Prekaryalaşan Türkiye -2-

Tahmini Okunma Süresi: 9 dakika

Prekaryalaşan Türkiye yazımızda, Türkiye’nin 12 Eylül 1980 darbesinden bugüne kadar Neoliberal ekonomiye geçiş sürecini tartışmış ve bu süreç içinde emek dünyasının nasıl güvencesiz bir hale getirildiğini anlatmıştım. Bir daha ki yazımızda bunun sektörel bazda Türkiye’deki karşılığını tartışmaya açmak istediğimi söylemiştim. Yalnız bu tartışmaya geçmeden önce aslında sanayileşme tarihçesinin bir özetini yapmak istiyorum. Sanayi devriminin başlangıcından 1. Dünya savaşı sonrasına kadar proleterleşen emek dünyadaki siyasal gelişmeler sonucunda nispeten güvenceli, sendikalı ve küçük burjuvalaşmaya başlayan bir işçi sınıfını ortaya çıkarmıştı. Neoliberal politikalar sonucunda bütün dünyada emek, prekaryalaşma yolunda ilerliyor. Henüz bir sınıf olarak kabul edilmeyen fakat görünen o ki yakın bir gelecekte küresel bir sınıf olarak ortaya çıkacak Prekarya hepimizin ortak geleceğinin kaderi olacak gibi!

ENDÜSTRİLEŞMENİN SERENCAMI

Günümüzde ekonomistler sanayileşme tarihini 4 ana bölüme ayırıyorlar. Kısaca özetleyecek olursak;

“Endüstri 1.0: 1712 yılında Thomas Newcomen yeni bir tür buhar makinesi geliştiriyordu. 1781 yılında James Watt bu makineyi yeni aksamlar ekleyerek sanayiye uygulanabilir hale getiriyordu. Bu şekilde geliştirilmiş buhar makinesinin 1700’lerin sonunda dokuma tezgâhlarında kullanılmasıyla üretim sürecinde çeşitli aşamaları tamamlayacak biçimde birbiriyle bütünleşmiş bir düzene geçilmesi birinci sanayi devrimi olarak kabul ediliyor. Endüstri 1.0 üretimin makineleşmesi ve elde edilen ürünlerin demiryolu ağlarıyla tüketim merkezlerine taşınması olarak tanımlanıyor.

Endüstri 2.0: İkinci sanayi devrimi, üretim sistemlerinde elektriğin kullanılması ve elektrik gücünün montaj hatlarına kumanda etmesiyle ortaya çıkıyordu. Ford Motor Fabrikalarında kurulan seri üretim hatlarıyla otomobil üretiminde uyguladığı bu sistem, üretim ölçeğinin büyütülebilmesine ve dolayısıyla maliyetlerin ve fiyatların ucuzlamasına yol açıyordu. Bu devrimin yarattığı ekonomik verimliliğin artmasında, karayolu ağının yaygınlaşması önemli rol oynadı. Endüstri 2.0, üretimin makineleşerek seri üretime geçilmesi ve üretilen malların demiryolunun yanı sıra karayolu ağıyla da tüketim merkezlerine ulaştırılması olarak tanımlanıyor.

Endüstri 3.0: 1970’lere girerken algılayıcılardan alınan bilgiyi, bir program çerçevesinde iş elemanlarına aktaran mikroişlemci tabanlı programlanabilir mantık devresi geliştirildi. Ve bunun üretim sistemlerine uygulanmasıyla, üretim sisteminin otomasyonu mümkün oldu. Bu gelişme üretime insan katkısını oldukça düşürerek hatayı da minimize etti. Bu dönemde bilgisayar kullanımı, akıllı telefonlar, internetin yaygınlaşması üretimi her yönüyle geniş biçimde etkiledi ve biçimlendirdi. İletişim ve ulaşımdaki gelişmelerle, ticaret ve endüstri küreselleşti.”1

Endüstri 4.0: Halihazırda özellikle gelişmiş ülkelerin dördüncü sanayi devrimi içinde olduğu kabul ediliyor. Endüstri 4.0; asıl olarak imalat sanayiinde bilgisayarlaşmanın en üst düzeye çıkarılması ve dolayısıyla üretimin yüksek teknolojiyle donatılmasını hedefleyen bir yaklaşım olarak görülüyor. Çalışmalar son derece hızlı sürüyor ve her gün teknoloji alanında yeni bir oluşumla karşılaşıyoruz.

Sanayileşme tarihine baktığımız zaman Endüstri 1.0 ve 2.0 dönemi daha çok makineleşme ve elektrifikasyonla üretimin arttırılması dönemi olsa da bu dönemlerde üretimin ana faktörü hala insandır ve insanlar, tarlalarda, fabrikalarda, atölyelerde üretimin başat aktörleri halindedir. Endüstri 3.0 ile bugün içinde bulunduğumuz dördüncü sanayi devrimi koşullarında ise artık insan üretimin başat unsuru olmaktan çıkarılmaya başlamıştır. Birçok endüstri sektörü artık makinelerle ve otomasyonla, robotlarla üretim yapmaktadır. Bu tarımda da, endüstriyel üretimde de son derece yoğun bir şekilde görülmektedir.

“Endüstri 3.0 üretimde insan emeğinin en aza indirilmesi ve üretimin otomasyonu olarak tanımlanıyordu. Dördüncü sanayi devriminde ise üç temel amaç güdülüyor:

(1) Üretimde insan emeğinin en aza indirilmesi ve bu yolla üretimdeki hataların ortadan kaldırılması.

(2) Üretimin en üst düzeyde esnekliğe kavuşturulması ve bu yolla tüketiciye özel ürün yapabilme imkânının elde edilmesi.

(3) Üretimin hızlandırılması.”2

Ülkemiz uzmanlar tarafından şu anda içinde bulunduğu an itibariyle Endüstri 2.0 ile 3.0 arasında bir yerde görülüyor. Bu tarihsel süreç içerisinde ekonomi politik olarak Endüstri 1.0 ve 2.0 dönemleri yani 1970’li yılların başına kadar olan zaman dilimi klasik kapitalist üretimin dünya üzerinde son derece etkili olduğu zaman dilimleriydi. 1970’lerden itibaren ise neoliberal politikalar ile birlikte kapitalizm başka bir boyuta geçiyor adeta güncelleniyordu.

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere bu iki dönem arasındaki son derece önemli fark artık insanın üretim süreçlerinin gittikçe dışına atılması, ağırlıklı olarak hizmet sektöründe istihdam edilmesidir. Bir diğer unsurda neoliberal dönemde her şey metalaşmıştır. Bu metalaşma dönemi sonucunda artık her şey alınır satılır hale gelmiştir. İnsanların ideolojileri, inançları, eğitimleri, hayalleri, kâbusları, umutları, mutlulukları, mutsuzlukları, korkuları her şey metalaştırılmıştır. Yani neoliberalizm dünyanın büyüsünü yok etmiştir.

Günümüz teknolojisinde otomasyondan, yapay zekâya ve kuantum bilgisayarlarına doğru hızla ilerleniyor. Bence bu durum kısaca toprak, sermaye, emek ve hammadde olarak tarif edilen üretim araçlarının yeniden tarif edilmesi ihtiyacını da doğurmaktadır. Teknoloji hızla bütün süreçleri değiştirmektedir ve dünya üzerinde teknolojik gelişmelere bağlı olarak üretim, tüketim ilişkileri de dönüşmektedir. Tam da bu yüzden teknoloji veya teknolojiyi ortaya çıkaran bilgi ve zekânında üretim araçları içerisinde değerlendirmesi gerekmektedir. Bu konularla ilgili de daha detaylı çalışmaların yapılması gerekiyor.

İşte tam da burada artı değerin ortaya çıkmasında başat özellik olan emek form değiştirmiştir.

Proleterlikten, Prekaryalığa

Osmanlı son dönemi ve genç Türkiye Cumhuriyeti sanayileşme devrimini yakalayamasa bile özellikle Cumhuriyetle birlikte proleteryalaşma artarak sürmüştür. Özellikle 1946 sonrası CHP ve 1950 sonrası Demokrat Parti iktidarlarında, köyden kente göçün hızlanması ile Proleterya, sınıfı hatırı sayılır bir noktaya çıkmıştır. 1952 yılında devlet tarafından ve onun kontrolü ile kurulan Türk İş Sendikasının amacı işçi sınıfını örgütleyip haklarını kazanmasını sağlamaktan çok bu alana sosyalistlerin girişini engellemek amaçlı kurulmuştur. 1961 Anayasasının ülkede görece daha özgürlükçü bir alan açması sonucu, çeşitli işçi sendikaları da hemen her iş alanında örgütlenerek işçilerin hak araması yolunda önemli adımlar atmışlardı. Özellikle DİSK’in kurulmasıyla birlikte işçiler çok daha iyi şartlarda ve iyi ücretlerle çalışmaya başlamışlardı ve giderek işçi sınıfı ekonomik anlamda orta sınıf görünümü arz etmeye başlamıştı. Fakat 12 Eylül sonrası yaşananlarla birlikte 42 yıllık süreçte emek dünyası bütün bu haklarını kaybederek prekaryalaşıyordu.

Aşağıda belli başlı sektörlerde 1980 ile bugün arasında ortaya çıkan durumları kıyaslayarak devam edelim.

Ülkemiz tarihsel olarak daha çok küçük köylülüğün yaygın olduğu bir toplum olagelmiştir. 1980 yılına girdiğimizde yapılan nüfus sayımında 44.736.957 olan Türkiye nüfusunun % 56’sı kırda yaşarken, %44’ü şehirlerde yaşıyordu. 2022 yılı itibarı ile ise köylü nüfusumuz %7, şehirli nüfusumuz ise %93 şeklindedir. Bu şehirli nüfusun ise %85’i büyükşehir belediyeleri sınırları içinde yaşamaktadır. Kısacası Türkiye köylü nüfusun üretim yaptığı bir ülke olmaktan çıkmıştır. Tarımda ihracattan, ithalata dönen bir ülke haline gelmiştir. 1980 yılında “Kırsal bölgelerde veya kentlerde kendi işinde çalışanlar ve onlara işyerinde yardım eden aile bireyleri, gelir getirici bir işte çalışanların 54,8’ini oluşturuyordu. (10 milyon 137 bin kişi) 3

1980’den Bugüne Çalışanların Genel Görünümü

Sendikalaşma

1980 öncesi dönemin sendikalı işçi sayısına ilişkin sağlıklı istatistikler olmasa da toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısının 900 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayı sendikalı işçi sayısının üst sınırı olarak kabul edilebilir. 2,2 milyon sigortalı işçi olduğu dikkate alınacak olursa 12 Eylül öncesi sigortalı işçiler içindeki sendikalaşma oranı yaklaşık yüzde 41 olarak kabul edilebilir.

2020 yılında ise 14 milyonu aşkın sigortalı işçiye karşılık 1,9 milyon sendika üyesi işçi söz konusudur. Bunların bir bölümü ise toplu iş sözleşmesi kapsamında değildir. Sigortalı işçi sayısı yaklaşık 7 kat artmasına rağmen, sendikalı işçi sayısının sadece iki kat arttığı ve böylece sendikalaşma oranının yüzde 14’lerin altına gerilediği görülmektedir.4

Toplu İş Sözleşmesi ve Kamu İstihdamı

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında toplu pazarlığın yeniden başladığı 1984 yılından bu yana toplu iş sözleşmeleri kapsamındaki işçi sayısında ciddi bir gerileme yaşandı. Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi oranının 1980’lerin ortalarından günümüze ciddi biçimde gerilediği görülmektedir. 1987 yılında 1 milyon 400 bin civarında olan toplu sözleşme kapsamındaki işçi sayısı, 2010’da 780 bin civarına gerilemiş, 2020’lere doğru ise 1 milyon 229 bin civarına yükselmiştir. Kamu kesiminde ise 1980’li yılların ortalarında 900 bine yakın olan toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı 2010’lu yıllarda 300 bin civarına gerilemiştir. Bu sayıya belediye çalışanları dâhildir.5

1980’de toplam sigortalı işçiler içinde yüzde 36 olan kamu işçisi oranı özelleştirmelere paralel olarak 2015’te yüzde 8’e gerilemiştir. Özel sektörün payı ise yüzde 92’lere yükselmiştir. Bu durum dönem boyunca yaşanan kamunun küçülmesi sürecinin önemli göstergelerinden biridir.6

Asgari Ücret

1978 yılında aylık 3.300 TL, yıllık 39.600 TL olan asgari ücret, aynı dönemde 38.283 TL olan Kişi Başına GSYH’nin yüzde 3,4 üzerindedir. Diğer bir ifadeyle asgari ücret düzeyi kişi başına ortalama gelirden daha yüksektir.7

Bugün ise asgari ücret 5.500 TL düzeyindedir ve Türk İş’in yaptığı hesaplamalar sonucunda 4 kişilik bir ailenin aylık açlık sınırının 7.500 TL olduğu günümüzde açlık sınırının altında çalışmak zorunda kalanlar çalışan kesimin % 42’sidir.

Taşeronlaştırma

Bir diğer konu ise hizmet sektöründe hemen her alanın taşeronlaştırılması ve emeğin buraya sözleşmeli ve güvencesiz bir şekilde aktarılmasıdır. 12 Eylül darbesi sonrası öncelikle kamuda başlamak üzere, büro hizmetleri, temizlik, güvenlik, yemekhane gibi işler özelleştirilmeye başlanmıştır. Devletin veya özel sektörün belli başlı kuruluşlarında sendikalı ya da 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi olarak çalışan işçi ve memurların yerini yıllık ihaleyle hizmet veren taşeron şirketler almaya başlamıştır. Bu da bu sektörlerde çalışanları prekaryalaştırmıştır. Geldiğimiz nokta itibarıyla bu sektörlere ait bir takım rakamlar vermek gerekirse,

Temizlik Sektöründe,

Türkiye pazarında, günümüzde yaklaşık ‘3.000’in üzerinde şirket bulunmaktadır. Şirketlerin kazancının 2 Milyar ciro/yıl olduğu düşünülüyor ve 1 milyon çalışanı vardır.’ 8

Bu çalışanların çok büyük bir bölümü asgari ücret almaktadır. Pazarın sadece %10-15’lik bölümünün temizlik hizmetlerinden faydalandığı düşünülmekte ve Türkiye’de ki bu durum sermayenin iştahını kabartmaktadır.

Güvenlik Sektöründe,

2004 yılında çıkarılan kanun dâhilinde kurulan güvenlik şirketlerinin eğitimi sonucunda bugün itibarıyla “Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Güvenlik Denetleme Başkanlığı verilerine göre Türkiye’de 1435 güvenlik şirketi ile 444 özel güvenlik eğitim kurumu bulunuyor. Özel güvenlik sertifikası bulunan kişi sayısı ise 1 milyon 556 bin 250 kişidir. Bunlardan 1 milyon 58 bin 626’sı özel güvenlik kimlik kartı alırken, aktif çalışan sayısı 283 bin 431kişidir. Bu rakam, 270 bine yakın emniyet personeli sayısından da fazladır. Bunlar, 95 bin 577 noktada görev yaparken, 291 kişinin korunması da özel güvenlikler tarafından yapılıyor.” 9

Hazır yemek sektöründe;

5000 civarında firmanın olduğu düşünülüyor. Bu sektörde çalışan işçi sayısı konusunda her hangi bir veri bulunmamaktadır. Yalnız gerçek olan şu tarafı vardır ki, gıda gibi bir sektörde yetişmiş eleman çalıştırmaktan çok gıda konusunda herhangi bir eğitimi olmayan insanlar, sözleşmeli, güvencesiz ve asgari ücretlerle çalıştırılmaktadır.

AVM Çalışanları

1990’lı yılların başından itibaren inşa edilmeye başlayan AVM’lerde çalışan insan sayısı giderek artmakta, uluslararası firmaların ürünleri, asgari ücretle çalıştırılan satış elemanları tarafından satılmaktadır. Büyük hipermarketler, grossmarketler’de çalıştırılan insan sayısı da gün be gün artmaktadır.

Çağrı Merkezleri

Büyük çağrı merkezlerinde çalışan insan sayısı artmaktadır. Türkiye Bankalar Birliği’nin yaptığı istatistiklere göre 2020 yılı itibariyle 24 bankanın çağrı merkezlerinde çalışan kişi sayısı 9520’dir. Sanırım günümüzde on bin kişinin üstüne çıkmıştır. Buralarda çalışan kişilerin birçok konuda eğitimli ve sertifikalı olmaları istenirken, firmaların çoğu çalışanlara herhangi bir garanti ve güvence sunmamaktadır.

Kargo ve Lojistik Firmaları

Ülkemizde şu anda mevcut olan kargo ve lojistik şirketlerinin hali hazırda en büyükleri olan 6 şirket bünyesinde 55.000 kişiden fazla kişi 4500’ün üzerinde şubede çalışmaktadır. Bu firmaların dışında da irili ufaklı birçok kargo şirketi mevcuttur ve öyle görünüyor ki giderek sayıları ve çalıştırdıkları personel sayısı artacaktır. Özellikle pandemi ile birlikte bu sektör daha da büyümüştür. 10

Kurye Sektörü

Yine pandemi ile birlikte büyüyen bir başka sektörde, kurye sektörüdür. Sokağa çıkma yasakları döneminde internet üzerinden alışverişin hızlanması sonucu bu sektörde de artış olmuştur, güvencesiz ve sözleşmeli çalışan insan sayısı giderek artmıştır. Bu sektördeki güvencesizliğe en önemli örnek tam salgın sürecinde ortaya çıkan ‘Yemek Sepeti’ çalışanlarının direnişidir. Bu direnişte patron, kendisine bağlı olarak çalışan ve direnen kuryeleri işten çıkararak yerine sözleşmeli kuryeleri kendi motosikletleri ile birlikte kiralamak yoluna gitmiştir. Bu en tipik taşeronlaştırma işlemlerinden biri olarak ülke tarihine geçmiştir. Şu anda ülkede bir milyona yakın motokurye olduğu tahmin edilmektedir.

Bankacılık ve Finans Sektörü

Türkiye’de finans ve bankacılık sektöründe çalışanların da özellikle 2002 ve 2008 krizleri sonrasında ücretlerinde göreli bir azalma meydana gelmiştir. Çok şık giysilerle iş yerine gelmek zorunda olan bu emekçiler bu günün şartlarında aldıkları ücretlerle sadece giysi masraflarını bile karşılayamaz duruma düşmüşlerdir. Önümüzdeki dönemde bugün yaşanan ekonomik krizin sonunda ülke bankacılık sektörü büyük bir krizin içine girebilir ve giderek finans sektöründeki internet bankacılığı vb. uygulamalar sonucu birçok çalışan işsiz kalma riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Madenler

Türkiye’de madenlerde yaşananlar maden facialarında giderek daha fazla kazaların yaşanmasının altında yatan şey de özelleştirme sonucunda işyerine giren taşeron şirketlerin herhangi bir alt yapı yatırımı yapmadan işçileri asgari ücret seviyelerinde bir ücretle daha fazla çalıştırarak, daha çok kömür çıkarmaya sevk etmeleridir.

Eğitim Sektörünün Özelleşmesi

Prekaryalaşmanın bir başka yönünden daha bahsedeyim. Şu anda ülkemizde mevcut olan üniversite ve yüksekokulların 75 tanesi özel vakıf üniversiteleridir. Bugün itibarı ile bu üniversitelerde okumanın maliyeti çok yüksektir. Şu anda devlet üniversitesinde okuyan bir öğrencinin aylık maliyeti 4000 TL ve üstü olarak hesap edilmektedir. Bir de özel üniversiteleri düşününce bu maliyet kat be kat artmaktadır.

Şimdi bir de bu öğrencilerin mezun olduktan sonraki durumlarını düşünelim bugünkü şartlarda öncelikle iş bulmaları son derece güçtür. Öğrencilik hayatları boyunca yaptıkları bütün masrafları belki de bugünkü şartlarda bir ömür boyunca çalışsalar çıkmayacaktır. Kaldı ki, sadece öğrencilik yetmemektedir.

Bunun iş hayatları boyunca sürecek eğitim konuları da kendilerini beklemektedir. Şartlar sürekli bunu körüklemektedir. Yabancı dil, yazılım, mesleki yeterlilik vb. konularda sürekli eğitim alınmasına teşvik edilmektedir. Peki, bunun sonucunda herhangi bir gelecek vaadi var mı? Maalesef yok. Bu da özellikle gençlerde bir bıkkınlık doğurmakta ve geleceğe dair umutları yok olmaktadır. O yüzden nihilizm ve hedonizm gençler arasında yaygınlaşmaktadır. Yükseköğretimde böyle bir güvencesizlik yaşanınca bu okullardan mezun olan gençler iş bulamayınca ya gidip Silahlı Kuvvetlerde sözleşmeli personel olarak çalışıyorlar. (Bu gençlerin birçoğu çatışma bölgelerinde görevlendiriliyorlar.) Ya polislik, bekçilik gibi İçişleri bakanlığı kadrolarında çalışmaya başlıyorlar. Ya da gardiyanlık gibi Adalet Bakanlığı kadrolarında çalışmak için KPSS sınavlarına hazırlanıyorlar. Çünkü artık öğretmenlik, doktorluk dâhil hiçbir mesleğin devlet güvencesi maalesef bulunmamaktadır.

EYT ve Esnaf Dünyası

Bugünlerde tartışılan EYT tasarısıyla ilgili bir konu ise stajyerlik süresinin emekliliğe sayılması konusudur. Stajyerlikte geçen sürenin emekliliğe sayılması hususunda verilen kanun teklifi reddedilmiştir. Özellikle meslek liselerinde mecburi olan stajyerlik en az bir okul senesi boyunca mecbur tutulmaktadır. O yaştaki çocuklar çok zor koşullar altında her türlü hakarete maruz kalarak ve bunu asgari ücretin %30-35 altında bir ücret alarak yapmaktadırlar. İşte bu bir yıllık mecburi sürenin emekliliğe eklenmesi ise kabul edilmemektedir. Büyük bir emek sömürüsü, çocuk işçilik üzerinden yapılmaktadır.

Pandemi süreci ile birlikte başlayan bugün içinde bulunduğumuz ekonomik krizle devam eden süreçte özellikle esnafın borçlanması sonucu birçok küçük işyeri iflas etmiştir. Bu demektir ki, emek dünyasının içine daha fazla ücretli çalışan ya da işsiz dâhil olmuştur.

Kadın Emeği

Bütün bunların yanında kadın emeği gün geçtikçe daha da artmaktadır ve kadınlar bir yandan sözleşmeli ve güvencesiz işlerde çalışırken bir yandan da evinde çocuklarının bakımıyla meşgul olmaktadır. Yaşlı nüfusun giderek daha fazla uzayan insan ömür süreleriyle doğrusal olarak bir yandan da ebeveynlerinin bakımlarıyla uğraşmakta yine kadınların omuzlarına yüklenmiştir.

Ayrıca;

Ülkemiz 2011 yılından bu yana uygulanan açık kapı politikası sonucu büyük miktarda dış göç almıştır ve almaya devam da etmektedir. Bunun sonucunda emek dünyasındaki ücretler iyice düşürülmüştür. Bir diğer konu ise enformel işlerdir. Özellikle yasadışı, uyuşturucu, silah vb. mafyatik örgütlenmeler artmıştır. Büyük şehirlerde gettolar meydana gelmeye başlamış ve buralarda büyük bir enformel ekonomi ortaya çıkmıştır. Kısa sürede çok paranın kazanıldığı bu dünyanın taliplisi de gün geçtikçe çoğalmaktadır.

Bütün bu sıraladığım şeylerde gösteriyor ki, Türkiye emekçileri 40 yılı aşkın bir süre içinde Proleterlikten mücadele ile geldikleri orta sınıf halinden çıkmış, prekaryalaşmıştır. O yüzden umutsuz, bıkkın, sürekli çalışan, en alt seviyede yaşayarak ancak hayatını idame ettirebilen bir toplum ortaya çıkmıştır. Bu son yaşanan ekonomik krizin orta sınıfı yoğun bir şekilde vurmasıyla birlikte sınıfsal olarak gelir eşitsizliği daha da artmış. Ülkede derin bir yoksulluk da yaşanmaya başlamıştır. Bütün bu gelişmelere rağmen ülkede bu politikaları alt üst edebilecek bir siyasi ve ekonomik öneri sunulamamakta ve iktidarda yirmi ikinci yılını dolduran Ak Parti hala birinci parti olma özelliğini devam ettirmektedir. Peki, buna karşı ne yapılmalı, yani prekaryalaştırılan bir topluma nasıl bir gelecek ve birlikte yaşam umudu verilebilir? O da gelecek yazının konusu olsun…


AKP Seçimle Devrilebilir mi?

Gerçek bir seçimi mümkün kılabilecek tek kuvvet halk kitlelerinin örgütlü kuvveti olabilir. Tam teşekküllü bir toplumsal mücadele seçimi riske etmez, bunu iddia etmek AKP söylemini ve aklını içselleştirmektir. AKP şu an ne yapmak istiyor ve…

Aşırı Sağın Yükselişinden Çıkarılacak Dersler

Aşırı sağcılar en kolay tabirle “doğru yerlere basıyorlardı”. Ulusal bütünün ve kamusallığın parçalanışına hayatımıza yerleşen problemler olarak işaret ediliyordu. Burası doğruydu ve kitlesel desteği de çoğunlukla bunlara işaret etmekten aldılar. Ancak aşırı sağcılar, buradan sonra…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir