Mülteci Meselesi, Zafer Partisi ve “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”

Tahmini Okunma Süresi: 8 dakika

Mülteci meselesi büyüdü büyüdü ve sonunda Türkiye tarihinde ilk defa bu meseleyi ajite etmek üzerinde kendini konumlandıran, Avrupai tarzda aşırı sağ (ırkçı) bir parti ortaya çıktı. Pek çok meseleye olduğu gibi mülteci meselesine de yamuk bakan Türk milliyetçiliği eski bir milliyetçi akademisyen önderliğinde açıktan ırkçılığa savruldu. Bu yazıda mülteci meselesinde akılcı muhalefetin dayanaklarını, mültecilerin neden Türkiye’de yığıldığına ilişkin değerlendirmeler ışığında tartışmaya çalışacağım.

Öncelikle şunu belirtmek lazım. Kontrolsüz göç süreciyle ilgili kavramlar bütünüyle birbirine girmiş durumda. Mülteci, göçmen, geçici korunma statüsüne sahip sığınmacı şeklindeki tasniflerin her biri hem politikada hem de resmi devlet kayıtlarında birbirinin yerini alan bir hal aldı. Ben her türden gerekçe ile Türkiye’ye gelen göçmenleri mülteci olarak toplu bir isim altında toplamaya çalışacağım. Ancak bu birleştirme onların geliş amaçlarında ortaklaşmasına neden olmayan bir toptancılıkla ele alınacak. Geliş amaçları, bıraktıkları etki ve maruz kaldıkları muamele bakımından birbirlerinden ayırıyorum. Sonuçta genel ve kapsayıcı bir politik perspektifi mültecilerle değil, mültecilik olgusunu üreten ekonomi politik ve diplomatik atmosferi hedef alarak önermeye çalışacağım.

Mültecileri, Türkiye’ye kendi ülkelerinde belirli bir zorunluluk hali (savaş-iç savaş, otoriter-totaliter yönetim baskısı, ekonomik kriz, kıtlık, kuraklık ve iklim sorunu vb.) nedeniyle göç eden ve Türkiye’nin geri kabul anlaşması ile verdiği taahhütler bağlamında son durağı Türkiye olan göçmenler olarak tanımlamayı tercih ediyorum. Bu bağlamda Türkiye’de gönüllü ya da Avrupa’ya geçemediği için zorunlu ikamete tabi tutulanların durumunu tartışmak ve duvarı Edirne’nin ötesine değil Edirne’den beride ırkçılığın yükselişine çekmeyi önemsiyorum.

Kapitalizmin Taşrasında Ekonomik Kriz ve İşgücü Sorunu

Türkiye dünya kapitalizmine entegrasyonu oldukça yüksek bir taşra (yarı-çevre) ülkesidir. Bugün Türkiye’nin yıllık ihracatının %40’dan fazlasını Avrupa Birliği ülkelerine satılan mallar oluşturuyor.[1] Bu değer, otomotiv, hazır giyim ve kimyasal ürünler gibi nitelikli ürünleri içeren sektörlerde %65’leri buluyor.[2] Ancak ihraç edilen ürünlerin pek çoğunun yapımında kullanılan ithal hammadde ve ara mal girdileri üretim sürecinin maliyetini de artırıyor. Özellikle Kasım 2021’den itibaren Türk lirasının fiilen devalüe edilmesi, döviz karşısında hızla değer kaybeden Türk lirasını koruma adı altında -devalüasyoncu politika ile çelişik şekilde- ortaya konulan önlemlerin para arzını genişletmesi enflasyonu tetikledi. Bu durum da ihraç edilecek malları üretecek sektörleri ciddi bir maliyet krizine sürükledi. Türkiye’yi ucuza yatırım yapılabilir ülkeler arasına sokabilmek için dramatik biçimde fakirleştiren bu yaklaşım iktidarın dayandığı egemen sınıf fraksiyonlarını ciddi bir açmaza soktu. Aynı tarihlerde yeniden belirlenen asgari ücretler, maliyetlere kısmi de olsa bir yük daha getirince kayıt dışı çalıştırma usulleri daha da yaygınlaştırdı. Örneğin, Haziran 2021 itibariyle geçerli TÜİK verilerine göre Tarım dışı sektörlerden kayıt dışı istihdam %16 seviyesindeyken Aralık 2021’de bu oran %20’lere ulaşmış durumdadır. Kayıt dışı istihdamda yevmiye usulü, götürü usulü, parça usulü gibi asgari ücretin altına çalışmayı temin edici pek çok ücretlendirme biçimi uygulanıyor. Bu istihdam biçimi işçi maliyetlerini düşürdüğü ölçüde güvencesiz çalışma kültürünü yaygınlaştırarak işçi sınıfının örgütlenmesini sakatlamakta ve onu prekarize etmede önemli bir işlev de görüyor.

Mülteci meselesi, Türkiye kapitalizminin egemen sınıf fraksiyonları arasındaki çatışmanın bir veçhesini de oluşturuyor. Cumhuriyet tarihiyle kendi tarihlerini başlatan ve sermaye büyüklükleri ve ilişkileri uluslararası boyuta taşınan merkez sermaye olarak nitelendirilebilecek gruplar için mülteci istihdamı ve kayıt dışı çalıştırma metotları uygulanabilir yöntemler olarak görülmüyor. Bu yollar daha ziyade “Anadolu Kaplanları” olarak tarif edilen ve bugünkü iktidarın sınıfsal tabanını oluşturan grupların çıkarlarıyla örtüşüyor. Bu nedenle mültecilerle ilgili tepkilerin yükseldiği anlarda iktidar seçkinleri, siyasetçiler ve iş adamları mültecilerin işgücü kozunu öne sürmekte bir sakınca görmüyorlar. İşte bazı örnekler:

https://www.milligazete.com.tr/haber/7520628/erdoganin-danismani-yasin-aktay-suriyeliler-giderse-ekonomi-coker

https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/suleyman-soylunun-suriyeliler-gidince-once-o-is-adamlari-isyan-edecek-sozlerine-chpden-sert-tepki-1933076

Bu beyanatların yanı sıra cumhurbaşkanının mültecileri asla göndermeyeceğini açıklaması bir arada düşünüldüğünde ortaya iç politik dengeler açısından birbirini tamamlayan bir resim çıkıyor. Burada bu resmi bozan tek husus yine Erdoğan’ın 1 milyon mülteciyi sınırdaki güvenlikli bölgelere gönderilmesine ilişkin projesi olabilir. Ancak bu projede de iktidarın sınıfsal ittifakını çatırdatmadan bir ince pazarlığı yürüttüğünü görebiliriz. 1 milyon sığınmacının geri gönderilmesi projesinde Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı harekatlarıyla oluşturduğu güvenlikli bölgelerde daha önce ikamet etmekte olanlara öncelik tanınacak ve buralara dönmeye gönüllü olanlara daha önce Idlib’de yapılana benzer tek katlı briket evler verilmesi sağlanacak. Cumhurbaşkanlığı Azez, El-Bab, Cerablus gibi Türk güvenlik kuvvetlerinin kontrolünde olan ve Türk devlet kurumlarının yerleşik olduğu bölgelere inşa edilecek bu yapıların maliyetini MÜSİAD tarafından karşılanması yönünde temaslar yapıyor. Yani bugün yaklaşık 8 milyonu bulan mültecilerden 1 milyonunu geri gönderecek bir politikanın maliyetini kendi sınıfsal tabanından çıkartıp karşılığında mülteci istihdam ve ikametinin sürdürüleceği bir yeni formül üzerinde pazarlıklar sürüyor.[3]

Mülteci meselesi Türkiye’de kapitalizmin ürettiği sınıf içi ve sınıflar arası mücadele bakımından böyle bir zeminde ilerliyorken aynı meselenin bununla bağlantılı bir diplomatik boyutu da olduğunu belirtmek gerek. Geri Kabul Anlaşması ve AB Fonları.

Geri Kabul Anlaşması, AB Duvarları ve Türkiye

Türkiye’nin Suriye iç savaşının derinleştiği 2016 yılında AB ile imzaladığı geri kabul anlaşması, genel hükümleri itibariyle Türkiye’de mültecilerin zorunlu ikametinin hukuki dayanağını oluşturuyor. Anlaşmaya göre mülteciler ve Türk vatandaşları AB ülkelerine yasa dışı yollardan girmeleri halinde Türkiye’ye iade edilecekler, karşılığında AB de Türkiye’ye mültecilerin entegrasyon sürecini hızlandıracak proje fonları sağlayarak Türkiye’nin mülteciler için kalıcı ikametgah haline gelmesi sürecini yumuşatacaktır. Bu anlaşma karşılığında elde edilecek fonlarla Türkiye ekonomisi çökmeden mültecilerin ekonomik maliyetini üstlenebilecek ve AB yoğun bir göç dalgasına maruz kalmaktan kurtulacak.[4] Nitekim halen yaşanan da budur. Avrupa Birliği’nin Bulgaristan’a yoğun desteğiyle yaptırdığı büyük sınır duvarları, Yunanistan’ı Türkiye üzerine diplomatik ve askeri bir tehdit olacak biçimde yüreklendirmesi, bu ülkelerin bir şekilde topraklarına ulaşan mültecilere uyguladıkları vahşet düzeyine varan şiddet mülteciler için kaçak geçişteki riskleri artırmakta ve Türkiye’yi tek alternatif haline getirmektedir.

Geri Kabul anlaşması ve AB Fonları ile entegrasyon projeleri sayıları giderek artan bir mülteci nüfusla baş etmenin sosyal maliyetini de Türk halkının omuzlarına yüklemektedir. Savaştan, küresel iklim krizinin bölgesel yansımalarına bağlı kıtlıktan, ekonomik buhranlardan, istikrarsız otoriter-totaliter yönetimlerden kaçan mültecilere başlıca hedef olarak gördükleri Avrupa kapılarını kapatmak Türkiye’yi de sosyal açıdan kaynayan bir kazan haline getirmek demektir.

Zafer Partisi: Kaynayan Suyun Ateşini Harlamak

Özellikle Afganistan’da Taliban’ın iktidarı ele geçirmesi ve ABD’nin Taliban’ın idaresine terk ettiği bölgeyi adeta kaçarak terk etmesinin ardından Afganistan ve Pakistan’dan yoğunlaşan göç dalgası Türkiye’de gündelik hayatı olumsuz etkileyecek bir dinsellik-modernlik gerilimini de pompaladı. Afgan ve Pakistanlı genç erkeklerin sosyal medyada Türkiye’de çekilmiş kadınlara ait cep telefonu görüntülerini müstehzi yazılar ve ifadelerle tacizkar biçimde paylaşmaları süreci ciddi biçimde yükseltti. Türklük, İslam ve modernlik tartışması güçlendikçe mülteci gündemi kültürel bir bağlama oturdu. Tam bu sırada, yani mülteci krizi Türkiye’de sınıf mücadelesinin kavramlarıyla tartışılmadan kültürel farklılık bağlamında toptan ötekileştirmeye başlamışken, Zafer Partisi vitesi yükseltti ve bütün mültecileri ana vatanlarına “karayoluyla” geri göndereceğini ilan ederek destek toplamaya başladı.

Tipik bir sağcı oluşum olan Zafer Partisi, Türk sağının içinde var olan ancak egemen olmayan bir düşünceyi merkeze taşımaya başladı: ırkçılık. Zafer Partisi’nin geri gönderme söylemi karşısında kurumsal metinlerinde (raporlar, parti programları vb.) bu yaklaşımı benimsemeyen diğer bazı merkez partileri de aynı söylemle ortaya çıkarak olası oy kayıplarını önlemeyi denediler. Zafer Partisi ve lideri onlara muhalefet ederek oy havuzunu geliştirmeye çalışırken, eski partisi MHP’yi ve onun liderini yanı sıra Cumhurbaşkanı’nı da pas geçerek İçişleri Bakanı ile bir mahalle kavgası kurguladı ve mülteci sorunundan çıktığı yolun rotasını kendi liderlik patikalarına doğru çekiştirdi.

Zafer’in mültecileri geri gönderme politikası, sağın kültürel dünyasına hitap etse dahi, Türkiye kapitalizminin yapısal gereksinimlerine hitap etmemesi nedeniyle imkansız. Bu durum içten içe bilindiği halde inatla geri gönderme söylemi kültürel bir zeminden savunuluyor ve Türk milliyetçiliğinin son yıllardaki yükselişine ırkçı bir rengi şırınga ediyor. Zafer Partisi’nin sermaye kesimlerini karşısına almadan nasıl böyle bir projeyi hayata geçirebileceğini iç politik dengelerde nerede durabileceğini anlamak pek mümkün değil. Parti programında sermaye ve işçi sınıfını yerlilik söylemi etrafında ve Türk milliyetçiliği ekseninde popülist bir stratejiyle birleştirmeyi hedefleyen Zafer’in bu büyük kriz ortamında sermayeyi Türk işçisine nitelikli ücret ödemeye nasıl ikna edebileceği meçhul. Yine de partinin liderinin önce MHP’den ardından da İYİ Parti’den çıkarılmasından devşirmeye çalıştığı doğruları söyleyen “bilim adamı” mağduriyeti ve mülteci ajitasyonu genç milliyetçilerin bu yeni partiye olan ilgisini artırıyor.

Bugün anketlerde görünürlüğü olmayan Zafer Partisi’nin seçimde bir patlama yapacağına ve anket firmalarının gerçeği yansıtmadığına, vatandaşlarının görüşlerini ifade etmeye çekindiklerine dair taraftarlarının ciddi bir inancı bulunuyor. Zafer’cilerin inançları bir yana uygulanabilir bir mülteci politikasının ana hattı üzerine önerilerimi sıralayarak bu yazıyı tamamlamak istiyorum.

Mültecilerle Ne Yapmalı? Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Mültecilerle ilgili kabul edilmesi gereken siyasi bir gerçek var; mültecilerin iradesini esas alma mecburiyeti. Avrupa’ya gitmek, anavatanlarına dönmek ya da Türkiye’de kalmak konusunda verilecek bir tam irade serbestisi. Bunu gerçekleştirebilmenin başlıca yolu da geri kabul anlaşmasını revize etmek ya da tamamen yürürlükten kaldıracak adımları atabilmek. Avrupa medeniyetinin en temel gayelerinden biri olan sınırlar arası serbest hareketlilik ilkesini kendi lehine çiğnemesi, Balkan sınırlarına duvarlar örerek Türkiye’yi mültecilerin son durağı haline getirmesi kabul edilemez. Bir yandan da bu geri kabul anlaşması gibi ilişkilerin gösterdiği husus, iktidarın Avrupa ile ciddi bir kavgasının olmadığı, hatta küresel kapitalizmin işbölümüne riayet etmek bakımından aralarından su sızmadığıdır. Öte yandan bu işbölümünün bir parçası ve gereği olarak ülkenin doğu ve güney sınırlarının mülteci akını karşısında korunmasız bırakılması, mülteci hareketliliğinin takip ve kontrol edildiğine dair kamuoyunu rahatlatıcı bir yönetimselliğin uygulanmaması, Türk kamuoyunu mültecilerle karşı karşıya getirmektedir. Türklerin mültecilerden ziyade bu mülteci politikasızlığını tercih eden siyasi otoriteyi mesul tutan bir anlayışla devletten talepte bulunması, sınır güvenliğinin ulusal sembolik dünyanın vazgeçilmezi bir unsuru olduğunun hatırlatılması önem taşır. Nitekim sadece ekonomide değil, toplumsal hayatın tüm alanlarında yaygınlaşacak bir güvensizlik duygusu, evinde olma halinin ulusal bilince verdiği rahatlamanın kaybının maliyetleri geri döndürülemez boyutlara varabilir. Türk halkının kendi yurduna yabancılaşmasını körükleyecek kontrolsüz bir mülteci akınını ve AB’yi mülteci akınından kollama politikasını önlemek tüm yurtseverlerin görevidir.

Avrupa’ya geçişlerine izin verilmeyerek Türkiye’de mülteci statüsünde kayıt dışı istihdama, güvencesiz bir yaşantıya, şükür ekonomisine terk edilen mültecilerin giderek derinleşen Türkiye’nin ekonomik krizinde işgücü maliyetlerini baskılamanın ve iktidara siyasi destek sağlamanın başlıca aracı haline geldiğini görmezden gelemeyiz. Bir yandan da bu düşük maliyetli istihdam biçiminin Türkiye’de insani gelirle çalışma kültürünü hepten yerle bir etme riski bulunuyor. Bir ulusa mensup olmanın, bir yurdu sevmenin unsurlarından biri olarak sayabileceğimiz, toprağın üstünde emeği ve onuruyla yaşama talebini “iş beğenmeme, ücret beğenmeme küstahlığı” olarak tercüme edecek bir mantığa teslim olamayız. Yani mülteci sorununda hem mültecilerin emek sömürüsünü hem de Türk insanının maruz bırakıldığı kendi yurdunda değersizleşme duygusuyla harmanlanmış sömürüye karşı duracak kapsamlı bir politikaya ihtiyaç vardır.

Türkiye’de solun bu iki gündemi bir araya getiren anti-kapitalist bir zemini kuramadığını görüyoruz. Enteresan biçimde genel olarak siyasi muhalefetin “mülteciler gitsin mi? Kalsın mı?” tarzı üstenci, mültecilerin iradesini hiçe sayan ve en önemlisi gerçekte doğru bir cevabı da olmayan kültürelci-popülist sorulara cevap bulmakla uğraştığını görüyoruz. Mülteci meselesinin acilen sınıfsal bir zemine çekilmesi ve Zafer gibi oluşumların elinden kurtarılması gerekiyor.

Yani anti-kapitalist bir mücadele biçimi geliştirmeksizin, Türk olsun ya da olmasın, işçilerin hayati ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ücretle çalışmasını, düzgün ve nezih mahallelerde uygun fiyatlı kiralarda barınmasını, insanca muamele görerek nesillerini insanca yetiştirmelerini sağlamasını savunacak örgütlü bir muhalefeti tertiplemeden doğru bir siyasal kavrayışla mülteci sorununa el atmak mümkün değil. Yalnız burada bu siyasetin nasıl yapılacağı, yöntem sorunu gündeme geliyor. Bir biçimde mevcut siyasetlere bu yönde nüfuz etmek, Zafer’in yaptığıyla benzer biçimde siyasal ortamı (Zafer’in yapmadığı şekilde) antikapitalist yönde ajite etmek gerekir. Bunun için kimi popülist simgelerden yararlanmak, egemen sınıf fraksiyonları arasındaki çelişkilerden yararlanmak, lider eksenli değil sınıf eksenli bir mücadele hattını kurgulamak önemli olabilir. Mülteci işçilerin proleter mücadelenin içine dahil olup olmayacağı böylesi bir siyasal hat değişikliği ile tartışmaya açılabilir. Şu aşamada pragmatik biçimde iktidardan ve onun güdümlü sivil toplum ağından yana durmalarında sorgulanacak bir taraf olduğunu düşünmüyorum. Ancak merkez siyasetin hattı mültecilerle uğraşmaktan, mülteciliği üreten dinamiklerle uğramaya doğru ajite edilirse bu denge bozulabilir. Kime vatandaşlık verilip verilmeyeceğine ilişkin proleter kardeşliği / ensar-muhacir nutukları atmak ya da Zafer gibi “karayolundan iade” söylemleri üreterek kitlelere rahatlama hissi vermek siyasi vazifenin yerine getirildiği anlamına gelmez. Proleterlerin kurtuluşu için ortaya konulan taleplerle ulusun sembolik varoluşu ve yurtseverlik bilincini örselemeyecek projeler rahatlıkla aynı platformda buluşturulabilir.

Özellikle Hazar’ın doğusundan gelen göç dalgasının Türkiye’nin İslamileştirilmesi sürecinin toplumsal korkuyu körükleme boyutunu içerdiğini gözden kaçırmayan bir siyasi hat inşası bu stratejinin ikinci kısmını oluşturacaktır. Dilediği biçimde giyinmekten, dilediği yerde dilediği zaman gezmekten korkan kadınların yurdu hiç birimizin huzur içinde barınabileceği bir yurt olamaz. Türkiye mültecilerden evvel bu konuda çok rahat bir yermiş gibi yaratılan nostaljilerin ötesinde radikal bir feminist yaklaşımın mülteci politikasına eşlik etmesi elzem görünüyor. Zira “kadınların sokaklarında özgürce dolaştığı bir yurdun yurtseverleriyiz.  Bu nedenle özellikle Türkiye’nin doğu sınırının sıkılaştırılması, Türkiye’nin mülteciler ve legal-illegal Ortadoğu zenginleri için sempatik bir alternatif olmaktan çıkaracak politik kararların çekinmeksizin verilmesi gerekiyor. Ancak bir yandan da, genç Suriyeli kızları kendilerine ikinci üçüncü eş yapmakta beis görmeyen ya da buna topluca tepki göstermeyen bir toplumun iş Afganların tiktok videolarına gelince tetiklenmesindeki erkek egemen formun da faş edilmesi de önem taşıyor.

Zafer’in “pek parlak” önerisine gelince; 8 milyona yaklaşan bir mülteci nüfusunu bir yerden bir yere kara, deniz ya da hava yoluyla taşımanın, onları yerleştikleri kentlerden bir biçimde koparmanın operasyonel olarak dahi mümkün olmadığını anlamak için müneccim olmaya gerek yok. Bunun da ötesinde bu kadar büyük bir demografik mühendisliği demokratik bir yönetim altında yapmanıza imkan ve kabiliyet yok. Bu operasyonu gerçekleştirmeyi başaracak bir aktörü/partiyi/lideri bir daha demokratik sınırlara geri döndürmenize de imkan yok. Tarihimizde bu kadar büyük nüfus transferlerinin gerçekleştiği dönemlerdeki ortamı tahayyül ederseniz (Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’yi içeren on senelik periyotta Balkanlar’dan ve Anadolu’dan yaşanan zorunlu göç, mübadele, tehcir vb. uygulamalar) sanırım kastım daha net anlaşılacaktır. Devletin otoriter ve keyfi uygulamalarından şikayet eden bir muhalefetin devleti bu kadar büyük bir güçle donatacak bir projeye gözü kapalı destek vermesinin sonuçlarını görmeye de kişisel olarak benim niyetim yok.

Ekonomiyi, politikayı, diplomasiyi ve sosyal gerçekliği doğru kavrayarak mülteci sorununu ele almak bizim büyük çaresizliğimizi aşacak bir radikal siyasetin kurulmasıyla mümkün olacaktır. Aksi halde derin bir ırkçı dalga Türkiye’yi içinden çıkamayacağı yeni siyasal bölünmelere götürebilir.


[1] https://ticaret.gov.tr/dis-iliskiler/avrupa-birligi/yani-basimizdaki-dev-pazar-avrupa-birligi

[2] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiyenin-ab-ulkelerine-ihracati-80-milyar-dolara-yaklasti/2439006

[3] https://gazetemanifesto.com/2022/u-donusune-hazirlanan-erdogan-musiad-cevresinin-talebini-kabul-etmis-gorunuyor-490858/

[4] Mercan, S. (2016). Geri Kabul Anlaşması ve Mülteci Krizi Etkisinde Türkiye-AB İlişkileri . EURO Politika , (2) , 12-19 .  https://dergipark.org.tr/tr/pub/europ/issue/44791/557168

Ulus kurmak mı? Ulus olmak mı?

Cumhuriyet 1923 yılından itibaren bir Türk Ulusu oluşturmak için gayret sarf etti fakat bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki bırakın bir ulus oluşturmayı, zaten çok değişik etnik gruplardan, dini ve mezhebi çeşitliliklerden oluşan halkı iyice atomize…

“Dünyanın Artık Nüfusu Mülteciler” Üzerinden “Yeni Bağımlılık” İlişkisi: Bir Reddiye Denemesi

Avrupalıların, yarı-çevre Türkiye’yi “küresel artık nüfus mültecileri” tutmak için istasyon olarak kullanmak isteyeceklerini söylemek mümkündür. İhtimal o ki önümüzdeki on yıllarda Avrupalılar dünyanın artık nüfusunu “barındırmamız” karşılığında bize daha fazla ödeme teklif edecekler. Neoliberal kapitalizmin…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.