Prekapitalizm ve Kapitalizmin Kaynaşması

Tahmini Okunma Süresi: 6 dakika

Türkiye kapitalist toplumsal düzeninin kendini üretmekte yaşadığı krizi izah ederken sermaye birikiminin krizine, sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkiye, sermayenin farklı fraksiyonlarının çatışan hegemonya projelerine odaklanan Marksist politik ekonomi eleştirmenlerinin çoğu kez gözardı ettikleri bir toplumsal kategori var: Tefeci-bezirgan sermaye. Devletin sermaye karşısındaki özerk gerçeklik alanını tanımakta isteksiz olan ya da bu özerkliği dahi sermaye fraksiyonlarının mücade dinamikleri içinde anlamlandırabilen bu eleştirmenlerin  bugün özellikle devlet odaklı rant ve kayırmacılıklar üzerinden muazzam bir asalaklaşmayı ifade eden tefeci-bezirgan sermayenin gücüne daha fazla dikkat kesilmesi gerektiği kanaatiyle Hikmet Kıvlcımlı’nın finans-kapital ve tefeci-bezirgan sermaye kaynaşması üzerine yürüttüğü tartışmadan kısa ama çarpıcı bir pasajı ilginize sunuyoruz (Hikmet Kıvılcımlı, Üretim Nedir, Derleniş Yayınları).

İslam Marks’ı İbn-i Haldun gibi, onun öğrencileri olan Osmanlı tarihçilerimiz de; her “Devleti” (Toplumu) insana benzetirler. Onlara göre kişinin ömrü ortalama 100 yıldır. Toplumlar da o kadar yaşarlar ve sonra doğdukları gibi ölürler. Bu görüş Antika medeniyetin gerçekliklerinden alınmıştır. Aşırı yorumlara kaçılmazsa, derin bir anlam taşır.

Tefeci-Bezirgân Antika medeniyetler gibi, Modern Kapitalist medeniyetinin de öyle bir ilerici gençlik çağı, bir gerici yaşlılık ve çöküş çağı vardır. Osmanlı Türkiyesi’nin ilk yüzyılları, Tefeci-Bezirgân medeniyetinin; Ortaasya’dan gelen göçebe Türk gençlik aşısı ile rönesansı, sosyal dirilişi oldu. Tarihin belirli bir kesiminde insanlığın ileriye doğru gidişini ve gelişimini sağladı. Son yüzyıllarda aynı Osmanlı toplumu bütün benzerleri gibi derebeyleşti, kemikleşti, taşlaştı, fosilleşti ve çöktü.

Bu evrimi kapitalizm de tıpkı tıpkısına yaşadı. 19’uncu Yüzyıl kapitalizmi serbest rekabetçi demokratik gençlik çağını başardı. Harikalı büyük sanayi ile görülmedik ileri gelişimler sağladı. 20’nci Yüzyıla gelir gelmez, Kapitalizm kendi diyalektik inkârını yaptı; serbest rekabetçiliği inkâr edip, tekelci Finans-Kapitalizme döndü. Finans-Kapital demek, birkaç ulu şirket ve ban- kanın bir ülkede bütün ekonomi, politika, kültür vb. ilişkilerine egemen olması demektir. O yüzden 20’nci Yüzyılda ilerici kapitalizmin yerini gerici Emperyalizm tuttu.

Tekrar edelim. Modern toplumda kapitalizmin emperyalizm biçimine soysuzlaşmasına benzer bir gidiş Antika medeniyetlerde de görüldü, ilk dünya ticaret yollarını açan bezirgânlık ileri bir hamle yarattı. Rönesans çağları açtı. Sonra Parababaları, Tefeciler ve Bezirgânlar topraklara el attılar. Toprak beyliğine dönerek toprak ekonomisini boğdular. O zaman her türlü ticaret, politika, askerlik gelişimi kaskatı Derebeyi kabuğu içinde boğuldu.

Batı Avrupa kapitalizmi 19’uncu Yüzyılın ilerici ve girişkin SERBEST REKABET kapitalizmini yaşarken, Türkiye Kadim medeniyetlerin ölüm çağlarında içine düştükleri kaskatı derebeyleşme döneminde bunalıyordu. Onun için 19’uncu Yüzyıl boyu Türkiye’de BATILILAŞMAK, açık Türkçesi: KAPİTALİSTLEŞMEK uğruna yapılan her girişkinlik boşa gitti.

Neden?

Çünkü Avrupa’dan karga kıyafeti frak yahut saksağan kılığı smokin satın alınıp Türkiye’ye nasıl sokulursa, kapitalist ilişkileri de tıpkı öyle oldukları gibi Avrupa’dan Türkiye’ye İTHAL edilebilir, sanıldı.

Oysa bir sosyal düzen önce alınır satılır matah değildir. Sonra, Batı kapitalizmi matahlarını bile Türkiye’ye satarken birçok süzgeçler koymuştur. Kapitalist sosyal düzeni Avrupa’dan ithal edeceğimize göre; ancak Avrupa’nın bize İHRAÇ edilmesini uygun göreceği alanda ve müsaade edeceği biçimde memlekete sokabilirdik. Bundan daha kötüsü de vardı. Bizim derebeyleşmiş kafamız ithal malı sandığımız Batılılaşmanın değeri üzerinde hiçbir ayrım ve seçim yapacak durumda değildi.

İşte bu şartlar altında Prekapitalist ekonomimiz üzerine Kapitalist ekonomiyi aşılamak istedik.

Avrupa ise, bize istediğimizi değil, kendi istediğini ithal etti. Batı’nın istediği şuydu: Batı kapitalizmi için Türkiye, Sultan ve avanesi denilen çobanların güttüğü bir sağmal maldı. Türkiye ineği en iyi biçimde en az masrafla sağılmalıydı. Alınan sütün kaymağı Avrupa’ya götürülmeliydi, arta kalan ayranı yerli Tefeci-Bezirgân ağa paşalara ve beyefendilere bahşiş olarak sadaka verilmeliydi.

Kırım Savaşı’nda sırtüstü düşen Osmanlı yardım dilendi. Türk milletini inek sağarca sağacak olan Batı kapitalini yalvararak çağırdı. Batılılar Türkiye’ye Finans-Kapital gönderdiler. Yani, Türkiye’de sanayi kurmak şöyle dursun, kurulmuş sanatları yok ettiler. Gönderdikleri Finans-Kapitaline o zaman “İSTİKRAZ” (yani ödünç alıp verme) deniliyordu. Finans-Kapitalin şimdiki adı “DIŞ YARDIM” oldu. İster Batılı dostlarımızın “YARDIMI”, ister yabancı banka ve finans gruplarının “ÖDÜNCÜ” diyelim, hepsi bir kapıya çıktı. Her iki adın altında yatan gerçeklik, Türkiye’yi sıhhatli, gürbüz bir üretimci refahtan uzak tutmak, Avrupa’nın ağır faizler çektiği bir hammadde ve pazar olarak ihtiyat sömürgesi yapmaktı.

Onun için, 19’uncu Yüzyıl ortasında bile (yani, Batı henüz serbest rekabetçi iken) Türkiye’ye serbest rekabetçi ve ilerici bir sanayi gönderilmedi. Gönderilemezdi. Çünkü Avrupa’da birbirini yiyen rakip kapitalistlerin Türkiye’de kendilerine rekabet edecek bir kapitalizm yetiştirmeleri intihar olurdu.

20’nci Yüzyılda kapitalizm tersine döndü. Ama bu dönüş bizim yüzümüze geldi. Dünya kapitalizmi Finans-Kapital adını alan büyük banka ve şirketlerle toprak ağalarını domuz topu haline getirdi. Avrupalı “büyük dostlarımız” o Finans-Kapitalistlerin devleti olan Emperyalizmdi. 19’uncu Yüzyılda bile Batılı kapitalizm bize yalnız tekelci Finans-Kapitalizm yollamıştı. İmtiyazlı borçlandırmalar yoluyla Türkiye’yi kul köle etme yordamını toprağımıza yerleştirmişti.

Türkiye’de böylesine açık bir köleleştirme oyununu anlayacak “ADAM” yok muydu?

İşte burada hâlâ devletçi geçinen bizim “ideolok”ların kalpazanlıkları önümüze çıkıyor. “Kadrocu” denilen kapıkulu kılkuyruklarının “ADAM” anlayışlarıyla yüz yüze geliyoruz.

Onlara göre Türkiye’de Cumhuriyeti kim kurdu?

Bir “TEK ADAM” kurdu…

Kim geliştiriyor?

Gene bir “İKİNCİ ADAM”…

Türkiye’de Sosyalizm niçin baltalanıyor?

Çok basit: Bir tek adam (bir “fikir adamı” yahut “örgüt adamı”) bulunmadığı için baltalanıyor.

Eğer bir kavarak[i] atar gibi sesli slogan atan “ADAM” ortaya çıksaydı, Türkiye çoktan sosyalist olurdu!.. Vb…

Oysa, Tarihin tek adamdan kahramanla güdülür göründüğü anlarında bile; tek adamın adam olabilmesi için, toplumda ve dünyada onu adam edecek bir eğilimin bulunması gerekir.

Batılı dostlarımız Türkiye’yi sömürgeleştirecek tuzağı içeride dışarıda elbirliğiyle kurarlarken, Türkiye’de bunu anlayacak “adam” var mıydı, yok muydu?

Böyle bir soruyu açmak bile bir düşünce öne sürmek değildir. Olsa olsa düşünce kıtlığını sömüren pisipisine küçükburjuvaca “adam” kuruntularına kapılıp düşünce onanizmi [mastürbasyonu] yapmaktır.

Adam olsa onu kim “adam yerine kordu”? Geçtik Padişahlık çağını, şu Cumhuriyetin 45’inci yılında adam yok mu? Batılı Finans-Kapitali önünde her gün kaç taklak atıyoruz?

Osmanlı borçlarından kat kat aşırı borçlar batağına gırtlağa dek boğulmuşuz. Osmanlı hiç değilse erişemediği Mısır gibi, Cezayir gibi, Aden gibi topraklara Batılı kapitalistlerin gizli açık üs kurmalarını önleyemiyordu.

Biz bugün avuç içi kadar her yerini gördüğümüz Türkiye’mizi yabancılara öldürücü üs yapmadık mı? Bu üsleri savunan “adamlar” iktidarda değiller mi? Üslere karşı olanlar (hatta göğüslerinde bol bol sosyalizm etiketi, nişanı, rütbesi taşıyanlar bile) bir araya gelebiliyorlar mı?

Hepsi kendi burnunun doruğunda birer küçükburjuva PAPA’sı!

Demek Türkiye’ye Batının sanayici kapitalizmi yerine faizci Finans-Kapitalizmini sokmasında kişilerin, “adam”ların rolünü aramak hebennekalığı boşunadır. Burada dün ve bugün rol oynayanlar ne “adamlar”dır, ne de tesadüflerdir.

Türkiye’nin 19’uncu Yüzyıldaki sosyal yapısı başlıca etkendir. O yapı, Antika Tarihin ölüm çağına girmiş medeniyetlerinde her şeyi (bu arada en dahi veya kurnaz adamları da) kıskıvrak derebeyi ağları içinde bağlayıp soysuzlaştırmış olan TEFECİ-BEZİRGÂN ekonomisiydi. Tefeci ağa kendisini bizde “EŞRAF” (şerefli kişiler) sayıyordu. Vurguncu bezirgân bizde kendisini “AYAN” (İri Gözler: Ortaçağ’ın Gözbebeği) durumuna getirmişti.

Öyle bir ekonomik ve sosyal sınıf yapısı bulunan Türkiye’nin “şerefli gözleri” Eşraf ve Ayanı Batı’nın ilerici geniş SANAYİ ÜRETİMİ’ni göremezdi.

Yerli milli bezirgânlarımız ancak Batı’nın ticaret sermayesine KOMPRADORLUK (acente bezirgânlık) yapabilirlerdi. Yerli milli tefecilerimiz Batı’nın yalnız banka şirketlerine ajanlık ve aracılık yapabilirlerdi.

Türkiye’nin ekonomisine ve politikasına böyle soysuzlaşmış TEFECİ-BEZİRGÂN sınıflar egemendi. Tefeci-Bezirgânların iğrenç ve haince dalaverelerine şanlı şevketli devletin sırmalı rütbeli “BÜYÜK ADAMLARI” paravanlık ediyorlardı. O büyük adamlardan derleşik idareler ve başkanlıklar ortalıkta kuş uçurtmuyorlardı. Kendilerinden başka “ADAM” mı gezdirirlerdi?

Osmanlı toplumunda Müslümanlık dininin haram saydığı ve dünyada ahrette suç olarak ateşte yakmak istediği TEFECİLİK (Kur’an’daki adıyla RIBA) almış yürümüştü. Köylünün, esnafın kanını sülük gibi emen tefecilik “ŞEREF” sayılıyordu.

Batılı büyük şirketler büyük banka ve finans grupları Türkiye’ye gelince ne yapıyorlardı?

Milyonluk ölçüde faizcilik, tefecilik, vurgunculuk imtiyazları sağlıyorlardı. Böyle bir sistemi Türkiye’de temsil eden Batı Finans-Kapitali parayla, mevkiyle ve başka çıkarlarla satın aldığı Devlet ulularımıza ve tefeci ağalarımıza; dünyanın en büyük, “EN ŞEREFLİ” gücü gibi görünecekti. Türkiye’de bezirgân tefecilik, eşraflık (yani şereflinin şereflisi) sayılmıyor muydu?

Yerli tefecinin kendisinden büyük yabancı tefeciyi kendisinden daha büyük şerefli kişi sayması ve onu bir üstinsan gibi Türkiye’de karşılayıp baş tacı etmesi olağandı.

Hâlâ Amerikalının hot sosyetemizdeki dayanılmaz şirinlik muskası salon bebelerimize giydirilen kovboy kılığından mı geliyor sanıyoruz?

Bir Ankara Konferansı’nda[ii], Tefeci-Bezirgân sermayemizle yabancı Finans-Kapitalin kaynaşmasını; bir Fizik olaya benzetmiştik. Fizik olay, radyoda dalgaların ilişkisiydi. Biliyoruz. Dünya atmosferimiz her uzunlukta dalgalarla doludur. Radyomuz ancak bizim onu düğmesiyle ayarladığımız uzunluğa uygun gelen dalgaları alır, gelmeyenlere karşı sağır kalır. Uygun dalgayı almaya Fiziksel REZONANS denir. Bizim Tefeci-Bezirgânlığımızla Batılı Finans-Kapital arasında böyle bir rezonans oldu.

Batı kapitalizmi gençlik çağında iken Türkiye’nin yatalak Tefeci-Bezirgân düzeni Kapitalizme karşı hiçbir rezonans göstermedi. İlerici serbest rekabet kapitalizminin dalgası Türkiye’yi hiç ilgilendirmedi.

20’nci Yüzyıla geldik. Kapitalizm; iratçı, Monopolcü Finans-Kapital egemenliği biçimine girdi. Bu, kapitalizmin ölüm döşeğine yatış çağı oldu. O zaman bizim yatalak Tefeci Bezirgân düzenimiz, Finans-Kapital adlı tekelci yatalak sermaye ile tam rezonans haline girdi. Birbirlerine denk düştüler.

Halkımızın bir deyimi vardır: “Hacı hacıyı Arafat’ta, it iti kalafatta bulur!” der. 20’nci Yüzyılda kapitalizmin derebeyleşmesi demek olan Finans-Kapital ile Tefeci-Bezirgânlığın derebeyleşmesi demek olan Osmanlı toplumu hemen can cana, baş başa kuzu sarması oldular. Ve bu eşleşmeden bizim “KARMA EKONOMİ” dediğimiz sistem dünyaya geldi.

O anormal evlenmenin sonucu ortaya ne doğdu?

Bugünkü kısır düzen.

Düzenin kısırlığını anlatmak için doğadan örnek alabiliriz. Atla eşeğin çiftleşmesinden katır doğar. Katır belki attan ve eşekten dayanıklıdır. Ama doğurması kıyamet alameti sayılır. Çünkü doğuramaz.

Bugünkü sıkıntılarımız, hep doğuramayışın sancılarında, yaratamayışının mutsuzluğunda toplanıyor. Sanayi kuruyoruz, Köyden şehre akın eden işsizlerimizin yarısını yabancı ülkelerin esir pazarlarına ucuz işgücü olarak sürüyoruz. Okullar açıyoruz: Yüksek tahsilli uzmanlarımız Devlet kapısında 500 lira maaşı bulamazken, Almanya’da 2500, Amerika’da 5000 lira aylığı görünce, ardına bakmaksızın anayurdunu bırakıp sırra kadem basıyor.

Halkımız, çökkün Roma İmparatorluğu’nda her sabah eşiğine yüz sürdüğü zenginleri; “EKMEK ve SİRK” çığlığı ile selamlayan ayaktakımına döndü; “İŞ ve MAÇ!” diye inleye inleye bezirgân partilere oy davarlığı ediyor. Yurdumuz, yarım yüzyıl önce kan dökerek kazandığı bağımsızlığını; Amerikan mandası taraftarlarına karşı nasıl savunulabileceğini kestiremiyor.

İşte, Türkiye’deki toplumun bilincine çıkarılması gereken kördüğüm bu kısır katırlıktır. Daha açık konuşmamız isteniyor mu?


[i] Kavarak: Avarak-Kavarak oyunu: Çocukların iki gruba ayrıldığı ve bir grubun olduğu yerde durması ve diğer grubun o gruptan ayrılıp uzak bir yere (zor bulunabilecek bir yere) gidip saklanmasıyla oynanan bir oyun. Ebe grup, saklanan grubu aramaya başlar; bulamayınca saklanan grup “Avarak-Kavarak” diye seslenerek ebe grubun kendilerini bulmasına yardımcı olur; oyun böylece devam eder. Saklanıp da “Avarak-kavarak” diye seslenen grup seslendikten sonra kolayca bulunmamak için yer değiştirir. Ve sonunda saklanan grup zor da olsa bulunur, bu kez de saklanma sırası diğer gruba geçer.

[ii] Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi Üzerine (Konferans): Hikmet Kıvılcımlı’nın Ankara’da 1967’de Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)’de verdiği Konferans. Bu Konferans’tan özetler; Sosyalist Gazete’sinin 30.05.1967 tarihli 5’inci ve 20.06.1967 tarihli 6’ncı sayılarında yayımlanmıştır. (Yayınevinin notu.)

Türk Milliyetçiliğinin Apolitik ve Asosyolojik Bir Eleştirisi Olarak Türklük Sözleşmesi

İlker Cörüt’ün bu yazısı, ilk defa Mayıs 2018’de Emek ve Adalet Platformu’nun internet sitesinde yayınlanmıştır. “Anti-otoriter düşünce ve yaklaşım bugün bağlamsızlıkla maluldür” (Ağırnaslı 2013: 135). Barış akademisyeni Barış Ünlü’nün son üç dört yıl içinde çeşitli…

#hicbiryeregitmiyoruz : Türk Cerrahi Derneği Basın Açıklaması

Uzun nöbetlerde, mecburi hizmetlerde, her an şiddetle yüzyüze ve üstelik de emeklerinin karşılığı verilmediği halde fedakarca çalışan doktorlarımıza vatan sanki kendi tekellerindeymiş gibi kapıyı gösteren, “Ya Sev, Ya Terk et” diyen zihniyetin karşısında, “bu vatan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.