Mimetiğin Dayanılmaz Hazzı

Tahmini Okunma Süresi: 4 dakika

Türkiye’de yaşayıp da ne olacak bu memleketin hali? sorusunu kendine sesli veya sessiz sormamış sıradan bir yurttaş neredeyse yok gibidir. Soru, kendini sordurmayı hâlâ sürdürmektedir. Kimi, sohbeti sürdürememenin mazereti olarak; kimi gerçekten mesele edindiği için; kimi de muhatabını taciz veya tahrik etmenin yolu olarak… 

Her ideolojik kesim veya mahalle, meşrebince en yetkin ağızlarından bir çözüm önerisinde bulunmaktan geri durmamış, konuşmuş, düşünmüş, yazmış, tartışmış ve en nihayetinde de sorunun siyasetini yapmış ve yapmayı sürdürmektedir.

Her aydın veya entelektüel gibi memleket meselelerine duyarlı Ahmet Hamdi Tanpınar da 73 yıl önce sorunu dert edinen farklı kesimlerin çözüm önerilerini şöyle özetlemişti:[1]

Hemen her gün cemiyet meseleleriyle yakından ilgili çok iyi niyet sahibi bir sesin yükseldiğini duyarız:

  • Bu aziz Türkiyemizi bir anda mesut etmenin çaresini size söylüyorum; ahlâktır, yeni bir ahlâk kuralım! İnsanı iç dünyası idare eder…
  • Hayır, yalnız okutmak bu işe çare bulur, mektep açalım. Bilgi en tılsımlı silahtır.
  • Din ile… Millî hayatın kurucusu odur. Oradan hızlanabiliriz.
  • Siyasî haklar ve hürriyetler… Muasır insanın hürriyetten başka kımıldatıcı kuvveti yoktur.

Bazan bu teşhisler gündelik ihtiyaçların çerçevesinden bir realiteye yaklaşır gibi olurlar.

  • Haksızlık… Adalet, Tanrıların en yükseğidir…
  • Refah! Hayatı ucuzlatalım…

İtiraf edelim ki bu fikirlerin hiçbirini derhal reddetmek imkânsızdır.

Evet, imkânsızdır. Çünkü hepsi gerçeklikten bir pay taşır. Bugüne kadar siyaset, üniversite ve sivil olduğu düşünülen toplum kuruluşları, bunların birkaçını veya hepsini programına alıp kendi anladığı tarzda uygulamaya koydu veya niyet etti. Siyasetin güncel tartışmaları veya tartışmaların genel ekseni Tanpınar’ın özetini sunduğu izleği sürdürdüğü söylenebilir. Şüphesiz sorunsuz bir ülke yoktur. Diğer ülkeler gibi Türkiye de sorunlarını siyasetle çözmeye çalışmaktadır.

Burada ele alınacak konu, sorunun varlığı veya yokluğu değildir. Ya da herhangi bir soruna yeni bir çözüm önermek de değil. Daha çok, sorun ve olası çözüm önerilerinin çıkmaz doğasını daha çıkar hale getirmeye çalışmaktır. Nedir çözümün çıkmaz doğası peki?

Çözümün çıkmaz doğası

Osmanlı yenileşme sürecinde başlayıp Cumhuriyet’le devam eden çözüm arayışlarının çıkmaz doğasını, çözüm önerilerinin salt yanlışlığında olmadığını belirtmiştik. Siyasetini uygulama imkânına ya da şansına sahip olan kesimler, kendinden önceki uygulama ve gelişmeleri yok sayarak, her şeye sıfırdan başlama arzusu nedeniyle kültürel birikimi imkânsız hale getirme arzusundan kurtulamamışlardır. Getirilen çözümler sağlıklı ve yerinde bile olsa önceki uygulama veya dönemle ilişki kurmak istenmediği için mevcut birikim yok sayılarak var kalmaya çalışılmaktadır.

Benzer tarzda Türkçe(nin) felsefe(si)nin yapılamamasını Ömer Naci Soykan kültürel sürekliliğin olmamasına bağlarken[2] Besim Dellaloğlu da kültürel pantheonun olmamasını zihniyet sorunu olarak görür.[3] Kültürel kümülatifliğin imkânsızlığı[4] olarak da ifade edilebilecek bu durum, siyasal kültürün sosyal kontrolü merkeze alan paranoid ethosundan kaynaklanıyor görünmektedir.[5] Varlığını daha çok öteki karşıtlığından devşiren ana siyasal kamplar, ötekine atıf yapmadan varlığını berkitemeyecek gibi durmaktadır. Gücü ele alan kamplardan herhangi biri, kendinden öncekinin ortaya koyduğu ‘hizmetler dünyası’nı, ne var ne yok demeden yok sayarak, her şeye sıfırdan başlamanın hazzını ençoklaştırmaya çalışmakta.

Sınırlı kaynakları, örülmüş duvarın (kültürel kümülatiflik/süreklilik) tamamı yıkılarak (sıfırlanma) yeniden, ya aynı seviyesine getirilmesine, bu mümkün olamayınca da getirelememesine harcanmış olacaktır. Bu anlamda siyasal kültürün, farklı çözüm önerilerinin yarışmasından ziyade, örülmüş duvarı/birikimi yıkıp yeniden/sıfırdan örmeye harcaması, kaynakların hiçbir zaman çatı kurmaya yetişememesi sonucunu doğuracak ve yaşamsal evin çatısız kalması anlamına gelecektir.

Bunun nedeni olarak siyasal kampların yarışması değil, adeta ‘savaşması’ olduğu söylenebilir. Dellaloğlu, sorunu ‘savaş’ olarak gördüğünden olsa gerek, taraflara ‘kültürel ateşkes’ teklif etmektedir.[6] Bununla beraber sonu kültürel süreksizliğe varan savaşı, Fransız antropolog René Girard’ın ortaya attığı mimetik rekabet ( ya da sahiplenme mimesisi)[7] kavramıyla açıklamak daha makul görünüyor. Nedir mimetik rekabet?

Mimetik rekabet

Toplumun bir üyesi bir eşyaya/nesneye sahip olmak için harekete geçtiğinde, o şey diğer üyeler için de birden değer kazanır. Bundan sonra o eşya artık değerlidir. Tarafların arzu nesnesi olan o eşya/şey için karşılıklı olarak sahiplenme rekabetine girişilir. Bunun mükemmel örneği kan davalarıdır. Kan davasında onur/itibar, taraflardan birinden birine sürekli yer değiştirir. Karşılıklı şiddet basamak basamak yukarıya doğru değil, aşağıya/yok oluşa doğru devam eder. Öyle ki kör bir burgu gibi toplumun tamamını içine alarak toplumun kendini tümden öldürmeye/yok etmeye, müdahale edilmezse son bireye kadar devam eder.

Girard’a göre toplumlardaki bütün yasaklar, mimetik rekabet nedeniyle akıldışı dehşete kapılmış insanların sonradan edindikleri ritüellerdir. Bu yönüyle yasaklar anti-mimetiktir. Ona göre kültür de söz konusu ritüellerin, yasakların toplamından ibarettir. Yani kültür tamamen bu ritüellerden oluşur. Öyleyse cari sosyokültürel şiddet nasıl duracak?

Ölümcül anafor olarak toplum ve onun yeniden kuruluşu

Girard’ın cevabı, “daha fazla şiddetle, son büyük şiddetle” olacaktır. Yani “günah keçisi”nin kurban edilişiyle… Neden günah keçisi diye sorulacak olursa, keçi hem taraflardan biri değildir hem de kendini savunacak ve kan davasını sürdürecek durumda değildir. Keçilerin kan davasını güdecek olamaması onun kurban edilişinin gerekçesi olacaktır. Böylece kan davası, savaş veya mimetik rekabet dediğimiz, başlangıcının bile belli olmayabileceği bu kavga da son bir şiddetle bitmiş olacaktır.

Peki bu durumda kimin/neyin günah keçisi olduğuna karar verme ve keçiyi kurban etme zamanını ve törenini belirleme işini kim üstlenecektir? Öyle ya, bu da taraflardan biri olacaksa onun sözü her iki tarafta nasıl kabul görecektir? Bu öyle biri olmalı ki, her iki tarafta da sözünün geçerliliği olmalı, sözleri ve teklifleri reddedilememeli. Arkaik toplum için bu kişi ruhbandır; manevi bir güce, bilgiye ve ayrıcalıklı statüye sahip din adamıdır. Bu otoriteye aynı derecede olmasa da kim sahiptir bugün?

Orta’nın aretesi (ἀρετή; erdem)

Öyleyse Türkiye’de bu güce kim sahiptir? Veya bu kişiliğin özellikleri neler olmalı? Kültürel ve siyasal söz konusu kutuplaşma, Türkiye’de hangi yöntem, hangi politika, hangi eğitim sistemi, hangi ekonomik politika veya ahlaki öneri getirilirse getirilsin, bunlardan hiçbirinin, duvarın örülmesine, çatının çatılmasına, kültürün sürekliliğine/kümülatifliğine bir katkısı olamamaktadır. Kim, hangi politikayı yürütürse yürütsün duvarın örülememesinden dolayı edebiyat cumhuriyeti/kamusu ve bunun neticesi olarak siyasal kamu oluşamamaktadır. Elbette hiçbir şey olmuyor değil, görünüş ve biçimde bazı değişiklikler oluyor. Ancak oluşamayan yenilik, Arendtyen anlamda “eylem”e neden olmayan pathos, gelenekle barışık olmayan modernlik ethosu ancak ve sadece görünüşe oynuyor gibidir.

Türkiye bu anlamda hâlâ ortasını (kültürel pantheon) oluşturamamış görünmekte. Bunun için tarafgirliğini vurgulayan kişilere ve ortada olmaya maruz kalanlara değil, ortada olmayı tercih eden insanlara duyulan ihtiyaç, varlığını aşikâr olarak hissettirmektedir. Arkaik kültürün ruhbanı, savaşa son verecek gücünü ortada olmaktan alıyordu. Kendini kendi içinde yokluğa savuran bir savaş… Bu anlamda kültürel ateşkesi kim sağlayacak? Kültürel savaşı durduracak kişinin aretesi (erdemi) ne olacak?

Öncelikle söz konusu erdemin, mahallesinin dışında da durabilen ve hatta çoğunca or(t)ada olabilmeyi Aristotelesyen anlamda başarmış bir kişi veya kişilerde aranması gerektiği ortada. Her iki mahalleye konumsal açıdan olmasa da kolektif bir soruşturma aracına (elenkhos) sahiplik anlamında neredeyse eşit uzaklıkta, her iki tarafta güvenilirliği olan bir kişiliktir bu. Söz konusu kan davası, günah keçisini bulup kurban edecek ruhbanın ethosuna sahip entelektüellerini arıyor. Burada mesele, bunun kim olup olmadığı meselesi değil. Kan davasını durduracak yetkeye sahip kişilerin özelliklerinin tartışılması ve gündem edilmesinin zorunluluğudur.

Kendini temsil etme gücünde olan ve yurt sevgisi ile dolu aydınların bu anlamda bir önerisi var mı acaba?


[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı, YKY, İstanbul 2002, s.71.

[2] M. Cüneyt Kaya (haz.), Türkiye’de/Türkçede Felsefe Üzerine Konuşmalar, Küre Yayınları, İstanbul 2015, s.61.

[3] Besim F. Dellaloğlu, Zamanın İçinden Zamanın Dışından: Gelenek ve Modernlik Arasında, Heretik, Ankara 2017, s.53.

[4] Kenan Göçer, Türkün İş Zihniyeti, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara 2019, s.44-46.

[5] Murat Önderman, Türkiye’de Devlet, Sosyal Kontrol ve Öznellik, Filiz Kitabevi, İstanbul 2007; Murat Önderman, Türkiye’de Paranoid Ethos, Vakıfbank Kültür Yayınları, İstanbul 2018.

[6] Dellaloğlu, Zamanın İçinden Zamanın Dışından, s.51.

[7] René Girard, Dünyanın Kuruluşundan Beri Gizli Kalmış Sırlar, çev. Ali Berktay, Alfa, İstanbul 2018.

Mehmet Türkmen: “Bölgedeki işçi sınıfının birikimini bağrımızda taşıyoruz”

BİRTEK-SEN genel başkanı Mehmet Türkmen ile son dönem işçi direnişleri, sendikalarına yönelik son dönemde yükselen baskılar bağlamında sınıf mücadelesi ve ötesine dair bir söyleşi gerçekleştirdik. Söz konusu söyleşinin bugün yayınladığımız ikinci kısımında Türkmen, Güneydoğu’da işçi…

Mehmet Türkmen ile BİRTEK-SEN, İşçi Hareketi ve Sosyalist Siyaset Üzerine

BİRTEK-SEN genel başkanı Mehmet Türkmen ile son dönem işçi direnişleri, sendikalarına yönelik son dönemde yükselen baskılar bağlamında sınıf mücadelesi ve ötesine dair bir söyleşi gerçekleştirdik. Söz konusu söyleşinin ilk kısmını yayınlıyoruz. Yurtseverce: Mehmet Bey, en…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir