Taşrada Günlük Hayatın İçinde Neoliberalizm

Tahmini Okunma Süresi: 5 dakika

Kapitalist mülkiyet ilişkileri tüm toplumsal yaşamı her gün yeniden üretiyor. Kapitalist sınıflar, iktidarları ve örgütleri sayesinde, baskı ve ideolojik aygıtlarıyla kimi zaman gönüllü rıza üretimi, bu olmayınca baskı ile toplumsal yaşamı zapturapt altına alıyor. Bugün yaşadığı çok yönlü krizi yine emeğiyle geçinen geniş toplumsal kesimlerin üzerine basarak atlatmaya çalışıyor. Oligarşiye karşı tüm kesimlerin bir araya gelip mücadele etmekten başka çaresi yok. Gücümüz Birliğimizdir.

Tarlanı sürüp ekeceğin zaman, sulama arklarını dikkatli aç ki sular tarlayı basmasın. Su çekildiği zaman, taranın ıslak toprağının düz kalmasına özen göster; tarlayı başıboş öküzlere çiğnetme. Kötü niyetlileri kov ve oraya oturulan bir yer gibi bak.[1]

Nippur kentinde yapılan arkeolojik kazılarda Sümerlere ait bulunan El Kitabı diye tanımlanan tablette, baba evladına böyle öğüt verir. Hayvan ve bitkinin evcilleştirilmesi ile insanlığın tarihi köklü bir değişime uğrar. Irmak kenarlarında su kanalları inşa edilerek örülmeye başlanan medeniyetin temelinde tarım mevcuttur. Sümerler’den bugüne insanlık önemli atılımlar yaptı. Üretim araçları, mülkiyet ilişkileri radikal değişimler geçirdiler. Ülkemiz özelinde erken Cumhuriyet döneminden itibaren tarım hızla modernize edildi, fakat çiftçinin geçiminde aynı nispette bir iyileşme olmadı. Bugün gazetelerde TV’lerde tarımda yaşanan sıkıntılar, aile tarımı yapan küçük çiftçinin hal-i pürmelali daha çok konuşuluyor. İstatistikler, veriler havada uçuşurken küçük çiftçinin hayatı bir veriden ibaret hale gelmiş durumda. Oysa atasından kalma toprak çiftçi için sadece bir üretim aracını değil; kültürünü, tarihini, geçmişini, umudunu ifade ediyor. Ekili arazide çıkan yangın esnasında evinin damına çıkıp ağlayan köylü için toprağı, insan onuruna yakışır şekilde yaşamanın sembolüdür. Toprak köylünün vatanıdır.

Ülkemizde toprağını satıp ucuz işgücü ordusuna yazılmak üzere büyükşehre göç eden köylü, 24 Ocak Kararları, 12 Eylül darbesi, neoliberal politikalar, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Gümrük Kanunu, Tohum Kanunu gibi kurumlar ve kurumsallıklar ile yazgısının nasıl kendinden habersiz çizildiğini bilemedi. Geride kalanlar için ise yediği ekmeğin bile tadı kalmadı. FAO (Gıda ve Tarım Örgütü) verilerine göre Türkiye iklim ve bitki çeşitliliği gibi avantajları ile Avrupa’da en çok tarımsal araziye sahip olan ülke. Ama bu avantajları kullanamıyor. Bunun nedeni yönetenlerin iş bilmezliği değil tamamen bilinçli politik tercihler söz konusu. Bugünlerin temeli Marshall yardımları ile atıldı, 24 Ocak Kararları ile filizlendi ve AKP hükümetleri ile tavan yaptı. 12 Eylül sonrası dönemde başlayan “üreticiyi ithalatla terbiye etme” anlayışı hala devam ediyor. Küresel kapitalist kurumların dayatmaları ile memleketimizin tarımsal çıktı üreten kamu işletmeleri özelleştirildi, kapatıldı, işlevsiz hale getirildi. “Tarımı köylülerin elinden kurtarmak ve büyük şirketlere teslim etmek” anlayışı ile tarıma bakan iktidar bu durumu sermaye birikim süreci olarak kullandı. Yandaş ithalatçıları, tüccarları, aracıları ve tarıma girdi sağlayan kesimleri kayırdı ve bunu bir sermaye birikim modeli olarak benimsedi.

12 Eylül’den itibaren bu süreci yaşadığım yer olan Yozgat Şefaatli özelinde kolaylıkla gözlemleme fırsatım oldu. Darbe sonrası başlayan göç hareketi 90’larda hız kazanırken AKP sonrası dönemde sürekli hale geldi. Bugün ülkede en çok göç veren illerin başında geliyoruz. Bunun en önemli nedeni tarımsal üretimdeki gerileme. 1980 öncesi uygulanan ithal ikameci modelin önkoşulu sanayicinin ürettiğini alıp tüketebilecek potansiyelde bir üretici köylü kesimiydi. Bu yüzden tarımda desteklenen ürün sayısı fazlaydı, sübvansiyonlar yüksekti ve taban fiyatları piyasa fiyatlarının üzerinde tutuluyordu. 12 Eylül sonrası neoliberal politikalarla destekleme alımı kapsamındaki ürün sayısı azaltıldı, destekleme alım miktarının toplam üretime payı giderek düştü. Yapısal uyum programları ile yeni modele uygun olarak ithalata başlanması ve tarımda planlamanın ortadan kaldırılması, çiftçiyi destekleyen kurumların yukarda bahsettiğim nedenlerden tasfiye edilmesi ya da işlevsiz hale getirilmesi, çiftçinin devlet ile bağını koparıp tamamen piyasaya kurban etti. Çiftçiler artık hangi ürünün daha fazla para edeceği hesabı üzerinden tarlasına ekeceği ürünü belirledi, fakat piyasalaşma çiftçinin bu hesabını da felç etti. Bu yıl para getiren seneye getirmiyordu.

Şeker pancarı üretimi sulama olanakları olanlar için bir müddet daha sürdürülebilirdi. Ancak bu da çok uzun sürmedi; pancarda kota uygulaması üretimi düşürdü. Kota uygulaması toprakta yeni ilişkileri ortaya çıkardı. Siyasi yakınlıklar üzerinden kota koparan ama üretim yapmayan tüccar kesimi belirlenen kota üzerinde üretim yapan çiftçiden artı ürünü daha ucuza alıp kendisi sattı. Bu örnek sürecin yozlaşmasını göstermesi açısından çok önemli. Deyim yerindeyse çiftçinin alın teriyle kazanmasını cezalandırıp hile-hurda ile ödüllendirdiler. Üretim yapmadan tarımdan para kazanan asalak kesimler ortaya çıktı. Zaten miras yoluyla giderek küçülen topraklar küçük çiftçi için artık karın doyurmaz hale geldi. Küçük çiftçi tarlasını satmaya başladı, kimileri icara vermeye başladı. Hülasa, devletin desteği kesmesi ile, çiftçi artık tamamen piyasa terk edildi. Bu durumda çiftçi iki fiyatın makası içindedir denilebilir: Siyasetin vereceği destekleme fiyatı ile tüccarın verdiği “piyasa fiyatı.”[2]

Peki toprağı olmayan köylü ne yapar? Yukarıda söylediğim gibi ya şehre göçüp ucuz işgücü ordusuna katılır ya da kaldığı yerde lütuf olarak sunulan “sosyal” yardımlar ile hayatta kalmaya çalışır. Eskiden babasının tarlasından çıkan ürün ile geçinen evin genç evlatları için çok fazla seçenek yoktur. Tahsil yapmak eskisi gibi gözde değildir artık, üstelik masraflıdır. Zaten egemen fraksiyonlar tarafından okumuş insan ‘elit’ olarak etiketlenip düşman ilan edilmiştir. Büyük şehirde asgari ücret ile geçinmeye çalışmak da cazip değildir. İş bulma umudu pek yoktur. Bu gençler için orduda istihdam cazip gelir. Sözleşmeli askerlik, uzman çavuşluk vs. Benim yaşadığım yerde, Yozgat Şefaatli’de, bu çok yaygın bir pratik. Babadan kalma mülkleri, Ankara’da dayıları olmayınca çiftçi çocukları namlunun ucunda meslekler seçmek zorunda kalır. Etrafında onu bu işe motive edecek çok şey vardır zaten. Öte yandan çoğu zaman ideolojik nedenlerle bu iş seçilmez, tek dert geçim elde etmektir. Zaten babası tefecilerin eline düşmüştür. Elindeki arazi ona gitmiştir. Toprağını terk edenlerin elindekini ya büyük çiftçi alır ya da tefeci.

Sosyal yardıma muhtaç kişi her seçim dönemi korku içindedir ve tehditle karşı karşıyadır. Bu iktidar giderse ya da köyünde belli sayıda oy çıkmazsa yardımlar kesilecektir. Gayrı resmi yollardan bu gözdağı verilir. Milliyetçi ve muhafazakâr “yiğidin harman olduğu Yozgat’ta” sosyal gerçeklik aşağı yukarı artık böyle. Ekonomik alanda Yozgatlı ile ilişkisini koparan devlet, ideolojik ve kültürel alanda ise onu boş bırakmaz. İktidarın son 40 yılı Yozgatlının ekmeğini elinden azar azar almakla geçtiyse aynı zamanda bunun siyasal ideolojik nedenlerini görmesin diye de bilincini de ablukaya aldı. Anadolu’nun harcı çiftçi artık sadece ya oy deposu ya ucuz işgücü ya da cephede istihdam edilecek artık nüfus olarak görülüyor. Uluslararası sermaye çevreleri ve onların içerdeki işbirlikçisi Türkiye oligarşisi, kendi çıkarları doğrultusunda aldıkları kararlarla, üretici köylünün gündelik yaşamını dört koldan hapsetmiş durumda. Çiftçi ve emekçilerin geleceklerinin tarikatların eline bırakılması bunun işareti. Peki ne yapmalı, bu yazgıdan kurtulmak için ne yapabiliriz?

LA VİA CAMPESİNA

La Via Campesina, dünya genelinde 81 ülkeden 182 yerel ve küçük üretici örgütü bünyesinde barındıran, yaklaşık 200 milyon çiftçi köylüyü temsil eden bir örgüt. La Via Campesina, Çiftçinin Yolu anlamına geliyor. Gıda egemenliği, gıda güvenliği, gıda güvencesi gibi kavramların daha çok karşımıza çıktığı bu dönemde bu hareketi tanımak gerekiyor. Hükümetlerin ve devletlerin gıdayı temel bir insan hakkı olarak kabul etmelerini ve bu hakka yasal çerçeveleri oluşturarak saygı göstermelerini, bu hakkı korumalarını ve herkesin, ayrım gözetilmeden gıdaya ve yeterli besine erişim hakkını gözetmelerini talep ediyorlar. Tarımdaki neoliberal dönüşüme karşı geleneksel tarımı ve küçük çiftçiliği savunuyorlar. Hedefleri gayet açık; Dünya Ticaret Örgütünü karşılarına almışlar. La Via Campesina, köylü örgütlerinden gelen bir taban kitle hareketi. Temelde üç ana alan üzerine kurulu bir mücadele yürütülüyor.[3]

 

  1. Gıda egemenliğini savunmak, toprak mücadelesi ve tarım reformları
  2. Agroekolojiyi teşvik etmek ve yerel tohumları savunmak
  3. Köylü haklarının teşvik edilmesi ve köylülerin kriminalize edilmesine karşı mücadele

 

Gıda egemenliğini kısaca gıdayı meta olmaktan çıkarması ve insanların kapitalizmin dayattığı gıda sistemine karşı durarak kendi tarım sistemlerini belirleme, kendi kültürlerine uygun gıdayı üretme ve tüketme hakkı olarak tanımlayabiliriz. En temelde gıda egemenliği, üretici ve tüketici arasında rekabet değil iş birliğini hedefler. Endüstriyel tarımın getirdiği gıda güvencesizliği ve güvensizliğine karşı da mücadeledir bu. Ülkemizde Çiftçi Sendikası (Çiftçi-Sen) bu birliğe dahildir. Malum olduğu üzere, Türkiye’de üretici köylülük içinde sendika ya da kooperatif tarzı örgütlenme oldukça zayıf. Bu aşamada La Via Campesina modeli ülkemizde tartışılabilir, nitekim ortaya çıkış nedenleri ve hedefleri açısından bu model ülkemiz gerçekliğiyle uyum içindedir.

Tarımsal girdi fiyatlarının yükselmesini istemek ya da çiftçinin Tarım Kanunu’nda belirtilen[4] desteği almasını talep etmek tek başına üretici köylü adına bir şey değiştirmeyecektir. Artık emperyalist sistemin dayattıklarından bir kopuş tartışılmalı.

Kapitalist mülkiyet ilişkileri tüm toplumsal yaşamı her gün yeniden üretiyor. Kapitalist sınıflar, iktidarları ve örgütleri sayesinde, baskı ve ideolojik aygıtlarıyla kimi zaman gönüllü rıza üretimi, bu olmayınca baskı ile toplumsal yaşamı zapturapt altına alıyor. Bugün yaşadığı çok yönlü krizi yine emeğiyle geçinen geniş toplumsal kesimlerin üzerine basarak atlatmaya çalışıyor. Oligarşiye karşı tüm kesimlerin bir araya gelip mücadele etmekten başka çaresi yok. Gücümüz Birliğimizdir.

[1] Ali Narçın, A’dan Z’ye Sümer, Ozan Yayıncılık, 2008.

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/bilsay-kuruc/birikim-tasfiye-ve-karsidevrim-1946491

[3] https://www.indyturk.com/node/236671/haber/d%C3%BCnyay%C4%B1-besleyen-y%C3%BCz-milyonlarca-%C3%A7ift%C3%A7inin-k%C3%BCresel-hareketi-la-campesina-ne-i%C3%A7in

[4] Türkiye’de tarımsal desteğin GSYH’nin %1’inden daha az ödeme yapılamayacağına dair 2006 tarihli kanun.

Türklük Sözleşmesi mi? Devlet Sözleşmesi mi?

Bir Türk Türk olarak Türklük Sözleşmesi’ne muhalefet edebilir mi?* Ya da Türklüğün, Türklük halleri ve pratiklerinin Türk devleti ve Türk milliyetçiliğini yeniden üretmeyen biçimleri olabilir mi? Bu soru Barış Ünlü’nün haklı olarak çokça tartışılan Türklük…

Prekaryalaşan Türkiye

Ülkemiz iş cinayetleri/kazaları konusunda Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada, dünyada ise ikinci sırada. Bu yıl yani 2022 yılı ilk dokuz ayı itibarıyla 1359 insanımızı iş cinayetleri sonucu kaybettik. Yani ayda ortalama 151 işçimiz, iş cinayetleri…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir