Aşırı Sağın Yükselişinden Çıkarılacak Dersler

Tahmini Okunma Süresi: 7 dakika

Aşırı sağcılar en kolay tabirle “doğru yerlere basıyorlardı”. Ulusal bütünün ve kamusallığın parçalanışına hayatımıza yerleşen problemler olarak işaret ediliyordu. Burası doğruydu ve kitlesel desteği de çoğunlukla bunlara işaret etmekten aldılar. Ancak aşırı sağcılar, buradan sonra komplocu mantıkları, bilim karşıtlığını ve ırkçılığı devreye sokarak doğru bir soruna yanlış çözümler önermeye kalkıştılar. Bütün sürecin faturasını yine aynı sürecin mağdurlarına kesmeyi tercih ettiler. Siyaseti kavrayış biçimleri küresel elitlere karşı bir arada tuttukları kitleleri radikalleştirdi. Ancak bu radikalizm sistem karşıtı bir biçime evrilmedi. Daha ziyade kendi ülkelerindeki ırkçılığı yükselten başka bir tehdit doğurdu.

Bir süredir etkilerinden uzak olduğumuz için unutmuş olsak da artık Post-Covid bir dünyada yaşıyoruz. Salgın çalışma hayatından gündelik ilişkilere, tıp başta olmak üzere bilimsel düşüncenin gelişiminden ekonomiye varıncaya kadar pek çok alandaki verili kabulleri ve ilişkileri sorgulanır hale getirdi. Dünya ticaretinin üretim ve tedarik zincirindeki aksamalar ve ardından tüm dünyayı etkisi altına alan hiper enflasyon az gelişmiş ülkeleri tehdit ediyor. Bir yandan da salgınla patlama düzeyine ulaşan komplocu mantık, hastalığın bizatihi varlığını reddetmekten aşı karşıtlığına kadar bir çok irrasyonel eğilimi örgütlü ve görünür hale getirdi. Öyle ki kimi siyasi liderler hastalığın yayılmasını önleyici tedbirlere açıktan karşı çıkarken[1] kimileri ülkesinde böyle bir hastalığının olmadığını dahi iddia etti[2].

Popülist rejimler salgından çok daha önce hayatımıza girmişti. Özellikle 2008 krizine dünya kapitalizminin esaslı bir cevap üretememesinin yarattığı güvensizlik önemli bir tetikleyici oldu. Ardından Ortadoğu’dan yaşanan yoğun göçlerle Avrupa’yı sarsan mülteci sorunu ve ırkçılık, bir başka katmanı üretti. Bu sürecin sonunda patlak veren Covid-19 salgının bir önemli etkisi lider odaklı siyaseti pekiştirmesi oldu. Salgının bir anda yayılması, hızlı karar alma ve anında uygulama iradesine duyulan ihtiyacı artırdı. Bu durum, zaten bir süredir aşırı sağın ve popülizmin yükseldiği siyasal alanda lider kültünü daha da pekiştirici bir etki yaptı. Demokratik prosedürün önemli bir parçası olan tartışma kültürü ve istişare, karar vermenin öne çıktığı Schmittyen bir karanlık evren yaratan salgın döneminde giderek geriledi. Brezilya’da Bolsonaro ve ABD’de Trump’un salgını hafife alan çıkışları, geniş kitleler tarafından desteklendi. Bu liderlerin “düzen karşıtı” görünümleriyle bağlantılı bir komplocu mantık salgın karşıtlığında bütünleşerek liderlerin imajına farklı bir katkı sundu.

Avrupa’da salgın sonrası yapılan seçimlerde hemen her ülkede aşırı sağ önemli bir görünürlük elde etti. Almanya’da ırkçı AfD, %oyunu %10’un üzerine çıkardı. İtalya’da daha geçtiğimiz ay, Giorgio Meloni’nin önderliğindeki aşırı sağcı “İtalya’nın Kardeşleri Partisi” %25 oy alarak iktidara geldi. Fransa’da Marine Le Pen’in aşırı sağcı bir koalisyon görünümündeki Ulusal Cephesi, Emmanuel Macron’a karşı %41’lik bir oy desteğini elde etmeyi başardı. Belki Avrupa’da başlayan bu trendi doğrudan salgınla bağdaştırmak doğru olmayabilir. Dünyanın siyasal eğilimlerinin merkezini temsil eden Amerika’da Donald Trump’ın başkanlığa seçilmesiyle tırmanışa geçen ve dünyayı genel olarak daha popülist rejimler altında yönetilmeye iten yeni bir dalga bulunduğunu da ifade etmek gerekir. Ancak Covid’in küresel etkileri aşırı sağa verilen desteği katladı. Öyle ki Macaristan’da Orban’ın destekçileri, salgına İran’dan gelen öğrencilerin ve mültecilerin neden olduğunu dahi iddia edebilmişti[3]. Burada Covid’in etkisini artırdığı bazı semptomlara değinerek aşırı sağın buralardan nasıl güç kazandığını açıklamaya çalışacağım.

Salgın’ın Psikopatolojisi: Komplo Teorileri, Küresel Belirsizlikler, Yoksulluk

Öncelikle covid, dünya tarihindeki pek çok kaotik dönem gibi komplo teorilerini diriltti. Salgın’ın başından sonuna dünya için yeni bir deneyim olması, bir çok bilinmezle ve cevapsız sorularla (virüsün kaynağı, bulaşma yolları, tedavi ve aşı imkanları, tıbbi müdahalelerin güvenilirliği vb.) dolu olması, herkesin bu süreçteki deneyiminin birbiriyle çelişen görüntüler sunması (maske ve mesafeye dikkat ettiğini iddia edenlerin bulaşa maruz kalması, önlemleri önemsemediği halde hiç hastalanmayanlar, aşı olmasına rağmen hastalığı ağır geçirenler vb.) tüm bu sorulara kısa, açıklayıcı ve sorumlu gösterici cevaplar verebilen komplo teorileri hızla dolaşıma girdi. İnternetin ve sosyal medyanın etkisini artırdığı bu teorilerden bazılarına göre salgın insan nüfusunu azaltmak için dünyanın egemen efendileri tarafından yayılmıştı. Bu efendilerin kim olduğunu daha da netleştirmek isteyen başka bazı gruplar hastalığın Çin’in Wuhan kentinden çıkmasından hareketle, işin arkasında Çin’in olduğunu “keşfederek” Çin’i sorumlu tuttular. Covid virüsüne de Çin Virüsü demeyi tercih ettiler. Daha çok Amerikan cumhuriyetçi elitleri tarafından paylaşılan bu görüşü Türkiye’de de bir grup milliyetçi benimsemişti.

Bir başka komplo teorisi salgının tedavisine dair ilk çalışmaların ortaya çıktığı dönemde yükseldi. Bu teori hastalığın aslında hiç var olmadığını, Çin’den gelen görüntülerin montaj ya da kurgu olduğunu, insanlığa yeni bir yön vermek isteyen “egemenlerin” yeni planının salgın senaryolarıyla insanlığı aşılayarak bu aşı vasıtasıyla takip etmek istediğini savunuyordu. Bu teori daha sonra aşı olanlar arasında yaygınlaşan kalp rahatsızlıklarını delil göstererek kendini haklı çıkarmayı da denedi.

Aşıların takip çipleriyle donatıldığı iddiasının esas savunucuları aşı karşıtlarıydı. İlaç şirketlerinden mürekkep bir küresel şebekenin devletleri ve toplumları sömürmek için salgını bir silah gibi kullandıklarını iddia eden aşı karşıtları siyasal eğilimlerine göre farklı senaryolar türetiyorlardı. Salgın’ın dünya nüfusunu kontrol etmenin bir aracı olduğunu savunan aşıların kısırlaştırıcı etken maddeler içerdiğini, küresel bir kaos planının hazırlandığını savunanlarsa aşılara yerleştirilen çiplerle insanların yönlendirilerek büyük toplumsal çatışmaların kurgulanacağını iddia etmekteydi. Aşı karşıtlarından bir kısmı salgın boyunca kullanılan tıbbi maskelerin salgından daha ağır hastalıklara neden olduğunu da savunmaktaydı.

Görüldüğü gibi komplo teorileri çok farklı temellere dayanarak salgına kolay anlaşılır açıklamalar getirmeyi deniyordu. Bu dönemde salgın sürecini yönetenler ve salgınla mücadele eden bilim insanları sorulan sorulara net cevaplara veremediler. Daha açığı verdikleri cevaplar geniş kitlelerin kavrayabileceği düzeydeydi ve kimi zaman farklı bilim insanlarının kimi zaman da aynı araştırmacıların farklı zamanlardaki açıklamaları birbiriyle çelişebilmekteydi. Bilimsel bir vaka olan salgının çözümü de bilimsel yöntemlerden geçmekteydi ve bilimsel yöntemlerin kesin sonuçlar verebileceğine dair pozitivist modernist inanç bir konsensüs olarak inşa edilmişti. Salgının getirdiği bilinmezlik pozitivizmi yıkacağına bilimselliği yıktı. Kitleler bilim insanlarından net bir cevap alamadıkça konu mistikleşti ve komplo teorilerine de açık bir hale geldi. Komplo teorilerinin temel bir özelliği ne kadar insan tarafından inanıldığı ve benimsendiğinin net olarak anlaşılamaması ancak görünüşte tüm topluma sirayet etmiş bir görünüm arzetmesidir. Gücünü de bu görünümünden almaktadır. Ancak insanlar her ne kadar komplo teorilerine inanmadıklarını ifade etseler de onların konuşulduğu sosyal ortamlarda onlarla uyumlu bir tavır sergilerler. Bu bakımdan komplo teorileri eskilerin masalları ve efsaneleri gibi sosyalleşmenin ve toplumsal düzende her şeyin olması gerektiği gibi olduğuna dair algının kuvvetlenmesinde etkili bir araç olarak düşünülebilir. Bütün komplo teorilerinde gizli ve kötücül bir efendiler ve masum, kandırılmış ya da köleleştirilen bir kitleler tasavvuru vardır. Bu şablona uydurulduğu müddetçe bilinmeyen ya da anlaşılamayan her konu komplo teorilerinin alanına girebilir. Komplo teorilerinin toplumsal ve tarihsel yapıyı bu ikili kavrayışı, popülist rejimlerde karşılığını bulacaktır.

Post-Covid dönemin en önemli sorunlarından biri tüm dünya ekonomilerini tehdit eden hiperneflasyon riskidir. Bununla birlikte son dönemde yapılan çalışmalar tüm insanlığı yoksullaştıracak bir hiper enflasyondan çok uzun döneme yayılmış bir yüksek enflasyon riskinden bahsetmektedir[4]. Covid nedeniyle uzun süre kapalı kalan fabrikalar ve üretim tesisleri, aksayan lojistik süreçleri, sağlık harcamalarının aşırı artışı, enerjiye olan bağımlılığın artması, covid sonrası dönemde Rusya’nın Ukrayna savaşındaki tutumu nedeniyle Avrupa ülkelerini enerjisiz bırakma tehdidi gibi faktörlerin etkisiyle hayat pahalılığının artacağı beklentileri güçlenmiştir. Yeni bir bilinmezlik örüntüsü yaratan bu kriz hem komplo teorilerini davet etmiş, hem de kitleleri orta sınıfın erimesi ve yoksulluğun dramatik artışı nedeniyle üst sınıflara karşı öfkeyi yükseltmektedir[5]. Peki bütün bu gelişmeler (komplo teorilerinin yükselişi, küresel belirsizliğin kalıcılaşması ve artan yoksulluk) siyasal düzlemde nasıl bir karşılık buldu.

Neoliberal Popülizmlerin Yükselişi: Yoksullaşıyorsak Yeteri Kadar Irkçı Olmadığımız İçindir

Popülizm bir siyasal bir söylem biçimi olarak toplumu ikiye bölen, kendi içlerinde monolitik bir yapı arz eden elitler ve kitleler arasında uzlaşmaz bir çelişkiye dayanır. Bu çelişki, kitleleri temsil eden liderde cisimleşir. Elitler tarafından ekonomik, kültürel ve siyasal açıdan sömürülen kitlelerin sesi, temsilcisi ve kurtarıcısı bu önderdir. Yakın dönem siyasetinde lider portrelerinin bu denli ön plana çıkması neoliberal popülizmin yükselişiyle yakından ilişkilidir. Bununla birlikte Türkiye’de neoliberalizmden önce de liderin bir kült olarak örgütten önce gelmesi, Türkiye’nin bu sürece daha kolay eklemlenmesini sağlamış olabilir. Popülist rejimler bu temel özellikleriyle komplo teorilerinde yaratılan karanlık evreni aşma vaadinde bulunurlar. Komplo teorileri büyük kötü güçlerin egemenliği altında sömürülen insanların öykülerini anlatırken karamsardırlar. Bu tabloyu değiştirecek bir önerileri yoktur. Komplocu mantık, dünyanın “böyle gelmiş böyle gider”liğini mistikleştirerek bir anlatıya dönüştürür. Komplocu mantığın yarattığı bu derin buhranı ortadan kaldıracak bir siyasal biçim önerir. Liderde bütünleşmiş, yekpare bir kitle (elitlere karşı halk).

Popülist lider o büyük kötücül güçlere karşı mücadeleyi tek başına yürütebilir. Zaten lider tek başına halkta ne var ise onun birleşik ve bütünleşik hali gibidir. Bu bakımdan halk kendini liderde bulurken sadece şoven bir kendine güven duygusu tatmaz. Dünyanın başlangıçtan beri var olan adaletsizliğine ve kötülüğüne dair umudunu da lidere bağlar. Popülizmler bu umudu diri tuttukları ölçüde ayakta kalabilirler. Bu bakımdan popülist rejimler her daim bir düşman arayışı içindedirler. Komplo teorileri onlara aradıkları düşmanları verir, onlar komplo teorilerini daha yeni ve üst düzey olanlarına dönüştürmek için siyasal varoluşlarını keskinleştirirler.

Piyasalaştırma, esnekleştirme, proleterleştirme ve prekarlaştırma süreçlerinin bir ahenk içinde uygulandığı, kamusal siyasetin çöküşünü bir zafer olarak ilan eden neoliberalizm ise esas itibariyle orta sınıfları alt sınıflarla tehdit eden, bu yolla üst sınıfların güvenliğini tesis eden bir rejimdir. Ancak post-covid dönemde orta sınıfın ekonomik varlığının saldırı altına girmesi, çelişkileri keskinleştirmiştir. Bu yoğun yoksullaştırma siyasetinin üzerine neoliberalizm tarafından kamusallığın da parçalanması eklendiğinde, bireyselleşmiş ve atomize olmuş kitleler küresel elitler karşısında kendilerini popülist liderlerin adeta kucağına düşmüş halde buldular.

Neoliberal paradigmanın tek alternatif olarak dayatılmasının (“There is no alternative”) ve antikapitalist siyaetin ütopikleştirilerek dışlanmasının doğal bir sonucu olarak neoliberalizm karşıtı olması beklenen siyasallıklar dahi neoliberalizmin gündemini benimser hale geldiler. Sol, merkeze yerleşme stratejileri bağlamında devrimci iddialarından sıyrılarak sosyal demokratlaştı, emekçi sınıflarla kurduğu ilişkiyi de kimlik siyaseti bağlamına oturturken giderek daha marjinal bir yere doğru savruldu. Bununla birlikte merkez sağ, neoliberal eylem planını uygulamada tutabilmek için kimlik siyasetinde soldan daha başarılı bir popülist hat inşa etti. Kimliklerin keskin biçimde birbirine karşı bilendiği bu siyasal evrende aşırı sağ, merkez sağın ve kimlikçi solun eleştirisinden kendini devşirerek yerini buldu.

Aşırı sağın her konuda kolay bir çözüm önerisi vardı. Neoliberal yağma ile bozulan kamusal ekonominin sorumlusu belliydi: mülteciler. Merkez sağ ve sol, mültecileri “insan yerine koymakla” ülkenin kaynaklarını çarçur ediyorlardı. Zaten özü itibariyle mültecileri kollayan siyasetler küresel elitler tarafından yönetilip yönlendiriliyordu. Bu elitler aynı zamanda dünya nüfusunu kontrol etmek için küresel bir salgın üretecek kadar gözü dönmüş şirketler, aileler ve uluslararası işbirliği örgütleri, finans baronları değil miydi? Aynı odaklar eşcinselliği de yaygınlaştırmak için kültür endüstrisi ürünlerini (Netflix, Disney, Facebook, Twitter vb.) bir silah olarak kullanmıyor muydu? İşte ulusun kültürel bütünlüğünü bozan ve ekonomisini yerle bir eden aktörler deşifre edilmişti. Ortada küresel bir belirsizlik yoktu, sorun ve sorunun kaynağı belliydi. Çözüm mülteci karşıtı ırkçılığı büyütmek, bu büyük güçlere karşı boykotu genişletmek, onların görünen uzantılarına yönelik de kapsamlı bir tedbir ve sansür politikaları setini devreye sokmaktı.

Aşırı sağcılar en kolay tabirle “doğru yerlere basıyorlardı”. Ulusal bütünün ve kamusallığın parçalanışına hayatımıza yerleşen problemler olarak işaret ediliyordu. Burası doğruydu ve kitlesel desteği de çoğunlukla bunlara işaret etmekten aldılar. Ancak aşırı sağcılar, buradan sonra komplocu mantıkları, bilim karşıtlığını ve ırkçılığı devreye sokarak doğru bir soruna yanlış çözümler önermeye kalkıştılar. Bütün sürecin faturasını yine aynı sürecin mağdurlarına kesmeyi tercih ettiler. Siyaseti kavrayış biçimleri küresel elitlere karşı bir arada tuttukları kitleleri radikalleştirdi. Ancak bu radikalizm sistem karşıtı bir biçime evrilmedi. Daha ziyade kendi ülkelerindeki ırkçılığı yükselten başka bir tehdit doğurdu.

Popülizmden Çıkış: Ulusun Popülist Olmayan Eşitlikçi Kurulumunu Tartışmak

O halde ne yapılabilir? Neoliberalizmin saldırısı altındaki kitleler nezdinde sistem karşıtı siyaseti canlandırmak nasıl mümkün olabilir? Burada aşırı sağcıların ulusal bütünle ilgili yaklaşımlarının tartışmaya -aşırı sağcıların yapmadığı şekilde- dahil edilmesi bir yol açabilir.

Öneri, neoliberalizmin atomizasyon, esnekleştirme, piyasalaştırma, proleterleşme ve güvencesizleştirme süreçlerinde dağıtılan ulusu, parçalanan kamusallığı yeniden derleyip toparlayacak bir ulusal kurulumu gerçekleştirmek olabilir. Bu önerinin temeli, buyuran egemenlere karşı “kara budun”un mensuplarından müteşekkil ulus fikrini yükseltmektir. Bunu yaparken, ulusu sağdan değil soldan kavramak. Sağın tarihiyle ve kültürüyle övünmekle yetinen şovenist paradigması yerine solun sömürüden ve keskinleşen çelişkiyi emekçiler lehine örgütleme idealinden beslenen ulusal paradigmayı geçirmek. Ulusu soldan kavrarken onu çevresindeki diğer uluslarla barış içinde yaşamayı bilen, diğer ulusların politik ve kültürel bütünlüğüne saygı duyan ve yayılmacı, yıkıcı olmayan bir biçimde; kendi içinde de demokratik ve sosyal eşitlikçi biçimde yeniden kurmak.

Büyük belirsizliklerin çağında birbirinden güç alan insanlar olarak ulusu tahayyül etmek, onun birleşik gücünü liderlere devretmekten daha akıl karı geliyor. Liderlerde değil birbirinde bütünleşen halkların dünyasını kurabilmek için verilecek mücadele elbette zor. Zira bilimin bile pozitivizmden ibaret olmadığını, bilimin her zaman kesin çözümler bulamayacağını, çözümlerinin dönemsel, paradigmatik ve göreceli olduğunu salgın sonrası süreçte öğrendik (öğrendik mi?).

Bilimden, sanata, kültüre, ekonomiye ve siyasete her alanda verilecek örgütlü mücadelelerle popülizm dışı bir ulusal tahayyülü hayata geçirmenin yollarını aramaya inatla devam etmek, bu sürecin yegane dayanak noktası olacaktır. Böylelikle neoliberal sömrünün faturasını onun mağdurlarına (mülteciler, siyasal ve kültürel azınlık grupları) keserek dikkat dağıtan popülist rejimleri geriletmek mümkün olabilir. En başta neoliberalizmin ulusu ve onun emeğinin ürünü olan kamusallığı dağıttığını vurgulayarak başlamak ve buradan hareketle kamusallığa dayalı bir ulusal antikapitalist mücadele derlemek en doğrusu herhalde.


[1] https://tr.euronews.com/2021/03/05/brezilya-lideri-bolsonaro-vatandaslar-na-seslendi-koronavirus-nedeniyle-s-zlanmay-b-rak-n

[2] https://www.birgun.net/haber/turkmenistan-da-koronavirus-vaka-sayisi-sifir-hukumet-salgini-yasakladi-323887

[3] https://www.france24.com/en/20200313-hungary-s-pm-orban-blames-foreign-students-migration-for-coronavirus-spread

[4] https://blogs.lse.ac.uk/covid19/2022/01/04/the-big-risk-now-for-the-us-is-not-hyperinflation-but-long-term-elevated-inflation-rates/

[5] https://www.pewresearch.org/global/2021/03/18/the-pandemic-stalls-growth-in-the-global-middle-class-pushes-poverty-up-sharply/

AKP Seçimle Devrilebilir mi?

Gerçek bir seçimi mümkün kılabilecek tek kuvvet halk kitlelerinin örgütlü kuvveti olabilir. Tam teşekküllü bir toplumsal mücadele seçimi riske etmez, bunu iddia etmek AKP söylemini ve aklını içselleştirmektir. AKP şu an ne yapmak istiyor ve…

Prekaryalaşan Türkiye -2-

Prekaryalaşan Türkiye yazımızda, Türkiye’nin 12 Eylül 1980 darbesinden bugüne kadar Neoliberal ekonomiye geçiş sürecini tartışmış ve bu süreç içinde emek dünyasının nasıl güvencesiz bir hale getirildiğini anlatmıştım. Bir daha ki yazımızda bunun sektörel bazda Türkiye’deki…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir