Kabotaj Bayramı, Müsilaj Bayramı

Vatanı sadece kullanım hakkı çeşitli ihaleler marifetiyle alınıp satılacak bir mal ya da üzerinde bayrağın dalgalanması ile kutsallaştırılacak bir egemenlikler rekabetinin alanı olarak gören dilin ötesine geçmeyi teklif etmesi bakımından Tanıl Bora’nın bu yazısına* Yurtseverce’de yer veriyoruz. Yurdumuzun toprağını ve sularını kendi ekolojik dengesiyle güzelliğine doyacağımız bir yaşam alanı olarak sahipleniyor, Bora’nın bu yaklaşımına canı gönülden iştirak ettiğimizi belirtmek istiyoruz.

Bahadır Baruter’in on beş sene kadar önce çizdiği bir karikatürü var. Pek nur yüzlü denemeyecek hiddetli bir imam, karşısında dikilen bir gemiciler, tayfalar cemaatini,  “Kabotaj bayramı namazı diye bir şey yok kardeşim, işletmişler sizi!” diye azarlıyor. Ekseriyetle Karadenizli-burunlulardan oluşan cemaat, safdil bir hayal kırıklığıyla bakıyor. ‘Keşke olsaydı,’ der gibiler.

***

Yarın 1 Temmuz, kabotaj bayramı. Müfredatta millî bayramlar kadrosunda sayılıyor, Saatli Maarif Takvimi’nde de yazıyor mesela. Ama yıllık ajandaların birçoğunda yer almıyor. Tatilsiz bayram, neticede; yani, talî bir ‘muayyen gün.’ Vatandaş, “aa, bu perşembe kabotaj bayramı,” demez.

***

Malûm, kabotaj, bir devletin karasularında ve limanları arasında gemi işletme ve her türlü liman hizmetlerini kontrolünde bulundurma hakkı, demek oluyor. Millî egemenlik hukukunun denizlerdeki bir parçası. Lozan Antlaşması’yla kapitülasyonların lağvedilmesinin ardından, 19 Nisan 1926 tarihinde çıkarılan ve 1 Temmuz’da yürürlüğe giren yasa, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, ülkesinin limanları arasındaki seyrüseferler üzerindeki imtiyazını tescil etmiş. 1 Temmuz, 1935 yılından itibaren Kabotaj Bayramı ilan edilmiş.

2007 yılında adı Denizcilik ve Kabotaj Bayramı olarak değiştirildi. Bayramın ya da ‘Gün’ün daha ‘sivil’ bir havaya büründürülebileceği sezgisi çıkabilir bu ad değişikliğinden. Öyle bir şey olmadı.

***

Bundan on beş yılı aşkın zaman önce, Yelken Dünyası dergisinin Ağustos 2004 sayısında Sezar Atmaca, -ki ben de bu yazının şevkini, 1 Temmuz’u “aa, kabotaj bayramı” diye hatırlayan Bağış Erten’in yanısıra ona borçluyum-, kutlama “etkinliklerinin” manâsını ve ruhunu kemal-i afiyetle sorgulamış.

Bir kere, 1 Temmuz’un öncelikle ticarî denizcilikle, deniz ticareti ile ilgili bir “kutlama” olduğunu, ticarî-olmayan denizcilik meşgalesini, amatör denizciliği teknesine almadığını, ticarî olmayan denizcilik muhiplerinin de bu ‘Gün’e müdahil olmak için ciddi bir çaba göstermediğini hatırlatmış.

Sonra, büyük şehirlerdeki kutlamaların resmiyetçi havasından, “bayramın” devlet töreni olarak cereyan etmesinden yaka silkmiş. Denizi sahne olarak kullanan bir bürokratizmden dert yanıyor. Küçük yerlerdeki kutlamaların ise “panayır havasında” geçtiğini yazmış Sezar – taşra panayırı, diyelim. Buralarda, yüzme ve yelken yarışları yanında, yağlı kazık ucundan bayrak alma, suda ördek yakalama, kumsalda çuvalla yürüme, halat çekme, dipten tabak çıkarma gibi yarış ve eğlenceler, revaçtadır.

Bir parantez açayım: çocukluğunu gençliğini sahil küçük şehir ve kasabalarında geçirmiş 60’lı ve 70’li yaşlarındaki ahbaplardan, şen şatır 1 Temmuz hatıraları dinlemişliğim var. Tören resmiyetinin berisinde, denizle hemhal olarak, tuzlu su sarhoşluğuyla geçirilmiş neşeli ve biraz da karnavalesk bir gün çıkıyor onların hafızalarından… Galiba, biraz nostalji zevki… Ve galiba, resmiyet, denize alâkasızlık ve elbette ‘sanayi-ticaret,’ diyelim, sahillerin ticarî yağması, olduğu kadarıyla o taşra karnavaleskini de boğdu geçen zamanda.

Kısacası, Sezar’ın dediği gibi, “bayram”da eksik olan, sahici denizcilik muhabbeti ve deniz sevgisi. Gözleri ve gönülleri deniz-insan ilişkisine açmak… Fazla olan, denizi taşıracak kadar fazla olansa, resmiyet ve hamaset.

***

Kabotaj Bayramı’nın “Denizcilik” adıyla ikmalinden sonra da tören protokolü değişmedi.

Bahadır Baruter karikatürü değil, sahiden mehter var mesela; denizcilik deyince ‘yetkililerin’ aklına öncelikle Barbaros Hayreddin cengâverliği geldiği için… (Nitekim Barbaros Hayreddin türbesinde Kur’an tilaveti de var.)… “Deniz şehitleri anısına suya çelenk bırakmak” var… Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü römorkörlerinin resmi geçidi ve “su takı” gösterileri var… Deniz Kuvvetleri firkateynlerinin ziyarete açılması var… Dalgıçların su altında bayrak açması var… (Geçen sene İzmir-Karaburun’daki dalgıç eğitmenleri, sağlık çalışanlarına teşekkür mesajı vermek üzere maske takmış bayrak açarken.) Refakaten, bazı yerlerde yüzme yarışı, çıpa çıkarma, denizde tabak bulma, yağlı direkten bayrak alma yarışları var…

Fakat öne çıkan, özellikle nutuklarda öne çıkan iki temadan birisi, ticaret: deniz ticaretimizi geliştirmeliyiz, balıkçılığımızı geliştirmeliyiz… Diğeri ve asıl önemlisi, birincisi, denizin altında-üstünde ve yağlı direkte bayrak teşhiriyle de altı çizilen: Egemenlik. Buralar bizim, bu deniz bizim, bu denizin sahibi, bu havalinin denizler hâkimi biziz.

***

Bir parantez daha. Muhalif sahil belediyeleri, birçok sahil büyük şehrinde yerel yönetim mevkiinde bulunan CHP belediyeleri farklı bir şey yapıyor mu? Pek yapmıyor. Askerî ve mülkî erkânla beraber resmî törenlerde yer alıyor, o törenlerin standart içeriğini organize ediyorlar. (Fazladan bir “etkinlik” olarak, dalgıçlar su altında Türk bayrağına ilaveten Atatürk portreli flama açabiliyorlar.)

***

Kabotaj bayramı tören protokolü ve oradaki ‘denizler hâkimi’ gösterileri, “üç tarafı denizlerle çevrili ülkemiz” için denizlerin jeopolitik-jeostratejik önemine dair nutuklar; keza “denizlerin paylaşım mücadelesinden” dem vuran şu meşhur “Mavi Vatan” söylemi, bir vatan olarak denize nasıl bakıldığını gösteriyor bize.

Vatanı bir harita olarak, yüzölçümü olarak gören bir bakış bu. Denizleri de karasular olarak görüyor; teknik tabiriyle, “hâkimiyeti kıyı devletine ait olan deniz alanı.” Vatanla ilgili ve bir vatan parçası olarak denizle ilgili heyecan ve hassasiyet, sadece bize aitliğiyle, egemenlik hakkıyla kaim.

Millî egemenlik hamasetine groston ölçüleriyle büyülenmiş bir para ve mal şevki katan bu söylem, yat limanı ihalelerini, kıyıların gaspını, trol yağmacılığını bir vatan meselesi olarak görmez – biliyorsunuz, sosyal medya trollerinden önce denizlerimizdeki troller vardı ve hâlâ da varlar.

Vatanı –ve bir vatan parçası olarak denizi-, hemhal olduğunuz bir coğrafya olarak, bir ekolojik varlık olarak, bir yaşam ortamı olarak düşünebilmek, bu anlayışın binlerce deniz mili uzağında…

***

CHP’li belediyelerden biri,  Çanakkale Büyükşehir Belediyesi, 2020 kabotaj bayramında değişik bir iş yapmış, Liman Başkanlığı, Sahil Güvenlik Grup Komutanlığı, AFAD ve Çanakkale Üniversitesi Sualtı Araştırma ve Uygulama Merkezi ile beraber, Yat Limanında deniz temizliği çalışması gerçekleştirmiş. En azından bir “farkındalık” hamlesi. Gerçi uzmanlar Marmara Denizi’nin üstünü ve ondan bin beter durumda olan dibini temizlemenin yüzeysel hamlelerle gerçekleştirilemeyeceğini, tek çarenin bir süre nadas ve etkili bir atık yönetimi olduğunu söyleseler de[1] hiç değilse bir farkındalık hamlesi.

Meteoroloji tabiriyle “Denizlerimizde durum” deyince, şu 1 Temmuz’da, Kanal İstanbul’u ve müsilajı anmamak mümkün mü?

Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu, son açıklamasında, kanalın –tövbe- yapılması halinde, Karadeniz’den gelecek akıntının ve kanalın çoğaltacağı şehir atıklarının Marmara Denizi’ni tamamen öldüreceğini hatırlattı.

1+1 Forum’da hidrobiyolog Levent Artüz’ün, Mart’tan beri kâbus gibi beliren müsilaj -“deniz salyası”- hakkında anlattıklarını okuyun[2]

Dibini balçığa çevirerek, balıkları ve nice mahlûkatı helâk ederek, tümüyle canlı hayatını boğarak, üstünü salyaya bulayarak denizin haşadını çıkarıyorken, belki de yakışanı, adını “1 Temmuz Müsilaj Bayramı” koymaktır.


* Bu yazı ilk olarak Birikim Haftalık’ta 30 Haziran 2021 tarihinde yayınlanmıştır.

https://birikimdergisi.com/haftalik/10657/kabotaj-bayrami-musilaj-bayrami

[1] https://gazetekolektif.com/denizin-dibi-yuzeyden-cok-daha-fena-durumda/

[2] https://www.birartibir.org/ekoloji/1170-cesedin-curumesidir-bu

Vatan

Tanıl Bora’nın Birikim Haftalık’ta yayınlanan bu yazısı*, yurtseverlik ve milliyetçilik arasındaki ayrımlara işaret etmesi bakımından önem taşıyor. Bora yazısında sahih bir yurtseverliğin inşa edilmesini önerirken Yurtseverce‘ye de atıfta bulunuyor. Kendisine teşekkürlerimizle yazısını iktibas ediyoruz. “Seviyorum…

“MİLLET GERÇEĞİ”

Mihri Belli’nin 1969 yılına ait bir konuşmasının dökümünü Yurtseverce’de iktibas ediyoruz. Bu yazı, milliyetçi bir dili benimseyen yapısına şerh düşülmek koşuluyla ulus temelli siyaset ve antikapitalizm arasında bir ilişkiyi kuran vurguları bakımından öncü bir nitelik…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir