Bakan Nebati’nin Yanlış Hesabı, Halk Sınıflarının Ahlaki Ekonomisi

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika

Bakan Nebati’nin akletme biçimi içinde bu patlama kavranabilir ya da rasyonel değil. Öyle ya, ücretliler en fazla ücretlerini kaybedebilirler, zaten olmayan mallarını mülklerini değil. Dolayısıyla endişeye mahal bir durum yok. Bakan Nebati’nin birikim ve mülk esaslı kapitalistçe akletme biçimi ile ancak geçimini temin etmek üzerinden bir varoluşa sahip emekçi halk sınıflarının akletme biçimi arasında esaslı bir fark var oysa. 

Oligarşik diktatörlüğün yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati bir halkla ilişkiler faaliyetinin parçası olan röportajda kitlelere güven telkin etmek üzere, sonrasında çokça eleştirilen, şu sözleri sarfetti: “Sen maaş alıyorsun. En fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin. Ama ben bütün varlığımı kaybederim bu iş düzelmezse eğer. 1000 çalışanımız var. 1000 kişiyle beraber bütün varlığımı kaybederim. Ben babadan görme bir insanım. Babamın bana bıraktıklarını kaybederim. Ben bunu göze alır mıyım Sevilay Hanım? Bu işi ya düzelecek ya düzelecek! Yeter ki bize güvenilsin, inanılsın!”[1]

Emekçi halk sınıflarına zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığını, “size bundan kötü daha ne olabilir ki” üzerinden bir moral destekle hatırlatan bu sözler, bütün küstahlığının yanı sıra, emekçi halk sınıfları üzerinde kurulmuş oligarşik diktatörlüğün kendi sınıf karakterini gizleme gereği duymayacak bir özgüven içinde olduğunun göstergesi olarak okunabilir. Bu özgüven tabi ki oligarşik diktatörlüğün kitleler nezdindeki prestijinden kaynaklanmıyor, daha ziyade emekçi halk sınıflarının örgütsüzlüğünün vermiş olduğu bir güven bu. 2021 Temmuz ayı için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın açıklamış olduğu verilere göre sendikalı işçilerin toplam çalışanlar içindeki oranı %14,13.[2] Üstelik bu örgütlü işçi kesiminin örgütlü olduğu sendikaların hemen hemen hiçbiri mücadele örgütleri değil; devletin ideolojik aygıtları olarak tanımlanabilecek işbirlikçi yapılardan söz ediyoruz. Bu hepimizin malumu.

Ancak bu özgüvenin üzerine kurulduğu hesaplamanın çok önemli bir yanlışı var. Emekçi halk sınıflarının örgütsüz olması, oligarşik diktatörlüğe karşı gelişecek bir anti-oligarşik ulusal-demokratik hareketi imkansız kılıyor, doğru. Öte yandan, oligarşik diktatörlük, yüksek işsizlik ve enflasyon üreten politikalarıyla, asgari ücreti ortalama ücret haline getirerek, ilaç ve tıbbi malzemeleri de içeren bazı temel ihtiyaç malzemelerini temin etmekte güçlük çektikçe emekçi halk sınıflarıyla arasındaki zımni sözleşmeyi, yani halk sınıflarının ahlaki ekonomisini, ihlal ederek yönetilmesi mümkün olamayacak bir patlama ihtimalini artırıyor.

Bakan Nebati’nin akletme biçimi içinde bu örgütsüz patlama kavranabilir ya da rasyonel değil. Öyle ya, ücretliler en fazla ücretlerini kaybedebilirler, zaten olmayan mallarını mülklerini değil. Dolayısıyla endişeye mahal bir durum yok. Bakan Nebati’nin birikim ve mülk esaslı kapitalistçe akletme biçimi ile ancak geçimini temin etmek üzerinden bir varoluşa sahip emekçi halk sınıflarının akletme biçimi arasında esaslı bir fark var oysa. Güneydoğu Asya köylüleri üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen James C. Scott’ın İngiliz Marksist tarihçi E. P. Thomson’ın “ahlaki ekonomi” kavramından ilhamla ürettiği “köylülerin ahlaki ekonomisi” kavramı bu farkı anlamamız için bize yardımcı olabilir.

Halk Sınıflarının Ahlaki Ekonomisi

Scott, 1930’ların Büyük Buhranı sırasında Güneydoğu Asya’yı adeta sarsan büyük köylü isyanlarını incelediği çalışmasında birbiriyle ilişkili iki kavram ileri sürer: “geçim etiği” ve “köylülerin ahlaki ekonomisi.”[3] Köylülerin ahlaki ekonomisi, “köylülerin ekonomik adalet anlayışı ve fiili sömürü tanımlarını, yani ürünlerinin ne kadarına el konulmasını tolere edip edemeceklerini” gösteren sınırı ifade eder. Hemen geçim sınırında yaşayan ve kontrol edemediği pek çok belirsizliğe tabi olan köylü hanesi için neoklasik iktisadın kar maksimizasyonu hesabının pek bir karşılığı yoktur. Köylünün karar alma ve tepki verme sürecine yön veren temel ilke riskten kaçınma, olası kayıplarını en asgari seviyeye indirme ilkesidir. Köylü hanenin komşularıyla, seçkinlerle, devletle olan ilişkisinin en temel belirleyeni bu aktörlerin köylü hanenin sağlam bir geçimliğe sahip olması hususunda takındıkları zorlaştırıcı ya da kolaylaştırıcı tavırlarıdır. Dolayısıyla köylü hane “önce güvenlik”, yani geçimi temin etme koşullarının güvenliği üzerinden akıl yürütür, ilişkilenir, yargılar ve siyasallaşır.

Scott’ın Güneydoğu Asya köylü siyaseti üzerine bu çıkarımlarını bağımlı-çevre ülke emekçi halk sınıflarının siyasallığını anlamak üzere de kullanmanın mümkün olabileceğini düşünüyorum. Zira bu ülkeler emekçi sınıfları da, ancak geçimlerini temin edebildikleri koşullarda yaşayan ve bu koşulların sürdürülebilirliğini tehdit eden bir belirsizlik ve kriz ortamıyla sürekli iç içe olan topluluklardır. Dolayısıyla “köylülerin ahlaki ekonomisi” kavramını çok zorlamadan “halk sınıflarının ahlaki ekonomisi” olarak bir kavramsal genişlemeye tabi tutmak mümkündür iddiasında bulunarak tartışmayı daha genel bir zemine taşımaya çalışacağım.

Scott’ın tezinden “halk sınıflarının ahlaki ekonomisi” için çıkarılabilecek bir sonuç, yoksullaşmanın ve daha fazla sömürülmenin halk sınıflarını otomatik bir biçimde patlamaya ve isyana götürmeyeceğidir. Aksine, fiziksel geçim sınırına daha fazla itildikçe geçim koşullarını güvence altına almak üzere bu halk sınıflarının daha az risk alma eğiliminde olması, daha muhafazakar ve itaatkar tepkiler vermesi beklenmelidir. Hatta halk sınıfları içinde, yoksullaşma karşısında devrimci aktörlerin liderlik edeceği siyasal hareketlenme ve hoşnutsuzluğu, varolan belirsizliği daha da derinleştirmekle itham eden “düzenci” bir işbirlikçi eğilimin ortaya çıkması da pek muhtemeldir.

Ancak bu meselenin sadece bir yanı. Zira geçim etiğine dayanan ahlaki ekonomi kavramsallaştırmasından çıkarılması gereken bir diğer sonuç daha var. Köylüler ellerinden ne kadar alındığına bakarak sömürü eleştirisi yapmazlar, köylüler ellerinde ne kaldığına bakarlar, diyor Scott. Köylülerin sömürü eleştirisi yapmaya başladıkları ve isyana kalkıştıkları an, egemen sınıfların ve devletin köylülerin asgari geçim sınırını ihlal edecek bir düzeyde sömürüye girişmesidir. Bu, köylülerin ahlaki ekonomisinin, geçim hakkının çiğnendiği andır. Bu hak ihlal edildiğinde hakim sınıfsal çerçevenin köylüler nazarında meşruluğu kalmaz. Vakit, isyan vaktidir.

Türkiye emekçi halk sınıflarının yüksek işsizlik, düşük ücret, yüksek enflasyonla birlikte yaşadığı dizginsiz yoksullaşma süreçlerinin gelinen noktada “halk sınıflarının ahlaki ekonomisini” çiğnemeye başladığına, halk sınıflarının geçim hakkını ihlal eder bir seviyeye geldiğine şahitlik ediyoruz. Kasım 2021 rakamlarıyla dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 3.192 ve yoksulluk sınırı 10.396 lira olarak hesaplanıyor.[4] Asgari ücret ve altında bir ücretle istihdam edilen işçilerin sayısı ise 6,3 milyonu buldu. Bu, bütün ücretli çalışanların yüzde 33,8’ine tekabül ediyor.[5] Ekim 2021 TUİK rakamlarına göre geniş tanımlı işsiz sayısı 8 milyon 281 bin oldu.[6] Hastanelerde malzeme yokluğundan dolayı bazı temel cerrahi işlemlerin yapılamadığı ya da ertelendiğine dair haberleri daha sık duymaya başladık. Halk ekmek önündeki kuyruklar her gün daha fazla uzuyor. Döviz fiyatlarını şimdilik bir miktar aşağı çeken önlemlerin ise emekçi sınıfların üzerindeki yükü bir omuzdan alıp öbürüne koyan finansal katakulliden öte bir yanı yönü yok.

Emekçi halk sınıflarının verili örgütlülük düzeyinin anti-oligarşik ulusal-demokratik bir hareket üretmesi imkan dahilinde değil. Ancak halk sınıflarının ahlaki ekonomisini her gün daha fazla ihlal eden oligarşik diktatörlüğün meşruluk krizinin başka bir safhaya doğru derinleştiğini, bu krizin öngörülemeyen bir anda, kendiliğinden bir şekilde ve nereye varacağı bilinmez büyük bir halk sınıfları kalkışmasını tetikleme ihtimalini artırdığı söylenebilir. Bu ihtimalin olası sonuçları karşısında hazır olunmalıdır.


[1] https://www.haberturk.com/yazarlar/sevilay-yilman-2383/3281404-bakan-nebati-eve-boynu-bukuk-donemem-

[2] https://www.csgb.gov.tr/media/83673/2021_temmuz.pdf

[3] James C. Scott, The Moral Economy of the Peasant: Rebellion and Subsistence in Southeast Asia (New Haven and London: Yale University Press, 1976). Scott’ın fikirlerini aktaran alıntılar ve özet kitabın giriş bölümündendir.

[4] https://www.turkis.org.tr/wp-content/uploads/2021/11/AclikveYoksulluk-Kasim2021.pdf

[5] http://arastirma.disk.org.tr/?p=7995

[6] https://haber.sol.org.tr/haber/genis-tanimli-issiz-sayisi-8-milyon-281-bine-yukseldi-320377

Ulus kurmak mı? Ulus olmak mı?

Cumhuriyet 1923 yılından itibaren bir Türk Ulusu oluşturmak için gayret sarf etti fakat bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki bırakın bir ulus oluşturmayı, zaten çok değişik etnik gruplardan, dini ve mezhebi çeşitliliklerden oluşan halkı iyice atomize…

“Dünyanın Artık Nüfusu Mülteciler” Üzerinden “Yeni Bağımlılık” İlişkisi: Bir Reddiye Denemesi

Avrupalıların, yarı-çevre Türkiye’yi “küresel artık nüfus mültecileri” tutmak için istasyon olarak kullanmak isteyeceklerini söylemek mümkündür. İhtimal o ki önümüzdeki on yıllarda Avrupalılar dünyanın artık nüfusunu “barındırmamız” karşılığında bize daha fazla ödeme teklif edecekler. Neoliberal kapitalizmin…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.