Sermaye, Devlet, Ulus Üzerine Kısa Bir Not

Karatani’nin şemasında ulus devletten boşanamaz gibi görünüyor. Oysa, devlet ile ulus arasında bir çelişki olduğu ve 20. yüzyılda bu çelişkinin devrimlerle sonuçlandığı açıktır. Bu tartışmanın bazen tanımsız ve tarifi zor tarafları olmakla birlikte, devletin oligarşik yapısı ve toplumsal içeriği arasındaki çelişkinin ulus ile devletin boşanmasına imkan tanıdığı söylenebilir.

“Padişahı kim bileydi / kul etmese yort savrul.”

 Yunus Emre

Benedict Anderson’a göre, ulusun, milliyetin, milliyetçiliğin tanımlanabilirlik açısından son derece kötü bir şöhreti var. Milliyetçiliğin modern dünya üzerindeki etkisi ile kıyaslandığında, bu konudaki kabul edilebilir teoriler oldukça sınırlı. Anderson, milliyetçilik üzerine İngilizcedeki en iyi ve kapsayıcı metni yazan Hugy Seton Watson’un üzüntüyle şunu kaydettiğini aktarıyor: “Dolayısıyla, ulus için herhangi bilimsel bir tanım yapılamayacağını teslim etmek zorunda kalıyorum; oysa ortada bir fenomen var ve var olmaya devam ediyor.”  Marksist tarihçi Tom Naim’in, “milliyetçilik teorisi Marksizmin büyük tarihsel başarısızlığını temsil ediyor” görüşünü alıntılayan Anderson, milliyetçiliğin Marksist teori içi rahatsızlık veren bir anomali olduğunu ve tam da bu yüzden hesaba katılmaktan çok hasıraltı edildiğini söylüyor (Anderson,1995:17). Anderson’a göre milliyetçilik üzerinde çalışan teorisyenleri üç paradoks şaşırtmış ve hatta kızdırmıştır:

1.Ulusların, tarihçinin gözündeki nesnel modernliği karşısında milliyetçilerin gözünde sahip oldukları öznel kadimlik;

2.Sosyo-kültürel bir kavram olarak milliyetin biçimsel evrenselliği… herkes bir milliyete “sahip olabilir, olmalıdır ve olacaktır” karşısında kavramın somut tezahürlerinin iflah olmaz bir biçimde tikel olması…;

3.Milliyetçiliklerin, siyasal güçleriyle karşılaştırıldığında ortaya çıkan felsefi sefaletleri, hatta tutarsızlıkları.

Başka bir deyişle, diğer -çilik’lerle kıyaslandığında milliyetçilik, kendine Hobbes’ler, Marx’lar ya da Weber’ler ölçeğinde büyük düşünürler yaratamadı. Anderson güçlüğün milliyetçiliği bir ideoloji olarak sınıflandırmaktan kaynaklandığını düşünüyor. Milliyetçiliğin, liberalizm, faşizm gibi ideolojilerle değil de “akrabalık” “din” gibi olgularla bir arada düşünülmesini öneriyor. Buradan yola çıkarak “antropolojik bir ruhla” şöyle bir tanım veriyor bize: “ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur- kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir” (1995:19-20). Diğer yandan, bence, ulusu neden ciddiye almamız gerektiğini, ulusun gücünü izah edecek şu cümleyi kurar: “Hayal edilmiştir, çünkü en küçük ulusun üyeleri bile diğer üyeleri tanımayacak, onlarla tanışmayacak, çoğu hakkında hiçbir şey işitmeyecektir, ama yine de her birinin zihninde toplamlarının hayali yaşamaya devam eder” (s.20). Ulus sınırlı olarak hayal edilir, hiçbir ulus kendini insanlığın tümü ile örtüşüyor olarak hayal etmez. Ulus egemen olarak hayal edilir, çünkü kavram, Aydınlanma ve Devrim’in, ilahi olarak buyrulmuş, hiyerarşik hanedanlık mülklerinin meşruiyetini aşındırmakta olduğu bir çağda doğmuştu. Ulus bir cemaat olarak hayal edilir, çünkü her ulusta fiilen geçerli olan eşitsizlik ve sömürü ilişkileri olsa da, ulus daima derin ve yatay bir yoldaşlık olarak tasarlanır (1995:22).

Kojin Karatani, devlet ile ulusu birer üst yapı olarak ele alıp, bu ikisinin farklı türden iki mübadele üzerine kurulu olduğunu söyler. Onun şemasına göre dünyada dar anlamda dört mübadele ilişkisi vardır. İlki (tarımsal topluluklarda) karşılıklı armağan alıp vermektir. İkincisi, (devlet ile tarımsal topluluklar arasında) soygun ve yeniden bölüşümdür. Üçüncüsü meta mübadelesidir. Dördüncüsü ise birliktir. Birlik, geleneksel toplumlarda görülen yardımlaşmaya dayanır, ama oradaki gibi kapalı değildir (2008:344).

Karatani, Anderson’un ekonomi alanının gerçeklik ve ulusun da hayal edilen bir şey olduğunu ileri sürmesinin yanlışlığını vurgular ve Anderson’un hayali cemaatler kavramının ulusu üst yapı (Marksist anlamda) olarak gören eğilimden kaynaklandığını söyler: “Lenin ulusların, kapitalist ekonominin gelişmesinin bir sonucu olarak birleşmiş piyasalarca oluşturulduğunu düşünüyordu. Bu gözlem, kapitalizmin küreselleşmesinin uluslara nihayet son vereceği beklentisi kadar karışıktır. Ama bu kafa karışıklığının sebebi ekonomik indirgemecilik değil, ulusun, devlet ile sermayenin mübadele ilkelerinden farklı mübadele ilkelerine dayalı olduğunun göz ardı edilmesidir. Genel Marksist bakışa karşıt olarak, antropolojik ve psikanalitik yaklaşımlar daha sonra devreye girmiş, ama onlar da üstyapı olarak ulus fikrini sürdürmüşlerdir” (2008:345).

Karatani, Anderson’a itirazını özetle şöyle sürdürür: Ulus “temsil olarak eğitim ve edebiyatla kuvvetlenir, fakat temsile dair bir eleştiri yapılarak ortadan kaldırılamaz; çünkü ulus sadece temsil içinde ve temsil sayesinde var olmaz… Uluslar vardır ve bir de ulusları gerektiren gerçeklik vardır. O gerçeklikler çözülmediği sürece uluslar var olmaya devam edecektir”. Benedict Anderson, ulus-devletin aslen birbirinden farklı şeyler olan ulus ile devlet arasındaki farklı bir evlilik olduğunu söylemişti. Bu mühim bir önermeydi. Fakat daha önce… devlet ile sermaye arasında bir başka evlilik daha olduğu unutulmamalıdır (2008:345-346). Karatani’den özet olarak aktarıyorum:

“Feodal çağlarda devlet, sermaye ve ulus birbirinden açıkça ayrıydı. Hepsi farklı mübadele ilkelerine dayanan feodal devletler (lordlar, krallar ve imparatorlar) şehirler ve tarımsal topluluklar olarak birbirlerinden ayrı bir varlık sürdürüyorlardı. Devletler talan ve yeniden bölüşüm ilkelerine dayanıyordu. Birbirleriyle bağlantısı olmayan ve yalıtılmış halde bulunan tarımsal topluluklara devlet hükmediyordu; ama bu topluluklar kendi içlerinde özerktiler ve yardımlaşma ile karşılıklı mübadele ilkeleri üzerinde kurulmuşlardı.  Bu topluluklar arasında piyasalar ya da şehirler boy vermişti; bunlar da karşılıklı rızaya dayanan para mübadelesi temelinde kurulmuştu. Feodal sistemin yıkılmasına sebep olan şey, kapitalist piyasa ekonomisinin sistem içine sızmasıydı. Bu durum bir taraftan, tüccar sınıfı ile birlikte hareket eden, aristokrasiyi devirerek şiddet aracını tekeline alan mutlakiyetçi Monarşik devletleri doğurdu ve nihayetinde feodal hakimiyeti bütünüyle ortadan kaldırdı. Devletle sermayenin evliliğinin hikayesi böyleydi. Feodal arsa kirası ulusal vergi oldu, bürokrasi ve daimi ordu ise devlet aygıtları haline geldi. Önceden belirli kabilelere, klanlara mensup olanlar, mutlakiyetçi monarşinin tebaası oldu artık; daha sonra ulusal kimlik denecek şey de böyle temellendi. Mutlakiyetçi devlet tarafından himaye gören ticaret sermayesi (burjuvazi) büyüdü ve birleşik bir piyasa yaratmak uğruna ulus kimliğini geliştirdi. Fakat ulusun oluşumu çerçevesinde olup bitenler bundan ibaret değildi. Piyasa ekonomisinin sızmasıyla ve aydınlanmanın şehirleşmiş kültürü ile birlikte dağılan tarımsal topluluklar her zaman ulus temelinde var olmuşlardı. Otarşik ve özerk yapısı olan tarımsal toplulukların her biri paranın yayılmasıyla dağıldığı halde, sahip oldukları ortaklıklar -yardımlaşma ve karşılıklı değiş tokuş- ulus içinde hayali bir şekilde tekrar ele geçirilmişti” (2008:345-347).

Anderson, dinin gücünü yitirmesinden sonra ulusun onun yerine geçtiğine işaret eder. Karatani ise şöyle söyler: ” Bu durumda önemli olan şey, dinin tarımsal topluluk olarak ve onun içinde var olmuş olmasıdır. Dinin zayıflaması, cemaatin zayıflamasıdır. Ulus, Hegel’in (tinden yoksun) anlayış devleti diye adlandırdığı şeyin ya da Hobbesçu devletin aksine, tarımsal topluluklardan tevarüs edilen yardımlaşma duygudaşlığı üzerine kuruludur. Milliyetçilik bu duyguyu canlandırır; aynı ulusa mensup olmak ve birbirine yardım etmek -yardımlaşma duygusu. Ve bu ulus başka ulusları kendisinden hariç tutar… Devlet ile ulusun evliliği denen şey budur” (2008: 347).

Karatani, modern devleti kapitalist ulus-devlet olarak adlandırmak gerektiğini söyler. Sermaye, devlet ve ulusun birbiriyle eklemlenmesi, kendilerini bundan böyle birbirlerinden ayrılmayacak bir güç haline getirmiştir. Bunlar birbirlerini tamamlayıp takviye etmek zorundalardı. Ekonomik özgürlük aşırı hale gelip sınıf çatışması da keskinleştiği zaman, devlet de serveti bölüştürmek ve ekonomiyi düzenlemek için müdahalede bulunur ve aynı esnada ulusal birlik duygusu da (yardımlaşma) çatlakları doldurur. Karatani’ye göre bu korkusuz üçlüyü karşınıza aldığınızda, birinin ya da diğerinin temelini oymak işe yaramaz.

Kapital’de ulusa ve devlete dair bir izah bulunmasa da, ulusu ve devleti ekonomik bir yapı, yani bir mübadele biçimi olarak kavramaya yarayan bir çerçeve bulunduğunu iddia eder Karatani. Bunun için Hegel’in hukuk felsefesine Marx’ın Kapital’inden bakarak düşünmeyi önerir. Sermaye-ulus-devletin evli olduğu yerlerde sivil toplumun kurulması tartışmasıdır bu. Marksistler 1970’lerden itibaren devletin, ekonomik sınıf yapısının basit bir yansıması olmadığının, bir özerkliği olduğunun ve sivil toplumdaki çeşitli çıkarlar arasında bir düzenleyici olarak iş gördüğünün farkına varmışlardı.

Karatani (2008:349), Gramsci’ye işaretle, onun manevra savaşı (cepheden saldırı) ile mevzi savaşı arasında yaptığı ayrımdan  yola çıkarak, manevra savaşının “devlet ile doğrudan karşı karşıya gelinen bir mücadeleyi, mevzi savaşının ise devletin yönetim aygıtlarının arkasında yer alan, sivil toplumun hegemonik aygıtları içinde bu aygıtlara karşı mücadeleyi” ifade ettiğini söyler. “Rusya’da devlet her şeydi, sivil toplum ise ilkel ve peltemsiydi; Batı’da devlet ile sivil toplum arasında uygun bir ilişki vardı; devlet bir sallandı mı, sivil toplumun güçlü yapısı hemen ortaya çıkıyordu. Devlet, arkasında güçlü bir kaleler ve siperler sisteminin durduğu bir dış hendekten ibaretti” (aktaran Karatani:349). Karatani, olgun bir sivil toplumun ancak sermaye-ulus-devletin evli olduğu yerlerde kurulduğunu belirtir. Bu açıdan baktığımızda, tersinden düşünerek, şu soruyu sorabiliriz: Türkiye’de sivil toplumun zayıflığı ya da yokluğu sermaye-devlet-ulus evliliğinin olmadığını gösterir mi ya da Türkiye’de süreç başka bir şekilde mi ilerlemiştir? Bu soru şimdilik burada dursun.

Devlet ve Ulus, uluslararası ilişkilerin yeniden örgütlenmesi ve yoğunlaşması sonucu kaybolacak mıdır? Ulusal ekonomiler küresel piyasa tarafından tehdit edildikleri zaman bir yandan devletten ekonominin korunmasını (yeniden bölüşümü) talep eder ve diğer yandan ulusal kimliğe başvurur. Karatani, sermayeye karşı girişilecek her karşı eylemin devleti ve ulusu da karşısına alması gerektiğini söyler. Çünkü, “kapitalist ulus-devlet oluşturduğu üçlü yapı sayesinde gözü pektir. Üçlüden birini tanımazsınız, diğer ikisinin iktidarı sizi halkanın içine sonunda yine çeker. Çünkü her biri yanılsama üzerinde yükseliyor gibi görünseler de farklı mübadele ilkeleri üzerine dayalıdırlar aslında. Bu yüzden, kapitalizmi düşündüğümüzde ulusu ve devleti de her zaman hesaba katmak zorundayız. Ve kapitalizme yönelen karşı eylem ulus-devleti de karşısına almak durumundadır. (…) Kapitalist ekonominin özerk bir iktidarı vardır. Ama elbette sınırları da. Kapitalist meta ekonomisi bütün nüfusu ne kadar etkilerse etkilesin, kısmidir ve asalak gibidir. Dahası, keyfi nasıl isterse öyle muamele edemeyeceği bir dışsallığı vardır- toprak (geniş anlamda doğal çevre) ve emek gücü metasının failleri olarak insanlar. Kapitalist piyasa ekonomisinin, insanları ve doğayı yeniden üretebilmesi için ulus devletin müdahalesi zorunludur” (2008:350).

Karatani’nin şemasında ulus devletten boşanamaz gibi görünüyor. Oysa, devlet ile ulus arasında bir çelişki olduğu ve 20. yüzyılda bu çelişkinin devrimlerle sonuçlandığı açıktır. Bu tartışmanın bazen tanımsız ve tarifi zor tarafları olmakla birlikte, devletin oligarşik yapısı ve toplumsal içeriği arasındaki çelişkinin ulus ile devletin boşanmasına imkan tanıdığı söylenebilir. İlker Cörüt, “ulusun bir radikal-devrimci öznellik hâli olarak tarihsel mümkünlüğünün koşulları”nı şöyle ifade eder: “ … ulusu/ulusal egemenliği çağıran/ tahayyül edilebilir kılan yapısal çelişki de modern devletin toplumsal içeriği ile oligarşik biçimi arasındaki, yani devletin tarihte hiç olmadığı kadar insanların gündelik hayatlarına nüfuz etme eğilimi içinde olması ile bu toplumsallaşmış devletin hayatlarına müdahil olduğu insanlara hesap vermeyen bir azınlık dayatması olarak kalmaya devam etmesi arasındaki  çelişkidir. Demem o ki, başka devletlerle ve yerel aktörlerle rekabet içinde kendisini oluşturduğu süreçte sembolik ve fiziksel sınırlarla “içeri”yi ve “dışarı”yı, “dostlar”ı ve “düşmanlar”ı tanımlayan, bu kurucu dışlamayla birlikte “toplum”u mümkün kılan, mümkün kıldığı toplumu üretken bir nüfusa dönüştürmek üzere ona sayısız kamusal ve özel kurumla müdahil olan, bütün bu sınır inşaları ve biyo-politik müdahillik boyunca toplumsallaşan devletin tam da devlet biçiminin oligarşik karakteri nedeniyle bir egemen azınlık tarafından yönetiliyor olmasının yarattığı meşruiyet krizinin ulusu ve ulusal egemenlik sorununu sürekli gündeme getirdiğini söylüyorum” (2020:67).

Türkiye açısından düşündüğümüzde ise burada sermaye-devlet, devlet-ulus evliliği tarihi süreç açısından hayli tartışmalıdır. Her bir kavram için (sermaye, devlet, ulus) ayrı bir başlık açmak gerekir. Türk tarihinin ancak anaokullarında okutulabilecek, mucizenin temel açıklayıcı olduğu egemenlerin bakışıyla değil milletin tarafından bir bakışla yapılacak bir okuması da baştan beri devletle milletin zıtlık içinde olduğunu gösterecektir. Bu iki tartışmaya şimdi girmeden, bir ihtimale ve umuda işaretle şöyle bitireyim: devletçi ve milliyetçi olmayan, Hikmet Kıvılcımlı’nın kavramsallaştırmasıyla “Milletçi” bir siyasetin imkanları üzerine düşünmek ile ulusun bir radikal-devrimci öznellik hali olarak mümkünlüğü tartışmasını birbirine bağlamak, ülkemizin geldiği noktada sadece bir hakikat arayışı değil aynı zamanda bir zorunluluk ve görevdir.

Kaynaklar
  1. Benedict Anderson, Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması. İstanbul: Metis Yayınları,1995.
  2. İlker Cörüt, “Türklük Sözleşmesi mi Devlet Sözleşmesi mi?”, Birikim (369-370), 2020.
  3. Kojin Karatani, Transkritik: Kant ve Marx Üzerine. İstanbul: Metis Yayınları, 2008.

Yıkıntılar Üzerinde Durmuş Ufka Bakarken

Son on yılımız, büyük toplumsal depremler, ağır ideolojik heyelanlar ve yönetsel yangınlarla geçti. Neticede yangınlar daha fazla yakacak bir şey kalmayana kadar sürdü, heyelanlarla insanlar, evler, mahalleler başka başka yerlere taşındı ve depremlerde bir toplum…

Milli Demokratik Devrimden Radikal Demokratik Devrime: Ulus Belasından Kurtulmak

Bu yazı daha önce Teori ve Politika dergisinin “Bahar-Yaz 2021” sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır. Geçmişi tarihsel olarak kurmak “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir. Tarihsel maddeciliğin meselesi,…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir