kadar gürültüsüne kirliliğine rağmen, İstanbul havasının solunabilir olmasının temel sebebi, İstanbul’un Kuzey Ormanlarıyla içiçe olması. Bu Kuzey Ormanlarının şanssızlığı, İstanbul’un şansı diyeyim. Benzer bir şey Edirne, Kırklareli, Tekirdağ tarafı için de geçerli. Biliyorsunuz su kaynaklarımız sürekli gündem oluyor. “Su bitti, su az” vs. bu iktidarın da döndürdüğü bir tartışma. “Melen’den getirdik” “Bir tane daha getirin” Bu bahsedilen kaynakların hepsi kuzey ormanlarının suyudur. Bu su aslında yabanın suyu. Ormanın suyunu çalıp çalıp getiriyoruz. Bu anlamda aslında Kuzey Ormanları bu kadar temel bir su ihtiyacı açısından tek bölgemiz. Kuzey Ormanları dışında bir yerden su gelmiyor. Kuzey Ormanları’nın yüksek kesimlerine yağan kar suyu, eriyerek, su sistemleriyle havzalarla beraber, bizim suyumuz dediğimiz barajlara, göllere akıyor. Onu da biz yıl içinde kullanıyoruz, yetebildiği kadar. Ve 11 tane ilden bahsediyorum ve bu iller en merkezi iller. Bursa, Sakarya, Edirne, İstanbul, Çanakkale’nin kuzeyi vs.

Yurtseverce: Oradan şuraya geçebilir Başar. Kuzey ormanlarının bu bahsettiğin alanda KOS’un çok önemli çalışmaları oldu. Orada, sahada bir sürü insanlar karşılaştınız, çok çeşitli direnişlerde. Burada insanlarla karşılaştığınızda bu, yerel duyarlılıkların ötesine geçebilecek bir imkan sunuyor mu sence? Yani çok daha büyük, Türkiye’yi kapsayabilecek bir yurtsever mücadeleye akabilecek bir durum var mı? Ya da sadece o adam, kendi köyündeki kuvarsit ocağını mı düşünüyor? Böyle bir bilinç yavaş yavaş oluşuyor mu sence?

Başar Toros: Şöyle basit bir cevap vermeye çalışayım. Hep beraber aslında izliyoruz. En çok bu kuzeye saldırı belli başlı sektörlerden oluşuyor. Bu sektörler de özellikle iktidarın son dönemde kendisi için geçerli saydığı, geliştirmeye çalıştığı inşaat, enerji ve orman endüstri sektörü gibi sektörler. Bu sektörlerin patronları Kuzey Ormanları’nda bahsettiğimiz tahribata giriştiler. 2010’ların başından itibaren. Bunlarda hep aynı şirketleri görüyoruz. Bahsettiğimiz Edirne’deki taş ocağına giren şirket, Sakarya’da da aynı şirket. Rüzgar enerji santrali kuran, ormanı tahrip ederek kuran, şirket, bir bakıyorsun Çatalca’da. Bu şirketlerin tahribatı söz konusu, köylülerin de direnişi var. Orada şunu söylemek lazım, direniş şöyle söz konusu. Bu, onun için artık orada yaşayıp yaşamama sorunu. Yurdunu toprağını, ata toprağını hatta terketmek zorunda kalacağı bir savunma. Bu artık son noktası. Çünkü yapılan projelerde o insanın orada arıcılık yapma şansı yok, ormancılık yapma şansı yok, hayvancılık yapma şansı yok, tarım yapma şansı yok. Bu insan ne yapacak burada? Zaten gençleri çoğunlukla terk etmiş burada. Genç nüfus zaten gitmiş, şehirlere yığılmış, sanayi iş gücü olmuş, şu olmuş bu olmuş. Burada bir yaşlı nüfus var. Yaşlı nüfusun orada kalmasının tek koşulu, 70-80 yaşında olsa bile hayvanını sağacak, bahçesini ekecek. KOS’ta artık şu bilgi yayıldı, eskiden bilinmiyordu. Bir köyün yakınına taş ocağı yapılırsa bırakın tarımı, su kalmaz. Suyunuzu bitirir, çalar, net. Ege JES’i (Jeotermal Enerji Santrali) öğrendi, ben bile bilmiyordum. Bunu her köylü şimdi senden benden daha fazla biliyor. JES üzüm bağlarına ne yapar? Bunun artık cevabı hayatta, gerçek karşılığıyla var.

Yurtseverce: Türkiye’nin dört bir yanında var değil mi? İkizdere’den Kaz Dağlarına kadar.

Başar Toros: Şimdi şöyle bakmak lazım. İnşaat sektörü sadece kuzey ormanlarında, ulaştırma kılıklı ve kılıflı rant alanları yaratma işi yapmıyor. Bunu yaparken aynı zamanda malzemeye ihtiyaç duyuyor. Sen orada havalimanı yapacağın zaman milyonlarca ton taşa, kuma, inşaat malzemesine ihtiyacın var. İstanbul’u büyütürken, kuzeye doğru ittirirken, İstanbul’un kentsel dönüşümünde, pek çok yerde “biz ihanet ettik” dedikleri, “dikey mimari” dedikleri, o kuleler için ne kadar büyük bir inşaat malzemesini çok kısa sürede edinmeniz gerekiyor. Nereden edineceksin? Kuzey ormanlarından başka yer yok ki. Orman bedava! Orman zaten, altında değerli toprak, maden olduğu için orman. Orman kıraç topraktan çıkmaz ki. Her ormanın altında değerli bir şey vardır. Alttan bunu aldığın zaman bir daha da o ormanı zor yaparsın. Çok çok zor, hocalarımız anlatıyor işte. Şimdi ikinci zararı bu. Malzeme ihtiyacıyla saldırmak. Bunu halkımız, köylüler biliyor.

Başka bir taraftan Rüzgar Enerji Santrali (RES), işte yenilenebilir enerji, çevreci yeşil enerji. Bir müddet insanlar sustu, sustu. Tamam da, şimdi bakıyor dünyada bunun örnekleri bu değil ki! Dünyada bunun yapılacağı yerleri gösteriyorlar. Sen dünyadaki çevreci bir yaklaşımla bunu yapıyorum derken bir yandan da karbon yutağı, dünyanın iklimini savunan ormanları kesip bu iş yapılabilir mi? Yapılmaz, dünyada da yapılmıyor zaten. Ama bize kuzey ormanları bedava diye, dipdibe onlarca dev türbin için koca bir yaban hayat alanı, devlet tarafından ilan edilen yaban hayat geliştirme sahasının sınırlarını küçültüp, kalanına 50-60 tane RES için, bir de bunların servis yollarını düşün, trafolarını düşün. Hem sellere karşı tamamen savunmasız hale getiriyorlar, çünkü tırların geçeceği yollar üçüncü köprü yolu kadar devasa yollar kesiyorlar. Ve buna çevreci mi diyeceğiz? Bu sene çıkan orman yangınlarının en büyük sebeplerinden biri orman içinden geçen elektrik hatlarıdır. Bir rüzgar olduğunda, Türkiye’nin pek çok bölgesi rüzgara açık. Bu rüzgar bir hattı bir iki yerde kopardığı takdirde 10-15 yerde yangın başlıyor. Bunlar orman genel müdürlüğünün ifadelerini söylüyorum. Biz OGM’nin beyanatlarına bakarak konuşuyoruz. Peki, neden bu kadar enerjiyi ormanın içinde geçiriyorsun, neden? Şimdi burada senin dediğin meseleye geleceğiz. Bu bahsettiğimiz şirketler, şöyle bir teoriye dayanıyorlar; “Türkiye’nin büyümesi”. Bunu Türkiye halkı gördü ki, büyüyen sadece belli başlı şirketler ve bu şirketlerin “yerli ve milli” bir ekonomi yaratmak değil, dünyadaki kapitalizme entegre olan ve bunun taşeronluğunu, hamallığını yapmak isteyen bir sermaye grubuyla karşı karşıyayız. Bu sermaye grubu da kendi ülkesindeki üretimi de bizim ülkeye kaydırıyor. Ormanları keserken, bunları kendi “yerli ve milli” firmana gönderiyorsun. Türkiye, dünyanın dört bir yanına sunta, MDF, orman ürünü, kağıt, ambalaj ihraç eden birinci ülke, üç yıldan beri böyle. İhracatta büyüyen devasa bir sektör var. Bu sektör kim? Orman endüstri sektörü. Bu sektörü büyütmüşsün büyütmüşsün, ham maddesi nereden geliyor? Normalde dışarıdan geliyor. Orman zengini ülkeler, çünkü Türkiye’nin kendi orman varlığı zengin değil. OGM’nin planlarına göre kesim sınırın var senin. Ama dolar bu vaziyetlere gelince, aynı zamanda pandemi sırasında ülkeler kendi ormanlarına daha korumacı yaklaşınca Türkiye’nin bahsettiğim orman endüstri sektörü hammaddesiz kaldı. Kalınca da “haydi buyurun Türkiye ormanlarına dalalım”. KOS’a günde en az bir tane ağaç kesim videosu ve yardım talebi geliyor. Milli parklara bile gençleştirme seyreltme adı altında bunu yapmaya çalıştılar.

Başından beri KOS, siyaset yapar ama siyaseten herhangi bir partiye şuna buna bağlı değil. Bizim açımızdan hangi köyün neyi tuttuğu ne önde ne sonra sorulmaz, bizim açımızdan hiçbir ehemmiyeti olmayan bir soru. Biz kendi ormanını toprağını, tarlasını savunan her köye gittik. Bu gittiğimiz köylerde her siyasi görüşten ve yurdumuz biliyorsunuz etnik anlamda da Balkanlardan gelen mesela halkımız Trakya’da yoğunlaştı, Kocaeli’de manavlar, çerkezler… Pek çok milletten toplum bir araya geldi. Bizim ilk savunmalarımızdan birinde Polonezköy’de Hristiyan yurttaşlarımız vardı. Polonezköy’de oradaki muhtarla birlikte yurtseverce oradaki toprakların imara, imar sermayesinin yağmasına açılmasını engelledik. Dikkat edin Polaklar, Manavlar, Boşnaklar, pek çok farklı köken… İşte biz buna “Kuzey Ormanları Kardeşliği” de diyoruz. Aslında bu ulustur işte. Bu bir ulus. Bu bahsettiğim topluluklar siyaseten çeşitli partilere oy veriyorlar, ama hepsinin ağzındaki şey aynı, talebi aynı. Çok benzer. Kirazlıyayla köylüleri mesela, Kuzey Ormanları’nın başka bir coğrafyasında o geleneksel kıyafetleriyle yürüyen mücadeleyi düşünün.

Yurtseverce: Aslında, tarif ettiğin gibi sermayenin yağmasına karşı, yurtsever bir cephe olmuş oluyor bu halk dediğimiz.

Başar Toros: Tabi karşımızdaki kendini “yerli ve milli” diye yutturmaya çalışan bir sermaye.  Kirazlıyayla’daki şirket Lübnanlı. Yahu kardeşim Lübnanlı’ya takılmayın. Lübnanlı, Kanadalı, bu değil ki mevzu. Bu insanlar kendi kendilerine buraya gelip bir şey yapmıyor ki. Beraber yapmıyorlar mı? Bu şirketlerin Türkiye’de ortakları yok mu? Bugün artık oralı buralı değil. Karşımızdaki “yerli ve milli” bir sermaye dediğimiz ki ben öyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü baştan itibaren dışa bağlı gelişiyor. Sermayenin tabiatı gereği, kendi sermayen yoksa dışa bağlı gelişiyorsun, geliştiriliyorsun hatta. Burada hiçbir zaman kendin bağımsız tercihlerde bulunmuyorsun. Odun endüstrisinin bugün büyütülmesinin sebebi bizim “yerli”, “milli” tercihlerimiz değil. Bizim öyle bir ormanımız da ihtiyacımız da yok. Peki ne? Sürekli kınadığımız, birinci sattığımız yerlerden biri İsrail. İsrail işgal ettiği Filistin topraklarında bizim mutfak dolabımızı kullanıyor. İkinci ABD, üçüncüsü bizi çok kıskanan Almanya. Baktığınız zaman burada başka bir tercih görüyorsunuz. Değil yerli ve milli, aynı zamanda küresel bir projenin tercihi; “Ben kesmeyeyim sen kes”. Avustralya karar almış, şu yıla kadar hiç ağaç kesmeyecekmiş. Sen orman kesmeyi yasaklayınca benim ormanlarımı kesiyorlar. Sen orman kesmeyi yasakladığın zaman inşaatı mı durduruyorsun? Orman ürünü mü kullanmıyorsun? Yoo kullanıyorsun. Nereden geliyor bu ihtiyacın? Türkiye’de kurulmuş orman endüstri sektörü Türkiye ormanlarını boğazlıyor ve oranın ihtiyacını karşılıyor. Bugün Brezilya ormanlarındaki yıkımı Türkiye geçmiş durumda. İnanılmaz. Böyle bir şeyin sürdürebilirliği zaten yok. Şimdi böyle bir durumda yurtseverlik nedir? Hangi ulusun bireyi buna karşı çıkmaz. Daha doğrusu bir ulusun hangi bireyi buna karşı çıkmaz? Hangisi kol kola kenetlenmez.

Yurtseverce: Aslında Kuzey Ormanları’nın yaptığı bir vatan savunması yani.

Başar Toros: Elbette öyle. Tabii öyle. Bu arada, vatanın çıkarları, dünyanın çıkarlarıdır artık. Vatan da bir dünya da bir, artık onu da söylemek lazım. Çünkü artık dünyanın kaderi o kadar bir arada ki – hep öyleydi- ama şu an iklim krizi dediğimiz, küresel kapitalizmin yarattığı bir şey. Dünya şöyle bir şey değil, onu da düşünmek lazım, dünyayı hasta ettik, dünyayı ettik, yok dünya tahrip falan olmaz. Dünyayı tahrip etmeye insanlığın gücü falan yetmez. Biz sadece dünyada kendi bulunma koşullarımızı ortadan kaldırıyoruz. Dünya bizden kurtuluyor aslında. Biz derken, insan kötüdür falan demek istemiyorum, bugün başımızda bulunan küresel kapitalist üretim tarzından bahsediyorum. Asla beslenemez, asla tatmin olmayan, asla duru olmayan, hiçbir planlaması olmayan, halkın çıkarlarından yana olmayan, akıl olmayan o yüzden, akli olmayan, kendi bindiği dalı kesmek zorunda olan, gerçekten şuurunu kaybetmiş bir sistem var. Ve bu sistemin sürdürebilirliği yok. Bu anlamda, ben Türkiye’deki ormanı savunuyorsam aslında Arjantin’deki ormanı savunuyorum ya da Endonezya’daki ormanı savunuyorum. Çünkü komşuluk dediğimiz şey artık aynı hava. Avustralya kendi ormanlarının kesilmesini engellediği zaman [aynı zamanda] Türkiye’deki ormansızlaşmayı hızlandırdığı zaman kendisini vuracak dönüp dolaşıp. Çünkü aynı ormanlar aynı okyanuslar oksijen üretiyor dünyaya. Bir okyanusu tahrip ettiğin zaman en çok oksijen üreten bir alanı tahrip etmiş oluyorsun. Herkes ormanlar falan diye bilir ama hayır, okyanuslar ve denizler en büyük oksijen kaynağıdır. Oradaki tahribat ise, bu küresel kriz dediğimiz şey aslında, çevre krizi, nasıl adlandırmak isterseniz. Bu bakımdan, bugün Kuzey Ormanları’nın yaklaşık 6-7 yüz kadar köyü, bunun dışında kasabaları – ki biliyorsunuz aslında İstanbul’un kendi nüfusu aslında bir şekilde Kuzey Ormanlarının içinde oturuyor; ilçelerine bakarsak, Sarıyer, Beykoz, Arnavutköy, Kartal, Maltepe, bütün buralar bir şekilde ormanın içinde ve oraya doğru büyüyor – işte bütün bu nüfusu göz önüne aldığımız zaman, bunların hepsinin çıkarları ortaktır.

Yurtseverce: Oradan şuraya geçmek istiyorum ben, bu yaz orman yangınları oldu, bizim içimiz yandı, uzun süre de müdahale edilmedi. Birincisi, şunu sormak istiyorum, sence bu gecikmenin ya da geciktirmenin bir anlamı var mı?  Ormanların yanmasını seyrettiler mi gerçekten? Aynı zamanda burada, örneğin Ege’de, insanların kendilerine ait, bağımsız bir ekonomileri var malum, defneden geçiniyorlar, zeytinden geçiniyorlar, oranın doğasından bir şekilde karnını doyuruyor. Fakat turizmcilerin ya da şirketlerin, bu tip bağımsız ekonomilere tahammülü yokmuş gibi geliyor. Sermaye, insanın kendi hayatını [bağımsız şekilde] idame ettirmesinin önündeki engelleri de ortaya koyuyor. Dolayısıyla şöyle bir tablo ortaya çıkıyor, bir yandan Çin’in yanında Türkiye’nin tedarikçi olmasını da düşünürsek, amaç buradaki insanların hepsini bir şekilde şirket çalışanı yapmak ya da işçi olmaya hazırlamak gibi de yorumlayabilir miyiz? Dolayısıyla hem teknik anlamda hem de çağrışımları bakımında sen bu yaz gerçekleşen orman yangınlarına nasıl bakıyorsun?

Başar Toros: Bir defa kendi konumuzu takip edelim, fikri takip yapalım. Bir defa orman yangınlarının çoğalmasının sebebi çok açık şekilde iklim krizidir. Ama iklim krizini de bahane etmeyelim, bakın Avustralya’da da orman yanıyor ne yapabiliriz demeyelim. Evet, iklim krizi ormanlarımızı yangına karşı savunmasız bırakıyor, ama yangını çıkaran iklim krizi değil ki. İklim krizi gelip ormana bir şey atıp yakmıyor. Demin dediğim gibi, yangınların en önemli sebeplerinden birisi, ormanlar üzerine verilen orman-dışı faaliyet izinleridir. Bunun bir örneği RES mesela, Rüzgâr Elektrik Santralinin ormanla alakası var mı? Kardeşim, RES’i şehirlere kur, fabrikaların yanına kur, nereye kurarsan kur, kendi enerjisini çevreyi tahrip etmeden üretsin. Hatta ormanlar için de geçerli bu fikir, eğer illaki ormana RES kurmak istiyorsan git plantasyon ormanı kur o zaman. Yani, boş arazi al, o araziyi ormanlaştır, daha sonra oraya RES yapmak istiyorsan, oradan kes madem. Niye doğal ormanlarımızı kesiyorlar? Yani baktığımız zaman bu yangınların ardındaki en önemli sebeplerden bir tanesi ormancılık-dışındaki faaliyet izinleri. Hep şöyle söyleniyor, otel yapmak için orman yangını çıkarıyor diyorlar. Yahu otel yapmak için orman yakmalarına gerek yok ki. Dün yaptığımız basın açıklamasında dedik ki, orman yangınlarının söz konusu olduğu alanların çok daha büyüğü olan alanlar zaten halihazırda orman vasfının dışına çıkarılmış. Zaten bu alanlar, önceden, orman dışındaki faaliyetlere açılmış zaten. Yani bunun için yangını beklemelerine gerek yok. Yasalarımız şimdi buna uygun değil, yaktığınız yeri ağaçlandırmak zorundasınız. Bir iki istisnai örnek var elbette ama genel olarak ormanı yakarak oraya otel dikemezler. Hatta taş ocağı da açamazlar. Yangın üzerine o ormanda taş ocağı açacaksanız sıkıntı yaşarsınız.

Yurtseverce: Başar şunu kastediyorum aslında, yurtsuzlaşmanın sermayenin işine gelen bir tarafı var. Dolayısıyla, orman yangınları ile yurtsuzlaşma meselesi arasında bir bağ varmış gibi geliyor.

Başar Toros: Anlıyorum. Sadece orman yangınları üzerinden bağlantı kurmaya gerek yok. Bizim Kuzey Ormanlarının tahrip edilmesinde tespit ettiğimiz 30 başlık var. Bunlar 30 farklı tahribat biçimi; Rüzgâr Enerji Santralleri, turizm baskısı, inşaat-yapılaşma vb. başka başka başlıklar. Kuzey Ormanları üzerinde 30 tür tahribat var yani. Bunların hepsi, şu anki hükümet tarafından, göz yumulan, desteklenen ya da hibelenen konu başlıkları. Bunların hepsi bir arada yurtsuzlaştırıyor zaten. Bunların hepsinin sonucu, Kuzey Ormanlarının köylerinde ve kasabalarında yaşayanların evlerini boşaltması ve kente göç etmesi ile sonuçlanıyor zaten. Yeni havalimanı bölgesini düşünsenize, ancak savaş zamanı çıkarılabilecek acele kamulaştırma kararları ile boşaltıldı. Acele kamulaştırmalarla, insanlar, mandacılık yaptığı, ekip biçtiği, balıkçılık yaptığı, hatta lokal turizmini yaptığı toprakların hepsini havalimanı projesine bırakmak zorunda kaldılar. Yerli ve milli bir proje olarak sundukları üçüncü havalimanının her tarafına uluslararası sermaye ortak oldu. Bizi çok kıskanan Almanya, üçüncü havalimanı projesinin birçok yanını yaptı. Şimdi orman yangınlarına gelelim; geç mi müdahale etti, bilerek mi yoksa bilmeyerek mi yaptı, bunu onlara sormak lazım. Biz yıllardan beri şunu soruyoruz, Kuzey Ormanları Savunması mücadeleye başladığı zamandan itibaren, orman yangınlarını ele alarak, orman uçaklarımız neden hangarlarda ya da niye orman uçağımız yok diye soruyoruz. Neden yerli milli, bize ait, kiralamadığınız, saatine para vermediğiniz yangın uçaklarımız yok diye soruyoruz. En son geldiğimiz noktada, bakanlık, Anadolu Ajansı’nda üç satır bir haber olarak basmış, şöyle diyor mealen, aslında bu uçaklara gerek yok ama alalım, elimizin altında beş tane bulunsun. Yahu kardeşim, madem elimizin altında bulunacaktı, neden insanlarımız dört beş yıldır orman yangınlarına karşı bas bas uçak diye bağırıyor. Çünkü gerçekten, en etkili müdahale uçak, yani havadan, hava unsurlarının müdahalesi daha etkili. Bu müdahale saat 6’dan sonra bitiyordu, niye, çünkü hiçbir kiraladığımız uçakların ya da hava unsurlarının gece donanımları yok. Bunu, gece donanımı eklemeyi, neden yapmıyorlar mesela? Bunun cevabını onlar vermeliler. Biz yıllardır sorup duruyoruz, ama cevap alabildiğimiz yok. Manavgat’ta insanların evleri barkları yandı, bunu yeniden kurması kolay mı? Mesela şimdi sen TOKİ ile beş dakikada bunların evini yapacağım dediğin zaman, ne olacak, o insanın yaşama tarzı yanmış. Kuru evi o insanlar kendileri de yapar, mesele bir ev değil ki. Mesele bir betondan ev değil ki, ama iktidardaki hep aynı anlayış. Yanan oradaki yaşam alanı, yaşamı, içtiği su, nafakası, ili yurdu yani. İnsanların yurdu yanmış. Oraya beton ev attığın zaman, ha tamam, artık insanlar yaşayacaklar, diyemezsin. O bakımdan orman yangınları elbette yurtsuzlaşmayla ilgili. Bu arada orada köylerde yaşayan insanlar kıt kanaat yaşıyorlardı, zaten, bir sürü sıkıntıları vardı. Örneğin, Kuzey Ormanları’ndan bakarak söyleyeyim, en büyük sıkıntı susuzluk. Yıllarca yapılan uyarılarımıza rağmen su politikası yanlış bir şekilde yürütüldü. Suyun kullanımına bakacak olursak, Marmara bölgesinde en çok suyu sanayi çekiyor, en büyük su tüketimi sanayii yapıyor. Böylesine devasa bir sanayii yaratırsan, su tarıma nasıl yetecek ki. Elbette tarım da bir o kadar su çekiyor, ama o da yarattıkları sorun, hep suya bağlı bir tarım örgütlemişsin. Oralarda kıt kanaat geçinen köylü, yangın ya da kuraklık ya da sel karşısında çaresiz kalıyor. Biliyorsunuz yani, bütün bir mevsim yağacak yağmur, artık iki saatte yağıyor. Bütün mevsim yağmuru iki saate toplanıyor, elbette bu yağmur da bir şeyleri besleyemiyor, o iki saatte yıkıp geçiyor. Sel şeklinde gelen yağmur oradaki toprağa derman olamıyor. Dolayısıyla senin dediğin gibi bir yurtsuzlaşma bağlantısı kurulabilir. Onların [iktidardakilerin] yanıtlaması gereken sorular var, ama bu soruları inatla cevaplamıyorlar. Neden geç müdahale ediliyor? Bizim de giden arkadaşlarımız var, haklısınız, söndürme çabalarında pek çok yerde engellemelerle karşılaştılar. Diğer yurttaşların da söndürme çabaları engellenmiş olabilir. Bu noktada işte OGM’nin şeffaf olması lazım, böyle böyle gerekçelerle müdahale etmiyoruz burada, gerekçesini sunması lazım, açık olması, açıklama yapması lazım. Eğer OGM bir açıklama yapmazsa, doğal olarak, hakkında çıkan bir sürü şaibeye çanak tutmuş olur.

Yurtseverce: O zaman bu anlattıklarından yola çıkarak son sorumu sorayım. Bütün bu çizdiğin tabloda insanlarda yurtsuzlaşma hissiyatı oluşuyor. Yangına müdahale edebilmek için can havliyle ormana koşan insanlar oldu. İnsanlar kendiliğinden bir araya gelerek yangını söndürmeye çalıştılar. Dolayısıyla, ulusun üyelerinin, yurttaşların kendilerince bir dayanışma hattı ister istemez oluştu. Bu gelişebilir mi? Bu siyasal bir imkana dönüşebilir mi? Burada yurtseverce bir anlayışın gelişmesinin imkanları görünüyor gibi, çünkü yangınlar karşısında bütün yurttaşların hissettiği, tabii oradakilerin daha fazla hissettiği muhtemelen, elinin kolunun bağlı olması duygusu. Artık, ne yapacaksak kendimiz yapacağız hissiyatı oluştu. Bu sivil enerji, yurtsever enerji bence çok önemli. Sonunu böyle bağlayalım. Bunlarla ilgili ne dersin?

Başar Toros: Şu an, yurt dediğimiz şeyi daha iyi anlıyoruz. Yağmalandıkça yurt dediğimizin ne kadar önemli bir şey olduğunu anlıyoruz tabii.  Suyumuz, toprağımız, havamız, denizlerimiz, bunların kıymetini kaybettikçe anlıyoruz. Ya da tahrip oldukça görüyoruz. Bu bakımdan, bunu savunanlar, ulustur. Savunanlar ulustur çok net. Bugün doğallığında bir seyir var. Bir köyde oturuyorsun, iki yüz yıldır o köydesin, iki yüzyıldan beri bir yaşam tarzı kurmuşsun yani, hatta daha uzun zamanlar. Bir Türkmensin diyelim, Bursa’nın tepesinde bir dağdasın. Hatta geleneksel bir yaşam tarzın var hala belki. Çat diye yanına bir sanayi bölgesi açıyorlar. Bu nedir? Bu nasıl bir şeydir? Bununla mücadele etmek için hukuk diyorsun, avukat tutuyorsun, hukuksal mücadele diyorsun ama sen dayak yiyorsun. Düşünsene yani geleneksel, muhafakazar toplum kesimleri dediğimizin karşısında jandarma dikiyorlar, dayak yiyorlar, göz altına alınıyorsun, hakkında dava açılıyor yahu. Hayatında belki hiç gazete okumamış, siyaset hakkında, hatta doğa konusunda hiç düşünmemiş insanlar.

Yurtseverce: İktidardakiler bunca şeye rağmen devam ediyorlar, elbette, gözleri çok kara, yok halkmış, muhafazakarmış bakmıyorlar. Hala İkizdere mücadelesi devam ediyor.

Başar Toros: Bu insanları savunmaya geçmek zorunda bırakıyorlar aslında. Biz Kuzey Ormanlarında şunu söylüyoruz, yurttaşlara şunu söylüyoruz, hatta bütün Türkiye’ye şunu söylüyoruz, kendi ormanın diye bir şey yok. Kendi yerine gelen taş ocağına karşı ormanını savunurken, bundan bir kilometre ilerideki ya da on kilometre ötedeki taş ocağına karşı, komşunun yanında olamazsan bir savunamayız. Sen bilmelisin, Kirazlıyayla düşerse, bil ki senin köyün de düşecek. Düşmemesi için, o şirketlerin karşısında boyun eğmememiz için, kol kola girmemiz gerekiyor. Kim olursanız olun, hangi kökenden gelirseniz gelin, hangi partiye oy veriyorsanız verin, fark etmez. Bu net bir şey. Bazıları olur mu öyle şey diyor? Tabiki olur, biz pek çok köyle beraber mücadele verdik ve hala da veriyoruz işte.  Bu ülkenin yurtseverleri, bu ülkenin ilericileri, bu ülkenin sosyalistleri bu insanlarla birlikte mücadele vermeyecekler mi? Bugün yurt dediğin neresidir? Bu yurdu savunmayacaksın da neyi savunacaksın? Bugün yurt, tarihimizde görmediğimiz, tarihte okumadığımız kadar bir tehlikeli durumla karşı karşıya, çok büyük bir orman ve doğa tahribatı var. Şimdi bu konuda, birlikte mücadelenin, omuz omuza mücadelenin, yeniden uluslaşmanın, halklaşmanın diyelim, halk olmanın zamanı. Zaten mücadele eden halktır. Savunuyorsan zaten halksın, yoksa seni köy köy ya da birey birey yeniyorlar. Sen bu bilince ulaşamazsan, bu bilinci ortaya koymazsan kaybediyorsun yani.  (Başar: Buna karşı çıkmıyorsa aslında, ulus değil, ortada bir millet yok demektir hakikaten.) Bu bakımdan bence bunun olanağı da var, eğilimi de var. Dediğim gibi herkesin de bu eğilime, bu sürece katkı koyması gerekiyor. Şöyle bitireyim: Bu süreç sadece bir partiye oy vermekle, iki tane şunu yapmakla, basit bir tercih yapmakla olacak şey değil; şu parti bu parti meselesi değil. Ülke sadece bir partiden ibaret değil, gerçekten çok büyük bir ekonomik ilişkiler ağının içine sokuldu. Buna karşı, bahsettiğimiz sürekli yerel mücadelenin, halkın kendi öz dinamikleriyle ve kendi emeğiyle ve öz-cesaretiyle verdiği mücadelenin herkes yanında olmak zorunda.

Yurtseverce: Çok güzel bitirdin, çok umutlu bitirdin. Çok teşekkürler, ağzına sağlık.

Başar Toros: Teşekkürler. Kolay gelsin.

 

Yurtseverce Konuşmalar – 2 – #barınamıyoruz Hareketi’nin Talepleri, Gelişimi ve Geleceği

Yurtseverce Konuşmalar’ın bu bölümünde Doğukan Oruç, son günlerde gündemi belirleyen “Barınamayanlar” hareketinden Yunus Karaca ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

Söyleşi’de henüz gelişim aşamasında olan hareketin somut taleplerini, hareketin genel profilini ve üniversite öğrencilerinin barınma sorunları üzerinden yurtsuzlaştırma ve mülksüzleştirme sorunlarını tartıştık.

Yurtseverce Youtube Kanalı’nda hazırladığımız Yurtseverce Konuşmalar’da, Müteşekkir Türk Yurtseverliği’ne farklı boyutlardan açılımlar getirebilecek konukları ağırlıyor, farklı siyasallıkların Yurtseverce’nin siyasal düzlemiyle irtibatını tartışmaya açıyoruz.

Kanalımıza destek olmak için abone olmayı, videoyu beğenmeyi ve dostlarınızla paylaşmayı unutmayın. Katkı ve eleştirilerinizi yorum kısmından bizlerle paylaşabilirsiniz.